22 Temmuz 2010 Perşembe

Olivier Brun - Alain Bosquet Söyleşisi



Olivier Brun: Tam gün şair olunur mu?

Alain Bosquet: Daha ziyade sürekli şiir durumunda, tek amaca yönelik yazı aşamalarıyla belirsiz, açıkça görünmeyen bir durumda olunur diyeceğim: bu, oldukça şiddetli bir kendiliğindenlikle kağıdın üzerine dökülen bir şiirin -ya da bir şiirler bütününün- ortaya çıktığı dönemdir. Demek ki daha çok şiirsel belirmeler söz konusudur. Ayrıca şiir mesleğimde bir delik vardır: 1951-56 yılları arasında ne şiir yazdım ne de yayınladım. Romanlar yazma dşüncesine kapılmıştım. Otuz beş yaşındaki bir adam için altı yıl uzun bir süredir. Ve Premier Testament (ilk Vasiyetname) adlı yapıtımı yayınladığımda şiirin on iki heceli dizelerle, düzenli bir biçimde olacağına -yoksa metin mi benim için karar verdi?- karar verdim. O dönemde kimse böyle bir şey yapmıyordu. Daha çok bir tiyatro düşüncesi gerekiyordu: bir yumruk darbesiyle başlamak! Metnimi geliştirmek için bir saldırı ekseni arıyordum, geç belirdi: birinciyle ikinci dize arasında iki ay geçirmem gerekti. Hiçbir şey kendiliğinden gelmedi, şiirler ancak ateşli ve sistematik bir bekleyiş olduğu için kendilerini bana dayattılar. Bir formül aradığım içindir ki ilk dizeler çıktı: "Elmaya elma dedim yalan dedi bana." Henüz nereye gideceğimi bilmiyordum, ama bunun ayakta kalacağını duyumsuyordum. Bu tek başlangıçtan hareketle bir kitap yazılabilir... Ve bütün bunlar ne demektir? Bu demektir ki nesne, doğa, evren olan elma -günah elması, meyve ağacı değil, kısaca bu besleyici, sade ve evrensel olan elma- benim adlandırdığım, neredeyse dinsel anlamda vaftiz ettiğimdir. "Yalan dedi bana": bütünlüğü içinde, elmayla simgeleştirilmiş evren, tartışma konusu edilecek olandır. Bir elma konuşmaz; ancak ben, yeryüzünde ilk insanım -bu bir ön gerçektir-, konuşan ilk insanım, o zaman koşullar hesaba katılmadan onun bana yanıt vermeye hakkı vardır. Bana "yalan" diyerek insanın haklı olmadığını, hiçbir şey bilmediğini bana belirtir. Ve bunun ötesinde istenen yere gidilir: bütün olanakları açan kusursuz bir dizedir. Elbette hem yazarın hem de okurun izledikleri kuralları yaratmak ve onlara saygı göstermek koşuluyla. "istediğiniz yere gelin, ama smokininizi giyin!"

Olivier Brun: O zaman şu düşsel şeyler yaratma gereksinimine geri dönüyoruz...

Alain Bosquet: Evet, insanın insanı yeniden yaratması benim için çok değerli. Ayrıca bu, açıkça söylemediğim aktöreciliğim olacaktır denilebilir; bununla birlikte nedeni ve nasılı kuşatmadan evrende uzağı görecek durumdayız. Bilimin felsefesi yoktur ve insanın bir başarısızlıkla karşı karşıya kaldığı gerçektir: evrimi aktörel değil, teknik olarak kalmıştır. Barbarlık değişmedi. internet'te Vladivostok'la söyleşirken bir sigara içersiniz, tamam. Ama insanın temeli değişti mi? Pek değil... Elbette yasalar yaratıldı, ama acımasızlığın yasaları zamanla gelişti. Dünya daha iyi olsaydı, dinin var olma nedeni kalmazdı; bu, 19. yüzyılın başarayazdığı, baramadığı şeydir.

Olivier Brun: Şair insanı daha iyi yaratmak için kendini mi yaratmak zorundadır?

Alain Bosquet: Şair, -yunancada yaratıcı, yapan kişi- sitenin dışına sürgün edilmelidir, çünkü onu tartışma konusu etmektedir. Ancak, şunu kendisine "Yoksa insan değişik miydi?" sormalı, sonra da okuru bu anlamda itmelidir. Belki de işte tek aktöre: şair -yaratıcı- daha iyi bir dünya ve başka bir insan yaratmak zorundadır. Dinler bununla ayrıca uğraşıyor: kanıtlanamaz, doğal olmayan, ne yazık ki herhangi bir cennetten çok uzak yasalar yaratma hakkını kendilerine mal ediyorlar. Örneğin, nedir şu erkekle kadın hakları arasındaki dinsel farklılık? Ne ki şair özgür kalmalı ve yaratmalıdır. Okura gelince, şiirin söz konusu olup olmadığına karar vermelidir -kabulün ve reddin asıl temeli buradadır, okur, okumaları üzerinde mutlak bir hakka sahiptir- ve kendini en yüksek noktada duyumsama durumunda olup olmadığına bakmalıdır: bir şiiri okurken, ona olduğu gibi var olma erkini verir.

Olivier Brun: "Kendini en yüksek noktada duyumsayan okur": tinsel bir yükseliş anlamında mı?

Alain Bosquet: Daha çok bir bilince varış durumu. Şiir özgürlük sağlar. 19. yüzyıldan bir roman alırsanız, Flaubert ya da Stendhal'ı, neyi okursanız okuyun, roman zaman içinde yer alır: hep alınan yollar, eylemler ya da belirli bir zamanda yapılan yer değiştirmeler söz konusudur. Buna karşın Shakespeare'ın bir sonesini, Villon'un bir baladını ya da Joachim du Bellay'in bir şiirini okuyun, zaman yoktur. Ve bunların eskimesi şu ya da bu sözcüğün artık kullanmadığından ya da eskidiğindendir. Ne ki şiirin büyüsü, içimizde şiirin zamanının uzatması dediğim şey, şairin ve şiirinin eskimesinden daha fazla eskimez. Bununla birlikte bazı yazarlarda zamanla yapılan, ama çabucak, yaklaşık yarım yüzyıl sonra kendiliğinden harekete geçen bir seçme vardır. Bu seçmeyi geçmeye görsün! Şiirin zamanı uzar ve zamanla değişmeyene dönüşür. Bu konuda son olarak şu örneği vereceğim: 1870-1914 yılları arasında Fransa'ya egemen olan uzun toplumsal ve siyasal kalkınma sırasında düzyazı yazarları kimlerdi. Anatole France, hala biraz okunan tek kişi. Peki Marcel Prévost? Paul Bourget? Kim oldukları bile bilinmiyor. Peki yenilikler getirenler, yaratıcılar, şairler kimdi? Apollinaire, Jarry, Valéry, Péguy ve herkesin adını bildiği ve okuduğu öteki şairler. Ve yalnızca zaman seçme yaptı. Voltaire yaşadığı dönemde büyük bir şair olarak değerlendirilmişti: sıfır! Elli yıl sonra kendini aktöreci olarak dayattı, iyi ki gerçek yeniden oluşturuldu. Zaman kendi işini gördü.

Olivier Brun: Burada bir çelişkiye değineceğim: şair nasıl zamana bağlı olmayan yanı ve daha güncel olanla gündeliğin içine sokmayı uzlaştırabilir? Nasıl kendisinin çağdaşı olabilir?

Alain Bosquet: Akıl her şeyi yapma yeteneğine sahiptir! Bu çok doğal. Ortalama bir Fransız, dinini uygulayan bir katolik alın. Asgari ücret kazanmakta, kırmızı şarabını içmekte, patates kızartmasıyla etini yemekte, akşam evine dönmekte, karısını dövmekte ya da öpmektedir. Ayın sonunu zor getirir, ama kiliseye gitmeyi eksik etmez. Kilisede fazla ışık yoktur, tanımadığı biri, tanrının temsilcisi ya da aracısı bir tip ona ayet okutmakta ya da pek anlamıdığı sözcüklerle kendisine aktöre söylevi çekmektedir; bununla birlikte adamımız bunu benimser ve bazen derinden ve samimi bir biçimde duyumsar. Ruhsal kişiliğindeki bütünlüğü neden yitirsin ki? Kestirme bir biçimde görmek ve yargılamamak gerekir. Ben kendimi bölümlere ayırdığımı söylüyorum: şairim ve pis bir burjuva olmayı bilirim. Hayvanat bahçesine ya da sinemaya gidilir. Neden şiire gidilmesin? Hepimizin olunan pek az şeyden başka şey olmaya gereksinimimiz var. Sizi yetiştiren ve değiştiren budur işte. Şiirden gerçekliğin yerine geçmesini istemiyorum; ondan uzakta değil, gerçekle yetinmeyenin, yani yüzde doksan dokuz kişinin elinin uzanacağı yerde var olmasını istiyorum. Yüzüncü insan, üzücü gerçekle yetinen ve alkolik olarak, üstelik kısa zamanda ölen hödüğün biridir!

Olivier Brun: Şiir başka biçimde bir gerçek öneremez mi?

Alain Bosquet: O andan itibaren gerçek değildir artık. Elle tutulamaz bir gerçektir diyelim. Bu başka şeydir, asıldır ama uçucudur. Bütün dinler şiirlerle başlar: incil ya da Mısırlıların Ölüler Kitabı bir dizi inanılmaz şeylere, gerçekliği kanıtlanamaz verilere dayanır ki, şiir adı verilen de budur belki. insan yirmi dört saat kendisi olabilir ve birdenbire gereksinimi duyulan, daha yüksek bir şeye ulaşmak için kendinden kopabilir. Herkese ve özellikle kötü yaşayanlara bir "başka şey" umudu gereklidir. Her gün biraz daha alıklaşmak için televizyonla yetinilemez.

Olivier Brun: Kurmaca bir boyut vererek gerçekten kurtulmak romanın rolü değil mi?

Alain Bosquet: Bu, romanın olası bir tanımıdır. Bu anlamda bazı başyapıtlar bulunmaktadır: Cervantes'un Don Quichotte'u, Voltaire'in ya da Nerval'in masalları, Stendhal'ın Parma Manastırı... Gogol'ü, Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, pek fazla olmasalar da bazı yirminci yüzyıl yazarlarını düşünüyorum elbette: Kafka, Faulkner, Sartre... Bütün bu şeyler çok büyük değerdedir ve sürecektir, çünkü şiirin olağanüstü şeyiyle ilgilenmeden gerçek sorular sorar: bunlar insan ilişkilerinin kitaplarıdır. Şiir insan ilişkilerini sevmez; insanlar kadar çiçeklerden, gökyüzünden, bilinmeyenden ve tek yönlü olmayan düşlenmiş şeylerden de söz eden tek edebiyat biçimidir. Sözü edilen bütün başyapıtlar, ve kuşkusuz unuttuklarım da, insanlık durumlarını ve bundan doğan duyguları ele alırlar: sevgi, gurur, suçluluk... Ne ki, genelde düzyazı ve roman benim için şiire göre alt düzeyde gibi görünmektedir.

Olivier Brun: Roman psikolojik etki yaratan ya da onu kontrol eden bir ilaç mı?

Alain Bosquet: Yine söylüyorum: şiir bir gereksinimdir, ne kadar temel olduğunu açıklamakta güçlük çeken bir gereksinim. Yalnız ilk taslağında kabul edilebilir ya da kabul edilemez olan özü üzerine değil, biçimi üzerine çalışılabilir. Daha sonra yıllarca üzerinde çalışmak, durmadan süsleyip püslemek olasıdır: bir külçemiz varsa onu durmadan inceltip işleyebiliriz, yeter ki bir külçemiz olsun. Teknik iş soğukken yapılır belki; buna karşın ilk yoğunluk, romanın tersine sıcağı sıcağına belirir.

Olivier Brun: Bu ilkenin doğruluğunu kendi çalışmanızda kanıtladınız mı?

Alain Bosquet: Elbette ve şiirsel yoğunluğa verdiğim öncelik bende bundan kaylanmaktadır. Yaratıcı süreç, genellikle bir hayranlıkla başlar. ilkin örneğin Meksika'ya ve onun yabanıl yanına, kurban edilen insanlar üzerine kurulmuş tarihine hayranlık duydum; antik sanat orada Yunanlılarınkinden daha zengin kuşkusuz. Bu hayranlıktan ilk şiir kitaplarımdan biri olan "Hangi Unutulan Krallık?" doğdu. Ardından iç dökmeler biçiminde bir dizi Vasiyetnameler geldi: kimim? neyi düşünüyorum? neye inanıyorum? Sonuç şu: bu yüzyılın verdiği her şeyi kaydenen gözenekli bir varlığım. Bunun bilincinde olarak saçmayla mücadele ediyorum. Camus ve Sartre'a, "Haksızsınız, tavırlarınız geride kaldı. Bilmediğiniz için umutsuz musunuz? Yazık!" diyerek yanıt veriyorum. Ama ben de umutsuzum, ama düşsel şeyler yaratma gücünü, onların egemen olamadıkları imgelem gücünü koruyorum: şiirde, motorsuz uçma işinde benim kadar yetenekliydiler.

Olivier Brun: Saçmayı mahkum mu ediyorsunuz yoksa?

Alain Bosquet: Elbette. Saçmanın varlığını kabul ediyorum, ama onu yendim.

(...)

Türkçesi: Aytekin KARAÇOBAN