9 Kasım 2011 Çarşamba

Kahrolsun Çocukluk / Shulamith Firestone


II
GÜNÜMÜZDE: MlT BÜYÜTÜLÜYOR
Gittikçe özelleştirilen aile yaşamının, kurumun bağımlı kişilerini, kadınlarla çocukları nasıl daha büyük ölçüde ezilmeye götürdüğünü gördük. Birbirine giren kadınlık ve çocukluk mitleri, bu ezilmenin araçları oldu. Viktorya Devri'nde bu ezilme öylesine destansı bo­yutlara ulaştı ki, sonunda kadınlar başkaldırdılar — onların başkal­dırması da, dolaylı olarak çocukluğu etkiledi. Ne var ki bu başkaldır­ma, mitler ortadan kaldırılamadan bastırıldı. Bu mitler, yeraltına iti­lerek, kitle tüketiciliğiyle daha da karmaşıklaşarak, daha sinsi bir biçimde sürdü. Çünkü aslında hiçbir şey değişmemişti. 2. Bölüm'de kadın özgürlüğü hareketinin nasıl ustalıkla sabote edildiğini an­latmıştım; bunun uzantısı olan «çocuklar»ın ezilmesi olayında da aynı şey oldu.
Çocukların yalancı-kurtuluşu, kadınların yalancı-kurtuluşunu aynıyla yansıtır: Ezilmenin tüm yüzeysel belirtilerini —kullanışlı ol­mayan çocuk giysilerini, hocanın sopasını— ortadan kaldırsak da çocukluk mitinin destansı boyutlarda, yirminci yüzyıla uygun bir biçimde büyümekte olduğu kuşku götürmez. Özel oyuncaklar, özel oyunlar, çocuk mamaları, özel kahvaltılıklar, çocuk kitapları, resimli kitaplar, çocuk şekerleri, vb. üretmek üzere kocaman sanayiler ku­rulmuştur. Çeşitli yaşlardan çocukların seveceği ürünleri geliştirmek üzere pazarlama uzmanları çocuk psikolojisini incelemektedirler. Yalnız çocuklar için kurulmuş yayınevleri, sinema ve TV sanayileri vardır; bunların da kendileri için geliştirilmiş edebiyatları, prog­ramları ve reklamları, giderek ne gibi kültürel ürünlerin çocukların yoğaltmasına uygun olacağını denetleyen özel sıkı denetim kurulları vardır. Uzman olmayanlara çocuk bakımı sanatını öğreten bir alay kitap ve dergi çıkmaktadır. (Dr. Spock'un Ana-Babalar Dergisi).
Çocuk psikolojisi, çocuk eğitim yöntemleri, çocuk doktorluğu, son zamanlarda da bu garip hayvanı incelemek için geliştirilmiş özel uz­manlık bulunmaktadır. Zorunlu eğitim gelişmekte, artık çok zen­ginlerin bile bütünüyle kaçınamayacağı bir toplumsallaştırma (beyin yıkama) ağına dönüşerek yaygınlaşmaktadır. Huckleberry Finn'in günleri çok uzaklarda kalmıştır: Bugün, yalancıktan hastalanan ya da okulu bırakan çocuk, çevresini saran uzmanlıklardan, hiç durmadan geliştirilen hükümet programlarından, peşini bırakmayan toplum sağlık uzmanlarından kurtulmaya çalışarak bile doldurabilir tüm zamanını.
Çocuğun bu çağdaş ideolojide girdiği biçime daha yakından bakalım: Bu çocuk bedensel olarak bir Kodak reklamı kadar besili, sarışın ve sevimlidir. Kadınların hazır bir tüketici sınıf olarak sömürülmeleri gibi, çocukların bedensel zayıflığını sömürmeye kal­kan birçok sanayi (ör: St. Joseph'in çocuklar için yapılan Aspirinleri) vardır. Ne var ki, sağlıktan çok mutluluk'tur çocukların durumunu görmemize yardım edecek sözcük. İnsan bir kez çocuk olur, görüp göreceği budur. Çocuklar mutluluğun canlı birer örneği olmalıdırlar (asık suratlı, huysuz ya da ruhsal bakımdan dengesiz çocuklar hiç se­vilmez, çünkü çocukluk mitini yalanlayan örneklerdir bunlar). Çocuğuna unutulmayacak bir çocukluk yaşatmak her ana-babanın görevidir (salıncaklar, şişirilmiş yüzme havuzları, oyuncaklar, oyun­lar, kamp gezileri, doğum günü toplantıları, vb). Bu çağ, çocuğun babası gibi robotlaştığı zaman anımsayacağı Altın Çağ'dır. Bu yüzden, her baba çocuğuna, kendi yaşamının en parlak devresinde tadamadıklarını tattırmaya çalışır. Altın Çağ olan çocukluk kültü öylesine güçlüdür ki, yaşamın öteki çağları bile, ulusal bir gençlik kültü içinde, bu çağa yakın olup olmayışlarına göre değerlendirilir; «büyükler», kıskançlıktan doğan özür dilemelerinde bile («Ben senin gibi genç değilim canım, ama....») bunu ortaya koyarlar. Çağımızda, hiç değilse çocukların kötü işlerde çalışmaktan kurtarılması, daha önceki kuşakların katlandığı geleneksel sömürülere son verilmesini ilerleme sayan yaygın bir inanç vardır. Aslında, çocukların çok fazla ilgi gördüğünden kıskançlıkla yakınanlar bile vardır. Şımartılmıştır çocuklar. («Ben senin yaşındayken...» sözü, «Kadınlar kolay yaşı­yor!..» sözüyle aynı anlama gelir hemen hemen.)
Bu mutluluk mitinin ardında saklandığı en büyük kalelerden bi­risi, çocukların, toplumun geri kalan kesiminden katı bir biçimde ayrılmalarıdır; çocukları belirleyen özelliklerin abartılması, amaçlandığı gibi, çocukları hemen hemen ayrı bir ırk durumuna sokmuştur. Yaş- ayrımı gözeten toplumun eksiksiz bir örneğidir parklarımız: Analar ve küçük çocuklar Narin Dokunulmazlar için ayrılmış özel bir oyun alanı (burada başka kimseyi bulamazsınız, sanki Tanrı buyruğuyla yasaklanmış gibi), gençler için spor alanları ya da yüzme havuzlan, genç çiftler ve öğrenciler için ağaçlıklı, gölgeli köşeler, yaşlılar için de banklar. Bu yaş ayrımı, tüm çağdaş bireylerin yaşamı boyunca sürer; bir kez kendi çocukluklarından çıktıktan sonra, insanların çocuklarla ilişkisi çok azalır. Kendi çocukluklarında da, daha önce gördüğümüz gibi, katı bir yaş ayrımı vardır; öyle ki, büyükçe bir çocuk küçüklerle dolaşmaktan utanır. («Hadi bakalım, toz ol! Git kendi yaşıtlarınla oyna!») Okul yaşamı boyunca, ki bu çağımızda oldukça uzun bir zaman sürer, çocuk hep kendisinden bir-iki yaş büyük ya da küçük olanlarla bir aradadır. Okullar da, gittikçe katılaşan bu derecelenmeleri yansıtır: Orta birinci sınıf, orta ikinci sınıf vb. diye çok karmaşık bir ilerleme ve «mezuniyet» sistemi vardır; son zamanlarda ana okulu ve/ya da çocuk yuvalarından mezun olmak bile yaygınlaşmıştır.
Böylece kendini yenileyecek yaşa gelince, çocuğun kendi dar yetişkinler çevresi dışında kimseyle ilişkisi kalmaz, çocuklarla hiç kalmaz. Çocukluğu çevreleyen kült yüzünden, insan kendi çocuk­luğunu bile güç anımsar, çoğu zaman da bütün bütün unutur. Çocuk­ken, kendisini bu mite göre kalıplamaya çalışmış, öteki çocukların hepsinin kendisinden daha mutlu olduğuna inanmıştır. Sonra, delikan­lılığında da kendini umutsuz bir başıboşluğa «eğlenceye», —yeniyetmeliğin baştan sona gerçekten korkunç olduğu bir zamanda— «in­san bir kere genç olur» duygusuna kaptırmış olabilir. (Ama gerçekten genç olanlar, yaşın farkında değildirler —«gençlik gençlerle harcanır gider»— ve gerçek bir akıcılık içinde yaşarlar; kendinin-farkında- olma duygusu yoktur ortada. Mutluluğun böyle, artık elinizden git­tikten sonra anımsanmak üzere biriktirilmesi, ancak yaşlıların düşünebileceği bir şeydir.) Çocukluk çağıyla ilişkilerin kopuk olması, her genç yetişkini, çocukken belki de kendisinin nefret ettiği çocukluğu, romantikleştirmeye götürür. Ve bu böyle, kısır bir döngü içinde sürüp gider: Genç yetişkinler, çocuklardan yapay bir biçimde kopmalarının yarattığı boşluğu doldurmak için umutsuz bir çabayla kendileri çocuk sahibi olmaya girişirler, oysa istenmeyen gebelikler, şımarık çocuklar, çocuk bakıcıları, okul sorunları, çocuklar arası kıskançlıklar ve kavgalarla başları derde girdiğinde, kısa bir süre için gene, çocukların da bizler gibi yalnızca birer insan olduğunu düşün­meye zorlanırlar.
Öyleyse çocukluğun yetişkinlerin kafasında ne olduğuna değil de, gerçekten ne olduğuna bakalım. Mutlu çocukluk mitinin, çocukların gereksinmelerini karşıladığı için değil de, yetişkinlerin gereksinmelerini karşıladığı için bu denli çok tutulduğu açıktır. Yabancılaşmış in­sanlardan oluşan bir kültürde, herkesin yaşamında üzüntülerden ve sıkıntılardan arınmış iyi bir dönem bulunduğu inancı kolay kolay yok olmaz. Elbette bu mutlu dönemin, yaşlılığa rastlatılması beklenemez; eskiden yaşanmış olması daha uygundur. Böylece, çocukluk ya da çocuklarla ilgili her türlü tartışmayı saran romantik hava açıklanmış olur. Çocukları adına herkes, kendine göre, özel bir düşü paylaşır.

***
Böylece yaş ayrımı, bir sınıf olarak çocukların ezilmesini arttıracak biçimde var gücüyle etkisini sürdürmektedir. Yirminci yüzyılda bu ezilme nelerden kaynaklanmaktadır?
Bedensel ve ekonomik bağımlılık. Kültürümüzde çocukların, yetişkinlere göre doğal olan bedensel zayıflıkları —daha güçsüz, daha küçük olmaları— ödünlenmek şöyle dursun, vurgulanmaktadır: Çocuklar yasalara göre hâlâ «ikinci derece»dirler, toplumsal hak­lardan yoksundurlar, rastgele bir ana-babanın mülküdürler. (Çocukların «iyi» ana-babalan olsa bile, dünyada «iyiler» kadar «kötü» insanlar da vardır — «kötü» insanların çocuk doğurma olasılığı da oldukça büyüktür.) Her yıl gördüğümüz çocuk dövme ve öldürme olayları, yalnızca mutsuz olan çocukların aslında talihli çocuklar olduklarını kanıtlar. Bunun daha da kötüsü olabilir. Bu tür olayların doktorlarca rapor edilmesi son zamanlarda başlamıştır: çocuklar büyük ölçüde ana-babalarının insafına kalmışlardır. Bununla birlikte ana-babaları olmayan çocuklar daha da kötü durumdadırlar (tıpkı bekâr kadınların, bir kocanın koruması altında bulunmayan kadınların, evli kadınlardan daha kötü durumda olmaları gibi). Ana- babasız çocukların istenmeyenlerin atıldığı yetimhanelerden başka gi­decek yerleri yoktur.
Gene de çocukların ezilmesi, her şeyden çok ekonomik bağım­lılıktan doğmaktadır. Annesinden elli kuruş sızdırmaya çalışan bir çocuğun halini gören herkes, çocuğun utanmasının temelinde eko­nomik bağımlılığın yattığını anlar. (Para veren akrabalar çoğu zaman en çok sevilen akrabalardır. Ama paranın doğrudan çocuğun ken­disine verilmesi gerekir! Açlıktan ölmese de (çocukların kendilerine göre işleri olsa, açlıktan ölmezler; ayakkabı boyayan, dilenen, çeşitli işler çeviren kara derili çocuklar, gazete satan işçi sınıfından beyaz oğlanlar, çevrelerinde gıptayla karşılanır) çocuk, yaşayabilmek için efendilerine bağımlıdır: bağımlılık da kötü bir durumdur. Bu denli aşırı bağımlılık, karşılığında yenen ekmeğe değmez.
Çağdaş mitin dayandığı en can alıcı noktalardan birisi bu alanda çıkar karşımıza: Bize hep çocukluğun, büyük bir ilerleme gösterdiği söylenir — bu da aklımıza hemen Dickens'ın yarattığı, kömür ocak­larında sürünen o yoksul, kuru çocuk imgesini getirir. Oysa bu bölümün başında verdiğimiz kısa çocukluk tarihinde. Sanayi Çağı'nın başlangıcında orta-sınıf ve üst-sınıf çocuklarının çalışmadıklarını, ter­sine sıkıcı bir okul binası içinde, güvence altına Homer ve Latince dilbilgisi okuduklarını gördük. Altsınıf çocuklarının, babalarınınkinden başka ayrıcalıklara sahip olmadıkları, sınıflarının tüm üyelerinin katlanmak zorunda oldukları insanlık dışı işkenceleri paylaştıkları doğrudur; öyle ki, işsiz güçsüz Emma Bovary'lerin, Küçük Lord Fauntleroy'ların bulunduğu sıralarda, yaşamlarını ve ciğerlerini ilkel dokuma fabrikalarında yitiren kadınlar, başıboş dolaşıp dilenen çocuklar vardı. Değişik ekonomik sınıflardan çocukların yaşamları arasındaki ayrılık, kadınların oy hakkını ka­zandığı günlere ve zamanımıza dek süregelmiştir. Orta sınıfların üretici sürüsü olan çocuklar, bugünkünden çok daha ruh karartıcı şeylere katlanıyorlardı; kadınlar da öyle. Ama, bunları dengelemek üzere kendilerini ekonomik bakımdan destekleyen efendileri vardı onların. Oysa altsınıftan çocuklar, yalnız çocuk olduklarından değil genellikle sınıfsal temelleri yüzünden sömürülüyorlardı: Çocukluk miti onlara uygulanamayacak ölçüde lüks bir şeydi. Burada gene çocukluk mitinin nasıl rastgele yaratıldığına, yalnızca orta sınıf aile yapısının gereksinmeleri karşılamak üzere ısmarlanarak yaratıldığına iyi bir örnek görüyoruz.
Evet, diyeceksiniz ki, işçi sınıfı çocukları da bu mitin ko­ruyuculuğunda olsalar daha iyi olurdu kuşkusuz. Hiç değilse yaşamlarını yitirmezlerdi. Ruhsal yaşamlarını bir dershanede ya da büroda ter­leyerek harcarlardı, öyle mi? Anlamsız bir sorudur bu; başka ülkeye göre zengin sayılacaklarından Amerika'daki karaderililerin çektiklerinin gerçekten acı çekmek sayılıp sayılmayacağını sormak gibi. Acı acıdır. Hayır, burada çok daha geniş düşünmemiz gerekir. Örneğin önce ana babaları neden sömürülüyordu bu çocukların: O kömür ocaklarında herhangi bir insanın bile ne işi vardı bir kere? Çocuk­ların yetişkinler gibi sömürülmelerinden önce, yetişkinlerin bu ölçüde sömürülmesine karşı çıkmak gerekir. Çocukları, yetişkinler yaşamının belalarından birkaç yıllığına kurtarmaktan çok, bu belaları ortadan kaldırmaktan söz etmeliyiz. Sömürünün bulunmadığı bir toplumda çocuklar yetişkinler gibi (hiçbir sömürü söz konusu olmadan), yetişkinler de çocuklar gibi (hiçbir sömürü söz konusu olmadan) yaşayabilir. Kadınların ve çocukların katlanmak zorunda oldukları ayrıcalıklı tutsaklık durumu (efendilerin koruyuculuğu altında olmak) özgürlük değildir. Çünkü özgürlüğün temeli, insanın kendi yaşamını kendisinin düzenleyebilmesidir; bağımlılıktan da eşitsizlik doğar.
Cinsel baskı Freud, çocuğun tattığı ilk doygunluğun bebeğin, an­nesinin memesinden aldığı doygunluk olduğunu göstermiştir; çocuk bu doygunluğu yaşamı boyunca yeniden kazanmaya çalışır. Freud, yetişkinlerin koruması altında, çocuğun, «gerçeklik ilkesi»nden kur­tulduğunu ve oynayabildiğini de (oyun, başka bir amaca ulaşmak için değil, salt zevk almak için yapılan bir eylemdir) göstermiştir. Gene cinsel bakımdan çocuğun çok-biçimli olduğunu, ancak sonraları yöneltmeler ve baskılarla yetişkinlerin cinsel-organlardan-zevk alma düzeyine getirildiğini kanıtlamıştır.
Freud, aynı zamanda yetişkinlikteki nevrozların çocukluk süre­cinden doğduğunu da ortaya çıkarmıştır. Prototip çocukta salt zevk alma yeteneği bulunsa bile, bu hiçbir zaman çocuğun yeteneğini so­nuna dek kullanabileceği anlamına gelmez. Çocuk, yaradılışı gereği zevk almaya yatkın olsa da, toplumsallaştığı (bastırıldığı) ölçüde bu yatkınlığını yitirir demek daha doğru olur. Bu da, hemen başlar.
«Gerçeklik ilkesi» için yetişkinliğe dek beklenmez. Bu ilke, çocuğun yaşamına, onun küçük ölçülerine göre, hemen girer. Çünkü böyle bir gerçeklik ilkesi varolduğu sürece, çocuğu bunun tatsız­lığından korumaya çalışmak bir çeşit yalancılık olacaktır. Olsa olsa çocuk geciktirilmiş bir baskı sürecinden geçirilecektir; oysa çoğu zaman bu baskı, çocuk anlayabilecek duruma gelir gelmez, bütün düzeylerde başlar. «Gerçekliğin» çocuğun üstünden ellerini çektiği mutlu bir dönem yok gibidir. Çünkü aslında baskı, çocuk doğar doğmaz başlar — çok iyi bilinen saatle mama verme düzeni, bunun en aşırı örneklerinden birisidir. Robert Stoller'e göre bebek daha on sekiz aylık olmadan, temel cinsel ayrım-gözetme çocukta yerleşir. Yukarıda gördüğümüz gibi bu süreç, kendi içinde anneye karşı cinsel dürtünün bastırılmasını gerektirir. Demek ki ta baştan bebeğin çok- biçimli cinselliğinin ortaya dökülmesi engellenmektedir. (Günümüz­de, kendi kendini tatminin normal sayılması için bir kampanyanın yürütüldüğü bir zamanda bile, çocukların çoğunun daha beşikteyken kendi vücutlarıyla oynamaları engellenmektedir.) Çocuk memeden kesilir, tuvalete gitmeyi öğrenir; ikisi de ne denli erken olursa o denli iyidir — bunların ikisi de çocuk açısından zedeleyicidir. Baskılar git­tikçe artar. İdeal olarak eksiksiz («koşula bağlı olmayan») bir doyum olarak düşünülen anne sevgisi de, baba sevgisi gibi, çocuğu top­lumsal bakımdan onaylanan davranışlara daha iyi uydurabilmek için kullanılır. Son olarak da çocuktan babayla kendisini etkin bir biçim­de özdeşleştirmesi beklenir. (Babasız evlerde bu özdeşleşme bir süre sonra, çocuk okula başladığı zaman olur.) Yeniyetmeliğe dek çocuk­tan cinsellikle ilgisi olmayan —ya da gizlilik içinde— cinsel bir yaşam sürmesi beklenir; çocuğun, cinsel gereksinmeleri bulunduğunu kabul etmesine izin bile verilmez. Çocuğun böyle cinsellik-dışı yaşamaya zorlanması onda aşırı hareketlilik ve saldırganlık —ya da bunun yerine miskin bir yumuşak başlılık— yaratan bir duygusal ger­ginliğe yol açar; bu da çevremizdeki çocukların her birini, birer sorun durumuna getirir.
Aile baskısı. Aile yaşamının ince psikolojik baskıları üzerinde uzun uzun durmak gereksiz. Kendi ailenizi düşünün. Bu yetmiyorsa, siz gerçekten «mutlu bir aile»den gelen o milyonda bir kişi olduğunuza inanıyorsanız, o zaman R. D. Laing'in Mutlu Aile Oyunu üzerine yazdığı yapıtlarından bazılarını, özellikle Politics of the Family'sini (Aile Politikası) okuyun. Laing, ailenin iç dinamiklerini ortaya çıka­rır: bu dinamiklerin sıradan bir aile üyesi tarafından görülemeyece­ğini açıklar:
Dışardan bakan birisi çoğu zaman şu tek şeyi apaçık görür: Olup bi­tenin ortaya çıkarılmasına karşı tüm ailenin ortaklaşa geliştirdiği di­renmeler vardır; sonra herkesin karanlıkta kalabilmesi, karanlıkta kaldıklarının karanlıkta kalabilmesi için geliştirilmiş karmaşık stra­tejiler vardır. Bir aile imgesini sürdürebilmek için hakikat'ten vazgeçmek gerekir... Bu düş ancak «düşü paylaşan» herkesin «içinde» bu­lunduğu sürece var olabileceğine göre, düşten vazgeçen herkesin içindeki «aileyi» de yıkar.
Şimdi de çocukları, kendi ağızlarından dinleyelim. Gene Reik'tan alıyorum:
Dört yaşma kadar adının «Çenenikapa!» olduğunu sanan bir erkek çocuktan söz ettiler bana.
Bir erkek çocuk annesiyle babası arasında büyük bir kavgaya tanık olmuş ve annesinin babasını boşanmayla tehdit ettiğini duymuş. Er­tesi gün okuldan dönünce annesine sormuş, «Boşandınız mı?» Daha sonra annesinin boşanmaması yüzünden çok büyük bir umut kırık­lığına uğradığını anımsıyor.
Dokuz yaşında bir erkek çocuğa, kendisini kampta görmeye gelen babası evi özleyip özlemediğini sorduğunda çocuk, «Hayır» demiş. Babası sonra ona öteki çocukların evlerini özleyip özlemediğini sormuş. «Birkaç kişi özlüyor,» demiş çocuk «evde köpekleri olanlar.»
Bu alıntıların gerçekten eğlenceli bir yanları varsa, içinde yaşa­dıkları mazoşist cehennemi anlayamayan ya da kabul edemeyen çocukların içtenliğinden geliyor bu.
Eğilim baskısı. Baskıların perçinlenişi, okulda olur. Çocukta hâlâ kalmış özgürlük yanılsaması varsa bunlar da kısa zamanda yok edilir. Her türlü cinsel etkinlik ya da bedensel güç özgürlüğü yasaklanır. Çok ağır bir biçimde denetlenen oyunlar ilk kez burada başlar. Çocukların oynamaktan aldıkları doğal zevk, artık onları topluma daha iyi uydurabilmek (baskı) için kullanılır. («Elle boya sürerek en iyi resmi Lany yaptı. Aferin ona! Annen seninle kıvanç duyacak!») Bazı liberal okulların hepsinde iyi öğretmenlerin, çocukları gerçekten ilgilendirecek konular ve uğraşlar bulmaya çalıştıkları doğrudur. (Böylece sınıfın düzenini sağlamak da kolaylaşır.) Ama gördüğümüz gibi ayrımla oluşturulan sınıfın baskıcı yapısı yüzünden, öğrenmeye karşı duyulan her türlü doğal istek sonunda ister islemez okulun te­melde disipline dönük yapısına hizmet eder. Bu düzenin içine meslek sevgisiyle giren genç öğretmenler, buna karşı çıkarlar: Çoğu umut­suzluk içinde öğretmenliği bırakır. Hapishane-gibi bir okulda ol­duklarını unutmuş olsalar bile, şimdi her şeyi görerek anımsarlar. Bir süre sonra liberal hapishanelerle o denli liberal-olmayan hapishaneler arasındaki ayrımı fark etseler bile, tanımı gereği hapishanedir bu okulların hepsi. Çocuk, bu okullara gitmeye zorlanır: Bunun kanıtı, kendi başına bırakılsa çocuğun bu okullara hiçbir zaman isteyerek gitmeyeceğidir. («Okul bitti. Okul bitti. Tembeller evine gitti. Kalem de yok. Kitap da. Öğretmenden azar da.») Açık kafalı eğitimciler kendi içinde ilginç olan disiplinli uğraşlardan oluşan okul sistemleri geliştirmiş olsalar da, bunlar da çocukları okula çekmeye ve kandırmaya hiçbir zaman yetmemiştir. Çünkü çocukların meraklarını, onların is­tediği biçimde, onların gönlüne göre gidermek için kurulan bir okul, okul olmaktan çıkar — gördüğümüz gibi, yapısal tanımına göre çağdaş okul, baskıyı uygulamak amacıyla kurulmuştur.
Çocuk, gününün çoğunu bu zorlayıcı yapının içinde ya da ev ödevi hazırlayarak geçirir. Geriye kalan kısacık zaman da, evdeki ufak tefek işlerle, görevlerle dolar. Çocuk sonu gelmez aile tartışma­larını dinlemek ya da bazı «liberal» ailelerde, «aile toplantılarına» katılmak zorunda kalır. Eve, çocuğun güler yüz göstermek zorunda olduğu akrabalar gelir; çoğu zaman gitmemezlik edemeyeceği kilise ziyaretleri vardır. Arada kalan kısa zaman sürelerindeyse özellikle çağdaş orta sınıf ailede çocuk «denetlenir», böylece girişim ve yaratıcılık gücünün gelişmesi önlenir: Oyun malzemelerinin seçimini onun adına başkası yapar (oyuncaklar ve oyunlar); oyun alanı başkalarınca çizilmiştir (jimnastik salonları, parklar, oyun alanları, kamp-yerleri). Oyun arkadaşlarının seçiminde çocuk, kendi eko­nomik sınıfından çocuklarla sınırlanmıştır; kent dışındaki alanlarda da, kendi okulundan çocukların ya da ana-babasının arkadaşlarının çocuklarının dışında kimseyle oynayamaz. İstemediği kadar çok sayıda düzenli grubun içine girmek zorunda kalır (erkek izciler, yavru kurtluklar, kız izciler, kamplar, okul-sonrası kulüpleri ve sporları). Kültürünü de başkaları seçer onun için — televizyonda yalnızca masum çocuk programlarını seyredebilir (kararı baba verir) ve büyükler için olan tüm (iyi) filmler ona yasaklanır: okuduğu kitaplar ve edebiyat çoğu zaman sıradan çocuk kitapları listelerinden seçilir. (Dick'le Jane. Bobbsey ikizleri. Keklik Ailesi. Babe Ruth'un Serüvenleri. Robinson Crusoe. Lassie ve bu bıktırıncaya dek böylece sürüp gider.)
Bu denetlenmiş karabasandan —gittikçe daha az olsa da— kur­tulma şansı olan çocuklar ancak, ortaçağ açık-toplum görünüşü —so­kaklarda yaşamayı— hâlâ sürdüren gecekondu ve işçi sınıfı çocuklarıdır. Başka bir deyişle, yukarıda da gördüğümüz gibi, bu çocukluk süreçlerinin çoğu tarihsel açıdan altsınıflara oldukça geç ulaşmış, hiçbir zaman da gerçek anlamıyla yerleşmemiştir. Altsınıf çocukları, çok değişik yaşta insanlardan oluşan büyük aileler içinde büyürler. Aile büyük olmadığı zaman bile, anabir-baba-ayrı kardeşler, kuzenler, yeğenler, halalar ya da teyzelerden oluşan ve hiç durmadan değişen bir akrabalar ortamı vardır. Tek tek çocuklar denetlenmek şöyle dursun, görülmezler bile: Çocuklar çoğu zaman evden uzak yerlerde başıboş dolaşır ya da günün her saatinde sokaklarda oy­narlar. Aile, küçük olsa bile sokakta yüzlerce çocuk vardır; bunların çoğu kendi aralarında gruplar (çeteler) kurmuşlardır. Bu çocuklara ödül olarak oyuncak verilmez; bu da çocukların oyuncaklarını ken­dilerinin yaratması demektir. (Gecekondu çocuklarının kartondan inanılmaz güzellikte kızaklar yapıp merdivenleri yıkılmış eski bi­nalara dayadıklarını, bazı çocukların da eski lastiklerden ipler ve ku­tularla çek çek arabaları ve makaralar yaptıklarını gördüm. Orta sınıf tan hiçbir çocuk böyle şeyler yapmaz. Yapmasına gerek de yoktur. Ama sonunda yaratıcılığını kısa sürede yitirir.) Gecekondu çocukları kendi evlerinin çok ötelerindeki yerleri tanırlar: orta sınıftan gelen ak­ranlarına göre yetişkinlerle, eşitlik düzeyinde daha yakın ilişkiler ku­rarlar. Bu çocuklar sınıfta yaramazdırlar, söz dinlemezler: Aslında böyle olmaları da gerekir —çünkü sınıf— yarı-özgür insanları bile kuşkulandıracak bir ortamdır. Altsınıflarda okula karşı bugün bile sürüp giden bir saygısızlık vardır; çünkü okul, kökeni bakımından orta sınıfa ait bir olgudur.
Cinsel bakımdan da gecekondu çocukları daha özgürdür. Birisi bana, yaşamında öteki çocuklarla doğal olarak cinsel ilişkide bu­lunmadığı bir dönem hatırlamadığını söyledi. Herkes öyle yapıyormuş. Gecekondu okullarında öğretmenlik yapanlar, çocuk cinselliğini bastırmanın olanaksızlığından söz ederken şöyle diyorlar: İlginç bir şey bu, çocuklar bayılıyorlar, ve cinsellik Büyük Amerikan Demokra­sisi. Tek Tanrıcılığı geliştiren îbraniler'in tarihe katkısı, Brezilya'nın başlıca ihraç maddeleri olan kahve ve kauçuk üzerine bir dersten kat kat ilginç. Bu yüzden merdivenlerde sevişiyorlar. Ertesi gün de okula gelmiyorlar. Çağımız Amerika'sında, özgür çocukluk diye bir şey varsa bu, çocukluk mitinin en az geliştiği altsınıflarda vardır.
Öyleyse neden bu çocuklar, orta sınıfın çocuklarından daha kötü «oluyorlar»? Bu sorunun yanıtı belki de çok açık. Ama ben gene de gecekondu bölgelerindeki yaşam ve öğretmenlik deneylerime da­yanarak yanıt vereceğim buna: Gecekondu çocukları yetişkinliğe ulaşıncaya dek zekâ bakımından ötekilerden geri olmadıkları gibi büyüdüklerinde zekâca geri kaldıkları da tartışılabilir; altsınıf çocukları çevremizdeki en zeki, en parlak, en özgün çocuklardır. Böyle ol­maları kendi başlarına bırakılmalarındandır. (Testlerde başarılı olamıyorlarsa, çocukların değil, testlerin yeniden gözden geçirilmesi gerekir.) Bu çocuklar daha sonra, orta sınıfınkinden çok değişik bir «gerçeklik ilkesi»yle karşılaştıklarında, kuruyor, eziliyorlar; eko­nomik ezikliklerinden hiçbir zaman «kurtulamıyorlar». Demek ki, bu kayıtsız, imgelemden yoksun yetişkinleri yozlaştıran şey, gün-be-gün uygulanan baskılar, onların genişlemek isteyen kişisel özgürlükleri üzerindeki eksilmeyen sınırlamalardır — başıboş çocuklukları değil.
Gecekondu çocukları da ancak göreceli bir biçimde özgürdürler; gene de bağımlıdırlar, ekonomik bir sınıf olarak ezilmektedirler. Bu da çocukların hepsinin bir an önce büyümek istemeleri için iyi bir ne­dendir. O zaman hiç değilse evden ayrılıp (sonunda) istediklerini yapma olanağını elde edebileceklerdir. (Çocukların, ana babalarının istediklerini yapabileceklerini, ana babaların da çocukların istedik­lerini yaptıklarını sanmalarında garip bir alay gizlidir. «Büyüdüğüm zaman...» sözüyle, «Ah yeniden çocuk olsam...» sözü aynı özlemi dile getirir.) Yaşamlarının en kuru dönemini geçirdiklerinden bu çocuklar sevgi ve cinsellik üzerine düşler kurarlar. Çoğu zaman ana babalarının çektikleri güçlükleri gördüklerinde, kendi kendilerine onlar büyüdüğü zaman, bu sıkıntıları çekmeyeceklerine büyük ye­minler ederler; mutlu evlilikler ya da hiç evlenmemek üzerine görkemli düşler kurarlar (evlenmemek üzere düş kuranlar, hatanın, ana-babalarında değil de kurumda olduğunu fark eden daha zeki çocuklardır), istedikleri gibi harcayacakları bir sürü paraları olacaktır; sevgiyi, ünü bol bol tadacaklardır o zaman. Olduklarından yaşlı görünmeye çalışır, genç göründükleri söylendiğinde kendilerini aşağı­lanmış duyarlar. Çocuklara özgü bedensel yoksunlukların doğurduğu bilgisizliği saklamak için büyük bir çaba gösterirler. Reik'ın Sex in Man and Woman’ından (Erkek ve Kadında Cinsellik) bir örnekle, çocukların sürekli karşılaştıkları küçük, katı yürekli horlanmaları açıklamaya çalışalım;
Dört yaşında bir çocukla, ana babasının bahçesindeki bir ağaçta çiklet yetiştirdiğini söyleyerek alay ediyordum. Biraz çiklet aldım ve küçük paketçikleri iple ağacın alçak dallarına astım. Çocuk ağaca çıkıp bu çikletleri topladı. Çikletlerin ağaçta yetişmediğinden hiç kuşkulanmadı; kâğıda sarılı olduklarına da dikkat etmedi. Bu çik­letlerin değişik zamanlarda çiçek açtıklarından değişik tatlarda ol­dukları yolundaki açıklamamı rahatça kabul etti. Ertesi yıl ona çiklet ağacını anımsattığımda, eski saflığından çok utanmıştı ve «Bundan söz etmeyelim!» dedi.
Bazı çocuklar, kolayca kanmalarıyla hiç durmadan alay edil­mesine karşı çıkarken —üzücü bilgisizliklerinin «hoş»a gittiğini görerek— bunu, kadınların da yaptığı gibi, kullanmaya kalkarlar. Ku­caklanıp öpülmek umuduyla, bile bile olmadık şeyler söylerler; ama aynı şeyi ikinci kez kullanamayınca şaşırırlar: Çocukların an­layamadığı şey, bilgisizliklerinin «gülünç» sayıldığıdır, bu bil­gisizliğin özel belirtilerinin değil. Çünkü çocukların çoğu, yetişkinlerin rastgele düzenini sağlam bir açıklama bulunduğu zaman bile, bu düzen kendisine yeterince açıklanmadığı için anlamaz. Ama durum ne olursa olsun, çocuğun bilgi düzeyini düşünürsek vardığı sonuçlar mantıksal bakımdan çok doğrudur. Benzer biçimde, yetişkin bir insan da yabancı bir gezegene gidip oradakilerin evlerinin damlarında ateş yaktıklarını görse, kendine göre bir açıklama yakıştırabilir, ama ken­di değişik geçmişine dayanacağı için vardığı sonuç başkalarına gülünç gelebilir, insanlarını ve dilini bilmediği yabancı bir ülkeye ilk kez giden birisi, çocukluğunu yaşar.
***
Demek ki çocuklar, yetişkinlerden daha özgür değildirler. Çocuklar kendi dar yaşamlarının sınırlamalarıyla doğru orantılı bir istek düş dünyasıyla; bedensel yetersizlik ve gülünçlüklerinden gelen hoş ol­mayan bir duyguyla yüklüdürler. Ekonomik olsun, başka bakımlar­dan olsun, bağlılıklarından sürekli utanç duyarlar («Anne, n'olursun?»). Gündelik yaşamda, aslında çok doğal olan bilgisizliklerden dolayı aşağılık duyarlar. Çocuklar günün her anında baskı altında­dırlar. Çocukluk cehennemdir.
Bunun sonunda ortaya, çocuk dediğimiz o güvensiz, bu yüzden de saldırgan/hep savunma durumunda olan, huysuz küçük yaratık çıkar. Ekonomik, cinsel ve genel psikolojik baskılar, kendilerini utangaçlık, yalancılık ve nefret biçiminde gösterir; bu hiç de hoş olmayan özellikler, sonunda çocuğun, toplumun geri kalan kesiminden kopmasına yol açar. Bu yüzden çocukların yetiştirilmesi, özellikle kişilik gelişmesinin en zor evrelerinde, seve seve kadınlara bırakılmıştır — kadınlar da, aynı nedenle, bu kişilik özelliklerini kendilerine taşırlar. Çocuk sahibi olmanın getirdiği bencil bir övünç duygusunun dışında, erkeklerin çoğu çocuklarla hiç ilgilenmez. Erkeklerin arasında çocuklara, gerekli siyasal önemi verenlerin sayısı çok azdır.
Böylece çocuklara gerekli siyasal önemi vermek (eskiden de ço­cuk olan ve hâlâ baskı altında bulunan çocuk-kadınlara) feminist dev­rimcilere kalır. Kadın devrimi için hazırlanan her programa çocuk­ların ezilmişliğini de almak zorundayız, yoksa biz de çoğu zaman er­keklere yüklendiğimiz yanlışı yapmış oluruz: Bu yanlış, çözümle­memizde yeterince derine inmemek, bizi doğrudan doğruya il­gilendirmiyor diye önemli bir baskı alt katmanını atlamaktır. Bunu söylerken, kadınların çoğunun çocuklarla aynı yere konmaktan bıkıp usandıklarını çok iyi biliyorum: Başka kimsenin değilse, çocukların, artık bizim de görevimiz ve sorumluluğumuz olmadığı savı, devrimle is­teyeceklerimize önemli bir varsayımsal temel olacaktır. Birlikte uzun süre acı çektiğimizden çocuklara karşı belli bir şefkat ve anlayış geliştirdik; şimdi bunu yitirmemeliyiz. Çocukların nerede olduğunu, neler çektiklerini biliyoruz; çünkü bizler de hâlâ aynı tür baskılar altındayız. Uğrunda katlandıkları yüzünden çocuğunu öldürmek is­teyen (yaygın bir istek) bir anne, çocuğunun çaresiz olduğunu, ken­disi gibi aynı kişi tarafından-ezildiğini kavradığında o çocuğu sev­meyi öğrenecektir, nefreti dışarıya akacak ve içinde «anne-sevgisi» doğacaktır. Ama biz daha da fazlasını istiyoruz: Son adımımız, so­nunda ezilenleri birleşmeye götüren kadınlık ve çocukluk koşullarının kendilerini ortadan kaldırmak, bütünüyle insancıl koşullara giden yolu açmak olacaktır.