4 Eylül 2010 Cumartesi

Muzaffer Buyrukçu / Günlükler 02.11.1968

02.11.1968

Edebiyatçılar Birliği'nin cumbasından, eski serüvenlerin tarihine adını yazdırmış İstiklal Caddesi'ni dolduran kalabalığı seyrediyordum; yüzlerini ürettikleri resimleri, davranışlarını belleğimin boş bir yanına yerleştirmeye çalışıyordum. Tozla, toprakla, kokuyla, solukla karışarak gökyüzüne yükselen gürültü korkunçtu. Daha doğrusu bu bilinen, klasik gürültü değil de, milyarlarca nesnenin birbirine sürtünmesinden ve insanların çıkardığı çeşitli seslerden oluşan bir uğultuydu. Yalnızlıkları, aşkları, sevişmeleri, kavgaları, savaşları, ölümleri düşünüyor, özellikle ölümün ve yalnızlıkların rutubetli dehlizlerinde üşüye üşüye geziniyordum, ama zihnime yığılan vurucu gerçeklerin baskısına dayanamıyor, yaşamın oyalayıcı ve unutturucu büyüsüne sığmıyordum.

Salonda benden başka kimseler yoktu. Arada bir beyaz ceketleri kirlenmiş köylü suratları sert ve ilkel anlamlarla kaplı garsonlar, tahta döşemeyi gıcırdatarak dolaşıyor, gözlerini üzerimden ayırmadan çağırmamı bekliyorlardı. (Odamda Seyahat)'ı anımsadım. Odada yaşamaya mahkûm edilen bir gencin öyküsüydü. Sonra çalıştığım, dosya dolapları çelik, on beş masalı, üç daktilo, altı hesap makineli, üç siyah telefonlu, on dört kişilik oda belirdi. Saat üç sularında Bilge Karasu ile Ali Püsküllüoğlu' nu karşımda görünce şaşırmıştım. Bilge Karasu'nun Romalılar gibi kıvırcık, kırmızıya çalan saçlarına, saçlarının rengindeki bıyıklarının tellerinde titreyen gülüşüne, o gülüşü ince anlamlarla derinleştiren beyaz dişlerine hayrandım. Resim yapmasını bilseydim, portresini çizmeye gülüşünden başlardım. Ali Püsküllüoğlu' nun Güneyli yüzü solgundu. Memur arkadaşlarımın meraklı, çeşitli sorularla dokunmuş bakışlarından sıkılmış gibiydi; sıkıntısını dağıtmak için havadan sudan bir şeyler anlatmıştım.

Önemli bir işi çözümlemek zorundaydılar. Gitmişlerdi, saat yedide 'burada' buluşacaktık.

Bakışlarımla duvarları taradım. Anayasa'nın 20. maddesi çerçeve içine alınmıştı. Garsona seslendim, ufak bir Yeni Rakı. Beyaz peynir, pilaki, ekmek, su söyledim.

Mahmut Makal girdi, önüne bakarak yürüdü, beni görünce gülümsedi, "Merhaba Buyrukçu!" dedi uzaktan, üç dört adımda yanıma geldi, el sıkıştık, sağıma oturdu. "Nasıl gidiyor?"

"Gitmiyor," dedim, "Sürünüyoruz."

"Türk yazarının kaderi bu," dedi Mahmut Makal; sesinde, gücünü yitirmemiş bir öfke, bu 'kader'i değiştirmeye çabalayan bir kişiliğin karşılaştığı engellerin izleri vardı.

"Kader olamaz," dedim. "Yürürlükteki düzeni insan yapısına aykırı gördüğü, bu düzeni yönetenlere başkaldırdığı için maddi manevi abluka altında Türk yazarı. Olsun, böylesi daha iyi. Düşmanla anlaşıp onun beslenme kaynağı olan haksızlıkları, kötülükleri çoğaltma edimine onursuzca hizmet etmektense yoksulluğu, ilgisizliği, bırakılmışlığı seçerek edebiyat dünyasına hizmet etmek çok daha onurlu bir iştir. Evet, sıkıntıdayız, ekonomik ve sosyal koşulların ağırlıkları altında eziliyoruz ama alnımız ak, yüzümüz paktır. Bütün işkenceleri yaşıyoruz ama işkencecilerin o kırılası çarkını çevirmiyoruz." Rakı, peynir, pilaki, su... Şişeleri açtım, bardağa göz kararıyla bir duble kadar koydum. "İster misin?"

"Votka içecem ben," dedi Mahmut Makal.

"İyi öyleyse, sağlığına!" dedim, bir yudumla ağzımın tadını bozdum, içini acılaştırdım. Peynir yağlı, pilaki tazeydi. "Ekmek nerde kaldı?"

"Kızartıyoruz efendim!"

"Peki," dedim.

"Bakele!" dedi Mahmut Makal, garsonun yüzüne baktı. "Yarım şişe votka!" Gözlerini su şişesine dikti, "öyle, öyle, gebersek de çevirmeyeceğiz çarklarını. Geçmişteki pek çok edebiyatçı 'hoş bugün de bir sürü çanak yalayıcı var ya' yöneticilere dayamıştı sırtlarını, elçilikler, yüksek memuriyetler, idare meclisi üyelikleri kapmışlardı. Avrupalarda geçirmişlerdi yıllarını, hayatın tadını çıkarmışlardı."

"Bir elleri yağda bir elleri balda yaşamışlardı ama güçlü, yüz ağartan bir yapıt koyamamışlardı ortaya. Bir avuç laf salatası bıraktılar bize. İşte bu nedenle temelleri gerçeklerin derinliklerinde yepyeni bir edebiyat yaratmak zorundayız," dedim. Şişkin iki fasulyeye batırdım çatalı. "Ben onların 'hayatın tadını çıkardıklarını sanmıyorum. Çünkü kendini ve yakın-uzak çevresini, dünyayı ayrıntılarıyla tanımayan, çağdaş bir düşünceye, bir ideolojiye inanmayan bilinçsiz kişi, seçme bilincinden yoksundur."

"Onlara bilinç değil, para lazım," dedi Mahmut Makal.

"Doğru," dedim, güldüm.

"Sabahtan akşama dek gılay çekiyorlar," dedi Mahmut Makal, iskemlede bir şey varmış gibi kalkıp oturdu. Birden iğde ağaçlarını, mis kokulu çiçeklerini anımsadım, Niğde'nin bağlarının arasında yürüdüm.

Garsonun önüne koyduğu votkadaki eksiklikten sıkılmış gibi, "Bunu böyle mi içeceğiz?" dedi, Mahmut Makal.

"Limon getireyim mi?"

"Sen bana bir bira getir, kaşar getir!" dedi Mahmut Makal, deminki konuya yaklaştı.

"Gılay çekmişler, bedeni tatlan, damak tatlarını her şeyin üstünde tutmuşlar, yemişler, içmişler, hoş geçmişler, yaşantılarına giren kadın sayısını çoğaltmışlar. Buldukları bir tümceyle otuz yıl idare etmişler, büyük yazarlığı kuyruğundan yakalamışlar. Gazetelerin baş köşelerine kurulmuşlar, 'Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu'yu1 diyerek en kan gerçekleri örtmüşler, örttükleri gerçeklerle birlikte kişilerin, öğrencilerin sağlıksız düşünmelerini, bilmeleri gereken en küçük doğrulardan bile uzak durmalarını sağlamışlardır. Sen kaç yıllık yazarsın?"

"Aşağı yukarı yirmi beş yıllık," dedim.

"Hiçbir okul kitabında hikâyen var mı?" dedi Mahmut Makal.

"Hayır," dedim.

"Bu anlayış değişmedikçe de olmayacak," dedi Mahmut Makal. "Sen yaşananı kendine kaynak almışsın, onlar ise öğrencilerin seni okuyarak gözlerinin açılmasını, toplumu, evreni görmesini istemiyorlar."

"Engelleyemeyeceklerdir," dedim, "Yalnız onlara kavuşmamızı geciktirebilirler."

"Geciktirmeleri bile büyük başarıdır onlar için," dedi Mahmut Makal.

"Ya da başarısızlıkları," dedim.

Mahmut Makal, votkayı içmeden önce, "Hadi, Gılay!" dedi.

"Gılay," dedim.

Uzun boylu, iri yapılı, yuvarlak yüzlü Nevzat Hatko geldi, gri fötrünü Amerikan şerifleri gibi arkaya atmıştı, geniş alnı çizgisizdi. Kaşlarını kaldırdı şaşkınlıkla, "Vay, vay, vaaay!" dedi, ama bizi hiç ummadığı bir yerde görmesinden doğan bu şaşkınlık aynı anda gözlerini buğulandıran bir dalgınlıkla önemini yitirdi, bir şeyler düşündü, pencereden dışarıya baktı ve altımızdaki İstiklal Caddesi'nin sel akışını andıran akışından bir şeyler kurtarmak istercesine eğildi, kafasına takılan çengelden kurtulduktan sonra ellerimizi sıktı, oturdu. Fötrünü çıkardı, boş bir iskemleye koydu, saçsız -pembemsi- başını kaşıdı parmaklarının ucuyla, bana göz kırptı. "N'aber hikayeci?" Bu iki sözcüğün dudaklarından dökülüş biçimindeki küçümseme tavrı kanımı beynime sıçrattı ama tuttum kendimi, rakımı sessizce yudumladım, şömineye kaydırdım bakışlarımı... Orada, -şiddetli kışlarda- kocaman kütükler çatırdaya çatırdaya yanardı, çevreye -sık sık meydana gelen küçük patlamalarla- ateş renginde, kıymığa benzeyen kıvılcımlar saçılırdı.

Caddedeki araçlar salonun içinden geçiyordu sanki.

Edip Cansever, güneş gibi doğdu ve aydınlattı salonu. Saçsız ama biçimli başı, güzel, soylu ve hemen seçilen entelektüel yüzüyle pek yakışıklıydı. İçkinin vücudunda yarattığı dengesizliği hafif bir sallantıya dönüştürmüştü. Yanında Oğuz Halûk (Hayalet Oğuz) vardı. Etsiz, sarı ve uzun yüzü ve bir deri bir kemik zayıflığıyla hemen göze çarpıyordu, üflesen uçacaktı; bu gövdeyle nasıl yaşayabiliyordu anlayamıyordum! Gerçekten de (Hayalet) sıfatı cuk oturmuştu. Dudağına yapışık duran sigarası sönmüştü.

Edip Cansever, selam vermeden ama içtenlikle gülerek ve gözlerini gözlerimden ayırmadan karşıma geçti, gülümsemesini çoğaltırken ağzı açıldı ve iri ön dişleri ortaya çıktı.

"Niye aramıyorsun beni?" Soluğu alkol kokuyordu ve sıcaktı.

"Arıyorum," dedim, "Birkaç kere telefon ettim, 'Gelmedi, yok, az önce gitti' dediler. Ben de vazgeçtim."

Bir sigara yaktı Edip Cansever, buyurucu bir ses tonuyla "Buluncaya kadar arayacaksın!" dedi.

Birden kalktım, ayaklarımı askerler gibi bitiştirdim, göğsümü şişirdim, sağ elimi sağ kaşımın üstüne götürdüm, sert bir hareketle "Emredersiniz komutanım!" dedim. Der demez de belleğimde çakan bir şimşekle geniş kanatlı bir kapı açıldı doluluğa, olaylar yığınına... Recai Yüzbaşının tütün ve çamur karışığı bir rengi olan soğuk, çilli, Türkistanlı yüzünü gördüm. Kolordu'nun Birinci Şubesi'ndeydik. Ben genelkurmay Başkanlığı'na yollanacak mektupları yazıyordum, o parafe ediyordu, sonra da Albay Şemsi Zobu'ya imzalatıyordu. Yazıcılık işini öyle benimsemiştim ki, Yüzbaşının işaretlediği evraklara müsvettesiz karşılıklar yazıyordum. Recai Yüzbaşı bir gün beni hiçbir suçum, hiçbir ihmalim, hiçbir terbiyesizliğim olmadığı halde -belki de her subay bir er dövmelidir gibi bir gerekçesi vardı- beni dövmeye başladı. Tokatlar kırbaç gibi saklıyordu yüzümde; gövdem sarsılıp sağa sola kay-kılınca "Kıpırdama!" diye bağırıyor, tokatların sayısını artırıyordu. Oysa ben, iki şiir kitabı, elliye yakın hikâyesi çeşitli gazetelerde yayımlanmış ve yayımlanan bir yazardım.

Arap Sabahat'la Ermeni güzeli Peruz'a âşıktım, ikisiyle de mektuplaşıyordum; arkadaşlarımın saygı duydukları birisiydim, nahak yere dövülmem onuruma dokunmuştu. "Elim kolum bağlı, yasalar senden yana, elbet döversin, üniformanı çıkar da öyle kozumuzu paylaşalım!" deyince öfkeden delirmiş, tokatlar yağmur gibi yağmaya başlamıştı. Ben de her şeyi göze alarak kaçmıştım ordan ve Kurmay Başkanı'na durumu anlatmış, kendimi Sahra Postanesi Şefliği'ne tayin ettirmiştim. Yıllar Recai Yüzbaşıyı aramakla geçmişti ama talih yüzüme gülmemiş, -ne zaman güldü ki- onunla karşılaşamamıştım.

"Arayacaksın ve benden çok şey öğreneceksin!" dedi Edip Cansever.

"Arayacağım ve senden çok şey öğreneceğim kumandanım," dedim gülerek, tekrar bir selam çaktım.

Alttan yukarıya baktı. "Alay mı ediyorsun yani?" "Alay etmeyeceğim ve alayı öğreneceğim kumandanım!" "Saçmalama!"

"Olur, saçmalamamayı öğreneceğim kumandanım," dedim, "Ayakkabı dikmeyi, yemek yemeyi, sevmeyi ve kahkaha atmayı öğreneceğim!"

"Otur yerine be, off, görmeyeli ne kadar da şımarmışsın!" dedi Edip Cansever, şakacı bir sesle.

Peynir koparttım çatalla, "Seni son gördüğümden bu yana yüzlerce olayın, durumun içinde olay yaratıcısı ve yapıcısı bir usta olarak bulundum, bilinen ve bilinmeyen etkileri yaşadım ve durmadan değiştim Bay Edip Cansever, annadın mı mesela. Elbet, sen bana eski Muzaffer gözüyle baktığın için yeni Muzaffer'i göremiyorsun, bu yüzden de şaşırıyorsun," dedim gülerek.

"Çok geveze olmuşsun, çenen düşmüş," dedi Edip Cansever. "Söyle bakalım benim aslan arkadaşım," dedim, kucakladım, yanaklarından öptüm.

"Beni arayacaksın!" dedi Edip Cansever. "Arayacağım," dedim.

"Çok şey öğreteceğim sana," dedi Edip Cansever. "Öğreteceksin!" dedim.

"Şiiri, edebiyatı, evreni, kendini!" dedi Edip Cansever. Sesimi şarkılaştırdım. "Sen seni bil sen seni bil, sen seni, sen seni bilmezsen patlatırlar enseni ve de dandini dandini dastana!"

"Çarpacam tokadı ha?"dedi Edip Cansever, sağ elini kaldırdı havaya.

"Kemal Tahir'in romanlarında adamlar nasıl konuşuyor biliyor musun, 'Şaplak geliyor ki bak nasıl geliyor1 işte böyle," dedim.

"Devlet Ana'daki o bataklık sahnesine bayıldım," dedi Edip Cansever.

"Ben Kemal Tahir'i seviyorum, iyi romancıdır," dedim. "Orhan Kemal, günahı kadar sevmez Kemal Tahir'i," dedi Cansever.

"Sevmez. Yaşar Kemal de sevmez, ama Orhan Kemal hiç sevmez," dedim.

"Aşağı yukarı bütün yazarlarda vardır bu düşmanlık," dedi Mahmut Makal.

Edip Cansever, Mahmut Makal'ın sözlerini işitmemiş gibi davrandı, bu davranışından, Mahmut Makal'ı sevmediğini, beğenmediğini çıkardım ve tedirgin edici bir soğukluk doğmasın diye araya girerek konuşmayı sürdürdüm. "Evet, bu bizim gelişmemişliğimizi, çok önemli bazı durumları henüz kavrayamadığımızı, ilişkilerimize hoşgörüyü yerleştiremediğimizi, yani ilkelliğimizi ortaya koyuyor. Oysa bir yazar, beğenmese bile, başka bir yazara saygı duyabilmeli."

"Ne kadar da ukala olmuşsun sen?" dedi Edip Cansever kızdırmak amacıyla.

Onu umursamadım. "Ama biz daha birbirini yeme, gözlerimizi oyma dönemini yaşıyoruz."

"Vahşet çağı yani!" dedi Oğuz Halûk.

"İsabet buyurdunuz üstat," dedim.

"Köşeyi tutmuşsun da keyfin gıcır bakıyorum," dedi Oğuz Haluk.

"Biz hasım sahibi kimseleriz, arkamızı duvara verip yüzümüzü kapıya çevireceğiz ki, hasmımızın ne yapacağını bilelim ve gel güzelim bu akşam çılgınca eğlenelim," dedim.

Edip Cansever, şöyle, eleştirircesine bakıyor, başını yanlara sallıyordu. "Resmen delirmiş bu!"

"Buyrukçu, bu, senin dediğin Anadolu'nun en büyük sorunlarından biri," dedi Mahmut Makal. "Herkes birbirinin düşmanı, herkes öldürülmek korkusu içinde."

"Bütün insanları birbirine düşüren davaları vardır," dedi Nevzat Hatko. "Anadolu birlik ve beraberlik içinde değil, birbirinden kopmuş ve yalnız bir halde yaşıyor."

"Sevgiyi öldürdüler," dedi Oğuz Halûk.

"Bu tartışmalı bir şey. Hangi sevgi? Yurt sevgisi mi, birey sevgisi mi, çıkar sevgisi mi?" dedim. "Bence bir memleketteki insanların nasıl yaşadıklarını öğrenmek istiyorsanız karakollara, mahkemelere, hastanelere gideceksiniz." Edip Cansever'in böyle, edebiyat dışı konuşmalardan hiç hoşlanmadığını, canının sıkıldığını düşündüm, yüzüne baktım. Yargıların, öfkelerin, izlenimlerin ve şiir öğelerinin sıçrayıp durduğu bir sessizliğe gömülmüştü ve 'yanlış bir yerde olduğu için' tedirgindi. Gitmeliydi buradan, her şeyleriyle bağdaşacağı ve kişileriyle anlaşabileceği ortamların bulunduğu mekânlara. Paketinin dibine bastırarak dışarıya ittiği sigarayı dudaklarının arasına kıstırdı, "Yak" dedi.

"Seni yakmam ben, yakamam," dedim, "Sen benim en yakın arkadaşımsın. Dünyayı yakarım da seni yakmam ve o dünyadan ilk kurtardığım insan sen olursun."

"Bravo!" dedi Oğuz Halûk, alkışladı.

"Bak, hâlâ duruyor, ben seni böyle mi eğittim?" dedi Edip Cansever, sigarasını gösterdi. Yaktım ve "Affedersiniz beyefendi, bir suç mu işledim?" dedim.

"Evet," dedi Edip Cansever, "Ben daha elimi oynatırken ne yapmak istediğimi sezeceksin, ona göre davranacaksın."

"Hay hay, bundan sonra buyurduğunuz gibi davranacağım efendim sizi hiç üzmeyeceğim," dedim.

"Gülme!" dedi Edip Cansever, "Gülme, laubalilikten hoşlanmam!"

"Gülmeyecem efendim," dedim, ağzımı kapattım.

Masadakiler, Edip Cansever'le olan sık dokulu dostluğumuzu bilmedikleri için inişli çıkışlı, sakalı, ciddi, yan ciddi, tuluat karışımı ve anlamsız gibi bir çizgiyi izleyen konuşmalarımızı (bu oyunları sık sık tekrarlardık) anlamaya çalışıyorlardı ama şaşkınlıktan öteye geçemiyorlardı. Kuşkulu bakışları her an üstümüzdeydi, kavga başlarsa ayırmaya hazırlanıyorlardı.

Kapının eşiğinde aşçıyla tartışan garsona, "Bakar mısın delikanlı," dedim.

Koşarak geldi garson.

"Sor bakalım, beyler ne emrediyorlar?" dedim.

Edip Cansever gülümsedi, "Hazine mi buldun yoksa?"

"Hazineye ne gerek var Edip'çim, ben kendim hazineyim, bir hikâyem yayınlandı mı?" dedim.

Kahkahayla güldüler.

"Sahi, ne içeceksiniz? Söyleyin, çocuklar bekliyor," dedim.

"Hiçbir şey," dedi Edip Cansever.

"Peki öyleyse, beyefendiye bir 'Hiçbir şey' getir!" dedim.

Dişlerinin arasından tıslama gibi bir "Viskiiii," sözcüğü çıktı Edip Cansever'in.

"Durma, hemen getir!" dedim garsona.

"Bizde viski yok efendim," dedi garson.

"Yoksa aldırın!" dedim, "Arkadaşım kırk yılda bir şey istedi."

"Şaka söyledim," dedi Edip Cansever, elimi içtenlikle sıktı ve duygularımı herkesin içinde açık açık belirtmemden gönendi. "Rakı içeyim."

"Doğru söylüyorum; canının çektiğini söyleyebilirsin, çekinme. Rokfor peyniri, bilmem ne," dedim.

"Gerçekten de çok değişmişsin, inanamıyorum," dedi Edip Cansever, "Çünkü sen küçük bir memursun!"

"Küçük bir memurum, haklısın, bir yerden yazı parası, ikramiye ya da Emekli Sandığı'ndan borç para aldığımda arkadaşlarıma ısmarlayabilirim ancak, senin gibi her zaman ısmarlayamam... Bunun ezikliği içindeyim, sen yüz kere ısmarlarsan ben bir kere... Ama bugün param var Edip," dedim.

"Hani, Sait Faik armağanını aldığında içecektik," dedi Edip Can1-sever.

"İçtik ya," dedim.

"Olmaaaz, o sayılmaz, benimle birlikte başkalarına da ısmarlamış-tın, ben, sadece bana ısmarlamanı istiyorum!" dedi Edip Cansever.

"Elbet, baş üstüne, ne vakit emredersen hazırım!" dedim. İlk kitabım (Katran)'dan 150 lira telif ücreti almıştım ve o gece Tüneldeki bir meyhanede Edip Cansever'in, Orhan Kemal'in, Agop Arad'ın, Hamit Akınlı'nın, Hüsamettin Bozok'un da bulunduğu kalabalık bir arkadaş topluluğuna ısmarlamıştım ve ancak elli lira harcamıştım. Elli lira büyük paraydı 1956'da; iki buçuk liraya bir hafta yetecek yiyecek alabiliyorduk. Evet, o akşam büyük bir sevinç, sevgi ve heyecanla kuşatılmıştım. Neşeliydim, mutluydum; boyuna gülüyor, dostlarıma ."Canım" sözcüğüyle sesleniyordum. Hüsamettin Bozok, mutluluğuma mutluluk katan bir konuşma yapmıştı. Unutamam... Sonraları her kitabım yayımlandığında, armağanlar, ödüller aldığımda ısmarlamıştım, ama geride ısmarlayamadığım birçok kişi vardı ve sitem ediyorlardı. Edip Cansever'in bardağına rakı koydum. "Hoş geldin!"

"Bana mı söylüyorsun?" dedi.

"Yok amcama!" dedim gülerek. "Bir şeyler yesene!"

"İstemem. Az önce işkembe çorbası içtim," dedi Cansever.

"Bir biftek söyle, buranın bifteği fena değil," dedim.

"Niye aramıyorsun beni?" dedi Edip Cansever.

"Vallahi aradım Edip," dedim.

"Evi bilmiyor musun? Niçin 'çat kapı' geliniyorsun?"

"Sabah erkenden işe gidiyorum, akşamları da beşten sonra gelmek biraz tuhaf. Aslında cumartesi, pazarları gelebilirim ama senin evin dergâh gibi bir sürü insan geliyor. Sıkılıyorum, dilleri dillerime uymuyor, yalnızlık duyuyorum," dedim. Edip Cansever'le buluştuğumuzda yanımızda kimse olmamalıydı; çünkü başkaları varken doğru dürüst konuşamıyorduk. Tanıştığım ve adımı tanıştırıldığım an duyan yabancıların çoğunun Edip Cansever'e gösterdikleri hayranlık karışığı saygı karşısında beni umursamamaları, ilgilenmemeleri asabımı bozuyordu. Oysa ben, en az Edip Cansever kadar el üstünde tutulmak, onun gibi pohpohlanmak istiyordum.

"Gelenlerin çoğu yabancı değil, tanıyorsun. Nahit Hanım, Muaf-fak Şeref, Orhan Veli'nin kız kardeşi Füruzan, kocası İbrahim, balıkçı Nuri, Fethi Naci, Rauf Mutluay falan..." dedi Edip Cansever.

"Bundan sonra gelirim," dedim.

"Böyle ısmarlama gelmek olmaz. Kalk gel, sinirlendirme beni!" dedi Edip Cansever; sertliğini hafif bir gülümseme çatlattı.

"Sen nasıl bir edebiyatçısın anlamıyorum," dedi Cansever.

Güldüm. "İyi bir edebiyatçıyım. Sevimliyim, yakışıklıyım."

"Edebiyatçı olamazmışsın gibi geliyor bana!" dedi Edip Cansever yumuşak ve alaycılığı törpülenmiş bir sesle.

"Edebiyatçı nasıl olurmuş, yap tarifi yoksa çağıracağım Gavur-dağlı Arifi," dedim.

"Öfff, bırak şu sululuğu!" dedi Cansever, "Seni dövmek istiyorum."

"Sevindirecekse döv!" dedim, sol yanağımı yaklaştırdım; içtenlikle öptü, boynuma sarıldı. "Serseri! Kardeşimden çok severim seni!"

"Ben de," dedim duygularımın ıslandığını belirten bir sesle. Bardakları tokuşturduk. "Hadi, en kötü günümüz böyle olsun!"

"Bundan daha iyi, daha güzel olsun!" dedi Mahmut Makal, sözlerinin onaylanmasını istercesine yüzlerimize baktı.

"Bu da laf mı yani?" dedi Edip Cansever ye Mahmut Makal'ın dileğini alaycı bir sesle tekrarladı.

"Laf ya, beğenmedin mi?" dedi Mahmut Makal kızgınlıkla.

"Beğenebilmem için gerçek olması gerekir," dedi Edip Cansever, "Ne demek 'bundan daha güzel olsun?' Güzellik görecedir, sana göre güzel olan bana göre değil." Parmaklarının arasına kıstırdığı sigarayı ağzına değdirdi, çekti ve gözlerini Mahmut Makal'a dikti. "Şimdiye kadar hep dileklerde bulunmuşsunuz. 'Dünya güzel olmalı, barış olmalı, savaş olmamalı' gibi. Yaptığınız bir yerde dua etmek gibi." Sesi heyecansızdı ama eleştiren yanı ağır basıyordu.

Mahmut Makal'ın geniş yüzü kızardı, "Biz dua ediyoruz, sen etme!" dedi öfkeyle.

"Bir de toplumcu geçiniyorsunuz!" dedi Edip Cansever, "Toplumculuğun özünde dua yoktur, gerçeklerle donatılmış eylemler vardır."

Mahmut Makal, onunla tartışmak istemiyormuş gibi votkasını yudumladı, Nevzat Hatko'yla konuşmaya başladı.

Edip Cansever, şu anda doğan ve zihnine yayılan bazı dizelerin gücünü ölçüyormuş gibi gözlerini kapadı, öyle kaldı.

Dış kapıya yaklaşan ayak seslerinden sonra İstanbul Radyosu'nda görevli Mete Yükselen (uzun boylu, siyah parlak saçlı, esmerdi) sarışın, güzel yüzünü derin anlamların kapladığı genç bir kadınla göründü ve masamızın önünde durdular; ikisi de kibarca gülümsedi. Ayağa kalktım, ilkin Mete Yükselen'in serin elini sıktım. Gülümsemesini bozmadan -bir fotoğrafçıya poz verir gibiydi- adının Gül olduğunu öğrendiğim kızın eline uzattım elimi, başımı eğdim.

Edip Cansever, Mahmut Makal, Nevzat Hatko, Oğuz Halûk, Mete Yükselen'i önceden tanıyorlarmış.

"Nasılsın Reis?" dedi Edip Cansever, Mete Yükselen'e.

"Teşekkür ederim," dedi Mete Yükselen.

Edip Cansever, bana bir şeyler söylemek istiyormuşçasına baktı. Alnı kırışmıştı. Zaman zaman belirip ürpertiler yaratan sıkıntının uzantısı gülümseme dudaklarında, gözlerinde barınmıyordu artık, aşağıya doğru sarkmıştı. Acı, kızgınlık, küçümseme, anlaşılamama... Kendi düzeyinde birisinin özlemini çekme ve hiçbir zaman doldurulamayacak boşluklar yüzünden yalnız yaşamaya itilme gibi duygularla sarsılıyordu sanki. Sulu rakıdan bir yudum içti, Mahmut Makal'a kaşlarını çatarak baktı, "Gidelim burdan!" dedi.

"Neden?" dedim hiçbir şeyin farkında değilmişim gibi.

"Gidelim işte," dedi Edip Cansever.

"Gidemem," dedim, ''Saat yedide Bilge Karasu ile Ali Püsküllü-oğlu gelecek."

Gözleri parladı birden. "Bilge geliyor demek? İyi, iyi!"

Az sonra Ergin Ertem göründü yüzündeki o kaçak, içine kapanık yaşayanlarda, yalnızlığın boğucu dehlizlerinde mutluluğu yeşertenler-de rastlanan donuk, insanı uzun uzun düşündüren, merak ettiren, yaşamını kurcalamaya çağıran bir anlatımla. Ben ne zaman Ergin Ertem'le karşılaşsam bir tuhaf olurdum ve onun varlığında gizlediği, kimseye açıklama cesaretini bulamadığı bir gerçeğin acısıyla savaştığını sanırdım. Gövdesi ipince, boyu uzundu, kısa kestirdiği san saçları dağınıktı. Ürkek bir "Merhaba!" dedi, Mete Yükselenle Gül Hanımın yanlarına oturdu. Ama hemen ayağa kalktı, Nevzat Hatko'nun, Mahmut Makal'ın arkalarından geçerek geldi. "İstanbul'daki sanatçılarla Ankara Radyosu için bir konuşma yapacağım, seni nerede bulabilirim?"

"Daireye gel, eve gel, keyfin bilir," dedim.

"Daireye geleyim," dedi Ergin Ertem, döndü.

Türk Dil Kurumu'nun 1962 yılı hikâye ödülünü (Bulanık Resimler)’le kazandıktan sonra, Ankara Radyosu'nda çalışan Erdal Öz bir röportaj yapmıştı benimle ama bilmediğim, bilemeyeceğim birtakım nedenlerden ötürü yayımlanmamıştı, bir bakıma yayımlanmayışına da sevinmiştim, çünkü bir şey söylemeden önce düşünüyor, zihnimi toparlayamadığım için araya giren başka sözcüklerin itişiyle boşluklara yuvarlanıyor, boyuna, "Eeee, uıı, eeee," diyordum. Radyolarda, gazetelerde yayımlanacak konuşmaların doğal olmasına, yanlışlıklarla, tekrarlarla doldurulmasına ve konuşanı dinleyenin kafasında küçültmesinde karşıydım. Yazılı sorulara yazılı karşılıklar verilmeli, hatalar en aza indirilmeliydi. Erdal Öz, bu kez Sanatseverler'de derli toplu bir konuşma yapmıştı hikâyeciliğim hakkında, onu beğenmiştim ama ne hikmetse o konuşmaya da dergiler, gazeteler sayfalarını açmamıştı. O günlerde Öncü gazetesinden çağırmışlardı. Fotoğraflarım çekilmişti. Sekreterlik gibi bir görevi olan Süleyman Ege'ye, kazandığım armağan ve (Bulanık Resimler)'\t ilgili bir röportaj yapması için bir buyruk verilmişti. Süleyman Ege, isteksizce -beni sevmiyordu anlaşılan, hoşlanmıyordu- bir iki soru karalamış, bitişikteki masaya oturtarak soruları yanıtlamamı söylemişti. İyi bir konuşma olmuştu ama o konuşmada, fotoğraflar da yayımlanmamış, beni tanıması gereken okura ulaşamamıştı. Oysa o yazının yayımlanması beni çok sevindirecek, belki de (Bulanık Resimler)"m satışını attıracak, kısa sürede üç-dört baskıya erişmesini sağlayacaktı. Ne yazık ki hayallerim donup kalmıştı!.. Evet, ne dolap dönmüşse dönmüş (Süleyman Ege yazıyı yırtıp çöp sepetine atmış olabilirdi), sevinç yerine acılarla kucaklaşmıştım. İşte bu olayları anımsadığımdan Ergin Ertem'in "Konuşma yapmaya geldim," sözlerini kuşkuyla karşılamıştım.

Rakılar tazelendi, yeni mezeler söylendi, yan yana, karşı karşıya konuşmalar başladı.

Hayalet Oğuz, masanın tek kadını ve çekim odağı olan Gül Hanıma arka arkaya sorular soruyor, Mete Yükselen'e, onun Gül Hanımla yakınlık derecesi hiçbirimizce bilinmeyen ilişkisine ve kendisinin bu tutumu hakkında ne düşüneceğine aldırmadan, hatta daha ileri gidip Mete Yükselen'i yok sayarak, sokulmaya çalışıyordu. Bu durum beni üzüyordu, çünkü konuklarımızdılar ve onlara saygı göstermek, saygı kurallarını aşmamak zorundaydık. Ü

Kızıyordum Hayalet Oğuz'a. Edip Cansever'e yavaşça, "Şuna bir şey söyle, ayıp ediyor," dedim. Ama Edip Cansever o andaki durumuna uygun bir ortamın katmanları arasında geziniyor, bir şeyler yarattığını ya da yaratnıa girişiminde bulunduğunu sezdiriyordu rakı dolu bardağı sağ elinden sol eline, sol elinden sağ eline geçirerek. Gözlerini kapıyordu, açıyordu, bakışlarını uzatıyor, aydınlığını kısıyordu. Gül Hanım, Hayalet Oğuz'un gösterdiği ilginin temelinde yatan 'kandırma ve birlikteliklerini sıcak bir ilişkiye dönüştürme' niyetini sezdiği için -şimdiye kadar kim bilir kaç kez karşılaşmıştı böyle kişilerle ve durumlarla- ince ince alay ediyor, yaptığı esprilerin çoğuna kahkahalarla katılmamızı sağlıyordu. Hayalet Oğuz'un sabırsızlıkla beklediği olumlu karşılıkları değil de, kendini doyuran ve Hayalet'i küçük parmağında oynatacak kadar güçlü olduğunu belirten karşılıklar veriyordu. Edebiyatla uğraşıyordu Gül Hanım, gizli gizli şiir yazıyordu, hayır edebiyatla uğraşmıyordu, resme eğilimi vardı ama bu arada baleye de yakınlık duyuyordu. Bir süre susuyor sonra içten gelen berrak bir kahkahayla bütün söylediklerinin aslı olmadığım ortaya koyuyor, "Ben bir felsefe öğrencisiyim," diyordu. Birkaç dakika dolmadan ciddileşiyordu ve şaşırtıyordu hepimizi, öğrenci, balerin, ressam değildi, hiçbir şeydi ve hiçbir şey olmayı seviyor, daha da 'hiçleşmek' istiyordu. Hayalet Oğuz, şimdi Gül Hanımın adresini soruyordu ısrarla. Gül Hanım, Mete Yükselen'e baktı, Mete Yükselen bana baktı kırık, 'olanlara' kızmaya hakkı olduğunu ama gene de efendiliğini sonuna kadar korumak istediğini belirten bir gülümsemeyle. Gül Hanım, Mete Yükselen'e göz kırptı, derken Hayalet Oğuz'a döndü, "Yazın!" dedi ve içleri pırıl pırıl gözlerini tatlı bakışlarla doldurdu. Oğuz Halûk, başarının eşiğine ulaştığını düşünenler gibi çabuk çabuk not defterini çıkardı, boş bir sayfa buldu, eğildi, yazmaya hazırlandı ağzındaki külü uzamış sigarayı tüttürerek ve duman kaçan sağ gözünü kısarak. Gül Hanım, Bostancıda bir caddenin adını söyledi. Oğuz Halûk, başını kaldırdı, "Oralarda öyle bir yer yoktur," dedi.

"Var," dedi Gül Hanım, Mete Yükselen'e gülümsedi 'nasıl da işletiyorum ama' dercesine.

Mahmut Makal, bir biftek söyledi.

"Yeni bir şeyler var mı?" dedim.

"May Yayınlan'ndan çıkacak bir kitabım," dedi Makal.

Kimseyle ilgilenmiyormuş, kendisiyle hesaplaşıyormuş gibi duran Edip Cansever, "Yazdığın şeyler birbirine benziyor," dedi.

Mahmut Makal kızmadan konuştu. "Sorunlar değişmedi ki başka şeyler yazayım."

"Yazma öyleyse!" dedi Edip Cansever.

"Sana mı soracağım?" dedi Mahmut Makal; serinkanlılığını yitiri-yordu.

"Yazarlık her şeyden önce sorumluluktur," dedi Edip Cansever.

"Ben o sorumluluğun bilincindeyim ama sende o sorumluluk yok. Olsaydı öyle anlamsız, kapalı/buz gibi şeyler yazmazdın," dedi Mahmut Makal.

"Anlamsızlık nedir? Anlam nedir?" dedi Edip Cansever, "Sen bilemezsin bunları." Bir yudum aldı rakıdan, sigarasının külünü silkti.

"Altı köşeli geometrik laflarla yazılan şiirlerde vardır anlamsızlık; düz gerçeği işe yaramaz diye elinin tersiyle itip kulağını böyle göstermeye çalışmaktır," dedi Mahmut Makal, sol kolunu ensesinden uzatarak sağ kulağını tuttu.

"Kuru, boş sözler bunlar! Sen hiçbir şeyden anlamazsın, hele edebiyattan, .şiirden hiç anlamazsın. Koşullardan, durumlardan yararlanan yeteneksiz birisin, o kadar!" dedi Edip Cansever sakin ama saldırgan bir sesle. "Bugün o yazılan yazsaydın bir tek satırını bastıramazdın. Senin gibi yüzlerce var, hepsi de yeteneksiz!"

Mahmut Makal, hem Edip Cansever'le kavga edercesine tartışmak istiyor, hem de bu tip konuşmaların kendisini tedirginliğe sürüklediğini anlatan hareketler yapıyordu. "Elbet insanların sorunlarına dokunmayan, insanı uzaktan bile göremeyen soyut şiirlerden anlamam ben, o edebiyatı da sevmiyorum, benim anladığım Nâzım Hikmetin şiirlerin-deki coşkulu hayattır."

Oğuz Halûk, Edip Cansever'i savunmak amacıyla sesini yükseltti. "Mahmuuuut!"

Mahmut Makal, "Sana ne oluyor, sen onun avukatı mısın yoksa?" dedi.

"Böyle konuşmamalısın," dedi Oğuz Halûk; sesinde, yaptığı, söylediği her şeyin doğru olduğuna yüzde yüz inandığı Edip Cansever'e saygı gösterilmesini isteyen bir anlam vardı. Başını salladı. "Altı köşeli laflar ne dernek?"

"Saçma sapan demek, hiçbir şey anlatmayan demek, havanda su dövmek demek. Öğrendin mi şimdi?" dedi Mahmut Makal.

"Sen Edip'in şiirlerini okur musun?" dedi Oğuz Halûk.

"Karnı tok sırtı pek bireyin bunalımını anlatan şiirleri okumam, okusam bile sevmem," dedi Mahmut Makal.

"Öyleyse konuşmaya hakkın yoktur," dedi Oğuz Halûk.

"Asıl senin konuşmaya hakkın yoktur," dedi Mahmut Makal, sağ kolunu salladı. "Sen kimsin be? Nesin sen? Yazar değilsin, çizer değilsin, ortalıkta dolaşıp duruyorsun. Ben seni tanımıyorum, sana söylenecek bir sözüm yok." Bardaktaki votkayı bir dikişte içti, tatar yüzünün elmacık kemikleri pembeleşti; gözlerini yumup açtı, dişlerini sıktı.

"Hiçbir şey değilim," dedi Oğuz Halûk alaycı bir sesle ve ısırır gibi güldü.

"Öyleyse çizmeden yukarıya çıkma, benim de keyfimi kaçırma!" dedi Mahmut Makal, Mete Yükselen'i süzdü. "Nereye gidersem bana saldırıyorlar, hiç rahat bırakmıyorlar. Ne istiyorlar, anlamıyorum. Delirmiş bu İstanbullular!"

Mahmut Makal'ın omzuna dokundum. "Boş ver. Surda iki kadeh bir şey içeceğiz, burnumuzdan getirmeyin!"