24 Nisan 2011 Pazar

Yeni Bir Dinin Temeli Olarak Türk Kahvesi: Notlar / Matthew Gumbert


İngiliz şair Philip Larkin sade­ce bir bardak suyla yeni bir din kurduğunu hayal ediyor. (Su: sa­delikle saflığın bir imgesi; sudan güneş ışığının geçmesi: doğrunun açıklığının bir resmi.) Bana kalır­sa bir fincan Türk kahvesiyle baş­lanmalı. (İyi bir garson "Kahve­nizi nasıl istersiniz?" diye sorarsa, "Sade tabii ki," derim, "Tıpkı haki­kat gibi".) Yanına o bir bardak suyu yerleştiririm.
Kahvenin ve suyun böyle be­raber yan yana sunulması bana bir ayinin özü gibi görünüyor: sert, ke­sin, ciddi, hatta dogmatik bir dü­zen.
Tıpkı çok kutsal ayinlerdeki gi­bi, bu birliğin içinde en medenileşmiş niteliklerin kavgaya tutuştu­ğu en ilkel şeylerin izleri keşfedilir. Karanlık çamurlu kahvenin içinde özlü bir nitelik var. Ne sıvı, ne ka­tı bu madde bize toprağı, çok yağ­murlu bir sabahtan sonraki ağır ve nemli verimli toprağı hatırlatıyor.
***
Bu yoğun ve yapışkan, ne sı­vı ne katı olan madde, her sıra­dan lokantada özsüz, tatsız ve su­lu sunulan Amerikan kahvesiyle karşılaştırılmalı. Türk kahvesinin değerli bir malzemeymişçesine küçücük porselen bir fincanda su­nulması, onun, özlü ve nihai ka­litesinin yoğunluk olduğuna işaret ediyor. Amerikan kahvesi ise sera­mikten kocaman ve sonsuza kadar doldurulabilecek bir bardakta içili­yor; onu tanımlayan nitelik genleş­me ya da genliktir.
(Amerikan kahvesi sınırsız bir miktar olarak anlaşılıyor, ama bu miktar bir 'hiç' miktarıdır. Ülke­lerin çoğunda Türkiye'deki gibi, "bir kahve" tek ve ayrı bir şeydir, bir adettir; bir kahve daha istedi­ğinizde parasını ödemeye mec­bur kalırsınız. Pek çok Amerikan lokantasındaysa, "bir kahve" de­ğil, "kahve" ısmarlarsınız, demek ki kahvenin sonsuz bir miktarının hakkına sahip oluyorsunuz. Hatta bazen yemek listesinde "dipsiz bir fincan kahve", ("bottomless cup") yazılır... Tıpkı Türk meyhanelerindeki "sınırsız içki" menüsü gibi...
Türk kahvesinin hazırlanma yöntemi de bunu doğruluyor. Bu maddenin çok değerli olduğu; kö­püğünün bir kere değil, iki ke­re kabartılmasından belli oluyor. Herhangi bir maddeden çekilip çıkarılmak zorunda olan değerli bir şey olduğunu kanıtlıyor. Türk kahvesinin, takdir edilen bir şey,çok yüksek değeri bir yoğunlaşma­dan, bir derişimden, bir tasfiyeden ortaya çıkar (kahve köpüğünü rafi­ne etme sürecinin görünebilir işa­retidir.). Bunları Türk kahvesinin "Amerikan kahvesi"nden daha iyi olduğunu göstermek için değil, Türk kahvesinin kutsal tarafına de­ğinebilmek için söylüyorum.
Homeros'un tanrıları "nektar" içer. Acaba Türk kahvesi Türk Toprak Tanrılarının nektarı ola­bilir mi? Her içtiğimiz bir fincan kahve bu gizemli Toprak Tanrıla­rına verdiğimiz küçük bir kurban­dır. Bunu içmek bir şeyle kavgaya tutuşmak demektir; içerken, du­daklarımızın yandığını hissedip, dilimize telve parçacıklarının do­kunduğunu fark ediyoruz. Sanki içtiğimiz şey, toprağın özünün ta kendisidir...
Her kurban tanrılara verilen bir hediyedir; bizim kahve içtik­ten sonra fincanın dibine bıraktığı­mız telve de, en eski ve özlü Yunan trajedi yazarı Aeschylus'un oyun­larındaki simsiyah "Erinyes"lere, (Erinyes: "Öfkeliler") yani, kana susamış, intikam arayan yeryüzü­nün Toprak Tanrılarına verdiğimiz bedeldir.
Ama, ağzımızda toprağa ben­zeyen tadıyla Türk kahvesi içer­ken, Toprakaltı Tanrılarının kar­nı memnuniyetle homurdanırken, henüz tatmin olmamış başka aç ya da daha doğrusu susamış tanrılar bizi bekliyor.
Bu başka tanrılara sunduğumuz ise bir bardak su... Bu tanrılar Hava ve Su Tanrılarıdır çünkü... Bu ka­ra ve ağır ve yoğun toprakla başla­yan törensi havanın hafifliği suyun berraklığıyla bitiyor. (Aeschylus'un Oresteia adlı trilogyasının sonunda onlara önce karşı olan "Öfkeliler", yüksek Olimpos Dağı'nda yaşayan genç tanrılarla iyi geçinmeye karar veriyor. İki taraf da dünyada tayin edilen yerlerini buluyor.) Bir ikili gaz ("binary gas") gibi bu törenin etkili olması için, iki unsuru olması şart; ikisinden biri eksilirse, ritüelin gücü kayboluverir.
Yalnızca tek bir elemanın olma­masının anlamını sakın küçümsemeyin. Siz sık sık Türk kahvesi içen talihliler, ne dediğimi bilirsi­niz: iki eleman arasında bir tür di­yalogun olduğunu hissedersiniz; suyun kahveyle mi, kahvenin suy­la mı sohbet ettiğini, birbirlerine ne söylediklerini bile sezersiniz.
Bu kahve sadece kahve değil­dir; bu kahve kahvedir, çünkü ya­nındaki su, kahve değildir. Bu su, sadece su değildir; bu su sudur, çünkü yanındaki kahve, su değil­dir. Yani, yanındaki su olduğu için, bu kahve, "su olmayan" olmuştur; yanındaki kahve olduğu için, bu su "kahve olmayan" olmuştur.
Ayinin gücü şöyle anlaşılabilir: ne kahvenin içinde, ne suyun için­de ama ikisinin arasında bulunur; gözümüz, ağzımız gibi birinden öbürüne ve öbüründen birine ge­zer. Yani Türk kahvesinin bir biçi­mi var, bir de ritmi.
Ama son zamanlarda şöyle bir durumla karşılaşılıyor: Susuz bir Türk kahvesi! Garson yanında su getirmeden size Türk kahvesi su­nuyor. Ne biçim bir Türk kahve­si bu?! Hayret bir şey, değil mi?Önünüzde duruyor kahveniz: yal­nız, çıplak, savunmasız, terk edil­miş. Türkiye değişiyor, eski usuller unutuluyor, ulvi tanrıları bırakıp, onların yerine sahte putlara tapıyo­ruz. Bu sahte tanrılar yabancı, tuhaf isimli yaratıklardır:
"Red Bull","Fanta" ve "Coca-Cola."

Varlık Dergisi / Haziran 2007 Sayısından alıntıdır.

22 Nisan 2011 Cuma

Didik Didik Freud II / Serol Teber-Şenol Ayla 2004 Yılı Açık Radyo Programı



Şenol Ayla 94.9 Açık Radyo’da Didik Didik Freud programındayız. Merhaba ben Şenol Ayla
Serol Teber Merhaba ben Serol Teber.
Şenol Ayla Bugün Freud’un eğitimini didikleyeceğiz. Freud’un eğitimi nasıldı?
Serol Teber Freud oldukça çalışkan bir talebeydi öncelikle. Ama ilkokulu, ilk öğrenim dönemini Freud, evinde babasıyla birlikte geçirir ve bitirir. Bu çok önemlidir, altı çizilmesi gereken bir noktadır.
Şenol Ayla Neden?
Serol Teber Çünkü babası o zaman modern bir Tevrat basımı olan ve dinler tarihi niteliğinde yazılan Philips’in Tevrat’ı üzerinden Freud’a, Mısır ve dinler tarihini öğretir. Eski firavunlar tarihini öğretir ve burada pek çok gravür vardır. Küçük çocuk Freud, babası ile birlikte bu Mısır firavunlarını, Mısır saraylarını, yapıtlarını hem resimlerinden görerek hem öykülerinden okuyarak hazırlanır ilkokula. Ve sonra ileride yaşam öyküsünü yazarken Freud der ki; “Babamla birlikte Philips’in Tevrat’ını okuduğum zaman benim geleceğimin ana hatları aşağı yukarı belirlenmişti.” Arkeolojiye, tarihe, eleştirel yaklaşım ve büyük bir tutku Freud’da o zamanlardan ortaya çıkar. Sonra lise dönemine başlar. Lise dönemi -büyük bir şans diyelim- modern lise eğitiminin Almanya ve Almanca konuşan ülkelerde benimsendiği bir dönemdir. Şöyle ki; 1848 devrimler dönemi, artık Avrupa kıtasını daha başka türlü düşünmeye ve eğitime daha başka türlü yaklaşmaya itelemiştir. Almanya, hızla bu devrime uygun olarak yeni bir eğitim programı hazırlar. Burada amaç, antik çağlar kültürünü gençlere çok iyi özümsetmektir. Bunun için de temel motto, gençlerin Homeros’u, Sofokles’i ve Virgilius’u kendi dillerinden okuyabilmeleridir. Burada benim elimde Freud’un lisede okuduğu ders saatleri var.
Şenol Ayla Evet onlar çok ilginç, çünkü bir Alman lisesi gibi değil, değil mi? Almanca dışında çok daha başka şeyler var.
Serol Teber Evet antik kültürüne çok büyük bir ağırlık veriyor. Örneğin 26 saat Almanca okumasına karşılık, 50 saat Latince, 28 saat Grekçe, 27 saat ise antik çağlar tarihi okutulmaktadır bu liselerde.
Şenol Ayla Evet.
Serol Teber Ve burada Freud’un Sofokles’ten yaptığı çeviriler var elimizde 23 dize. Kral Oidipus’tan, 23 dizeyi Grekçe’den Almanca’ya çevirmiştir ve bugün Grekçe uzmanları bile onun yaptığı çevirilerde önemli bir hata bulamamaktadırlar.
Şenol Ayla Freud’un yabancı dillere karşı yeteneği var.
Serol Teber Çok büyük bir yeteneği var. Almanca dışında Fransızca’yı çok iyi biliyor, Latince’yi çok iyi biliyor, İngilizce’yi inanılmayacak kadar çok iyi biliyor ve inanılmayacak bir Shakespeare hayranı. Tabii bu antik çağlar kültürünü, Latince, antik Grekçe bilmeleri bu dönemin gençleri arasında, özellikle parlak öğrencileri arasında, önemli ikilemlerin, psişik ikilemlerin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bir yanda Homeros’u çok iyi bilen insan, öbür tarafta İncil’i okumak zorunda kalıyor ve bu gençler İsa ile Homeros’un kahramanları arasında bir ikileme düşüyorlar ve çoğu, Freud, Haine, Kafka, Walter Benjamin, Mahler, Troçki hatta Lenin aynı eğitimden geçmişler ve bunların çoğu Homeros kahramanlarıyla İsa arasında ikilemde kalınca çoğunlukla Homeros’u seçiyorlar.
Şenol Ayla Bu da ilginç.
Serol Teber Yani İsa, burada bütün olumlu yanlarına karşılık biraz dışarıda kalıyor.
Şenol Ayla Freud’un ilk okuduğu kitap, kutsal kitap herhalde.
Serol Teber Evet.
Şenol Ayla Bu kutsal kitaptan bahsederken, yakınlarda Tutku filmini seyrettiğini, -Mel Gibson’un Tutku’su- ve etkilendiğini biliyorum. Nasıl etkilendin, ne yönde etkilendin?
Serol Teber Evet, birkaç yönden etkilendim. Bir kere ben, birey İsa olarak hayranıyım. Çünkü İsa tiplemesi Hıristiyan teolojisinde Sokrates’e öykünülerek yapılan bir tiplemedir. İsa devlet memuru değildir. Para ile ilişkisi yoktur. Kadınlarla ilişkisi yoktur en azından. Yalınayak, başı kabak gezen bir insandır. Ama bu filmdeki işkence sahnesini, bence biraz sanat hatası olarak, çok fazla uzattıkları kanısındayım. Yani gereğinden fazla uzatılmış. Bir 15 dakikalık eksik, az yapsalardı zannediyorum film daha da vurgulu olacaktı, daha etkili olacaktı.
Şenol Ayla Ben seyretmedim henüz ama, birçok eleştirmen de seninle aynı görüşte..
Serol Teber Yani kaş yapayım derken göz çıkarmış kanısındayım rejisör. Burada İsa’ya gelmişken, -İsa’yı nasıl algıladığını ilerdeki saatlerde tekrar konuşacağız ama- Freud’un yaklaşımını söyleyebiliriz, anımsatabiliriz,.
Şenol Ayla Evet.
Serol Teber Freud’un kanısına göre, gerçekten de bu filmde olduğu gibi İsa, diğer insanların günahını omuzlamak için kendisini kurban eder. Freud’da bunun altını böyle çizmiştir. Ama acaba gerçekten bu böyle midir? Buna eleştirel yaklaşanlar da var. Örneğin Lacan Okulu. Zaten Freud’un her söylediğinin tersini söylemekle ilgili bir üne sahiptir.
Burada oldukça çarpıcı ve güzel tespitler de yapılmaktadır ama, şöyle der örneğin Zizek, Lacan okulundan, “İsa gerçekten insanoğlunun günahlarının kefaletini ödemek için mi kendini kurban etmiştir, yoksa babasının beceriksizliğini, son derece başarısız bir dünya yaratmasını, insanların bu kadar acı çekmesine sebep olmasını affetmek için yani babası adına mı kendisini kurban etti?” Bu biraz tartışmalıdır.
Şenol Ayla Lacan da böyle...
Serol Teber Lacan’cılar da en azından böyle düşünüyor; ama ben Van Gogh’un mektubunu anımsatmak istiyorum ya da yazısını anımsatmak istiyorum. Orada bizi şöyle uyarır Van Gogh; “Bu dünyaya bakaraktan tanrı hakkında karar vermeyebiliriz belki de” der, “Tanrı’nın ilerde yapacağı daha güzel bir dünya için bu ilk desen denemesiydi”.
Şenol Ayla Şimdi hep yaptığımız bir şeyi yapalım bu programda geçecek kelimeleri söyleyelim; İsa’dan bahsettik zaten, Tutku’dan bahsettik, Van Gogh, Shakespeare, Goethe, Cervantes, kokain, Lacan, okul… bunların hepsi geçecek. Freud’un kültür kaynakları neler?
Serol Teber Hepsinden önemlisi Freud’un arkasında belli bir felsefe okulu yok.
Şenol Ayla Bu Jung’un da bir eleştirisi galiba aynı zamanda.
Serol Teber Hem eleştirisi, hem tespiti, hem hayranlığı galiba. Ben bunu Jung’la yapılmış, Jung’un ileri yaşlarında yapılmış bir filmde de gördüm. Yüz ifadesinden de izleme olanağını da buldum.
Şenol Ayla Kıskançlık da olabilir.
Serol Teber Biraz hayranlık, biraz şaşkınlık dolu bir tespit bu. Jung diyor ki; “Benim arkamda Kant var, ben arkamı sistematik felsefe olarak Kant’a dayadım. Ama Freud’un arkasında hiçbir felsefe okulu yoktur.” Bu doğru; bu Freud’un hem olumlu hem olumsuz yanı. Hem onu önemli bir destekten mahrum bırakıyor, ama öbür taraftan da kışkırtıcı bir özgürlüğe doğru iteliyor. Freud’un temel olarak arkasını dayadığı düşünürler, yazarlar, başta Shakespeare, sonra Goethe, Heine, Mark Twain örneğin. Tabii Dostoyevski ve Karamozof Kardeşler başucu kitabı, ondan sonra Michelangelo ve…
Şenol Ayla Thomas Mann…
Serol Teber Thomas Mann, antik Grek filozofları, ve trajedileri, Sofokles tabii, ve elbette Oidipus,.
Şenol Ayla Pek tabii ki…
Serol Teber Pek tabii ki teorisinin çıkış kaynağı. Yani şöyle diyebiliriz aslında, Freud’u Yahudi kökenli yazarlardan çok Anglosakson yazarlar etkilemiştir ve bunlardan Heine’nin ironisi Freud’a çok şey katmıştır. Hatta Freud’un dünya görüşünün belirlenmesinde bile Heine’nin etkisi var, bir dizesinde şöyle der Heine: “Gökyüzünü biz artık serçelere ve güvercinlere bıraktık.”
Şenol Ayla Çok güzel.
Serol Teber Böyle bir tespit Freud’un yaşamı boyunca unutmayacağı dizelerden bir tanesidir.
Şenol Ayla Shakespeare’i ilk kez 8 yaşında tanımış. Çok erken bir yaşta. Ezbere öğrendiğini söylüyor kaynaklar. Öyle değil mi?
Serol Teber Evet, bütün bildiğimiz kaynaklar bunu vurguluyor ve her an, her sıkıştığı noktada Shakespeare’den bir bölüm okuyacak kadar Shakespeare’i ezbere biliyor.
Şenol Ayla Her konuşmasında bahsediyormuş.
Serol Teber Olağanüstü güzel İngilizce’siyle, artı Goethe ve Faust. Dr. Faust tabii hiç vazgeçilmez başyapıtlarından bir tanesi.
Şenol Ayla Goethe’nin ayrıca da etkisi var Freud üzerinde galiba?
Serol Teber Evet neredeyse Freud’un Freud olmasını ve tıp fakültesine girmesini belirleyecek bir etkisi var. Goethe’nin Doğa adlı ünlü monografisini okuduktan sonra Freud, içinde bulunduğu ikilemden sıyrılıp, -ki o hukuk fakültesini girmeyi bir ara düşünüyor- kendisini tümüyle nörofizyoloji ve nöroanatomi çalışmalarına, doğa bilimlerine kendisini veriyor. Goethe’nin o derece etkisi var, ama bunun dışında bir noktayı da söylemek gerekirse, her sıkıntılı durumunda ayağa kalkıp, Goethe’nin ciltlerine bakıp, “Üstat, kendini açığa vurman ya da gizlemen için bu kadar çok şey yazman mı gerekirdi?” diye konuşurmuş.
Şenol Ayla Tanrı-doğa ikileminde de, daha doğrusu Tanrı kavramı ve doğa kavramı arasındaki gidiş gelişinde de Goethe’nin rolü oluyor.
Serol Teber Çok fazla.

Şenol Ayla Yön değiştirmesinde.
Serol Teber Shakespeare’in, Goethe’nin, Heine’nin belirleyici etkileri oluyor. Yani arkasında materyalist filozoflardan çok, bu tür sanatkârların var, ayrıca tabii Michelangelo’nun yapıtlarının çok etkisi oluyor.
Şenol Ayla 17 yaşında lise bitiyor ve tıbba gitmeye karar veriyor. Burada Goethe’nin yapıtlarının, doğa makalesinin, denemesinin önemli bir etkisi var. Tıbba girdikten sonra bir isim değişikliği oluyor, Freud’da. Biz şimdiye kadar hep Freud dedik, ama Sigismund Freud idi bu dakikaya kadar.
Serol Teber Ondan sonra da Sigmund Freud idi.
Şenol Ayla Neden böyle oldu.
Serol Teber Burada galiba iki nedenin altını çizmek mümkün. Birincisi Sigismund çok fazla Yahudi ismi. Yani söyler söylemez bir insanın Yahudi olduğunu belirleyen isimlerden biri. İkincisi Freud “s” harflerini söyleyemiyor. Onun için de…
Şenol Ayla Fazla “s” var…
Serol Teber Fazla “s” olan sözcükleri pek sevmiyor. Onun için ne kadar bol “s” harfini atarsa, o kadar onun hoşuna gidiyor. Sigmund Freud diyor. Hatta bu Narsisismus’u da söylerken tek bir s’yi atıp, “Narsismus” diye, -arkadaşlarının uyarmalarına karşılık- “ben böyle istiyorum” diye, nerdeyse başına buyruk bir çıkışla öyle yazıyor.
Şenol Ayla Narsismus olarak.
Serol Teber Bir “s” eksik söyledim diye çocuksu bir sevinç ile.
Şenol Ayla Bu arada, daha önceki dönemlerde, tıbba gitmeden önce, benim çok ilgimi çeken bir şey var; Don Kişot’u Cervantes’in dilinden okumak için İspanyolca öğrendiğini yazıyorsun.
Serol Teber Evet, bir kere bu tavrı onların yetiştiği kuşağın ve arkadaş grubunun dünyaya bakışlarının ne denli ciddi olduğunu bize göstermesi bakımından çok ilgi çekici. Silberstein diye bir lise arkadaşı ile Cervantes’i okumaya başlıyorlar. Ve o sırada birkaç sayfa okuduktan sonra, ikisi birden, “Cervantes ancak kendi dilinden okunur” deyip, yani “Cervantes’e haksızlık etmemek lazım, Cervantes İspanyolca’dan okunur” deyip, ara verip hızla İspanyolca öğrenmeye kalkıyorlar.
Şenol Ayla Öğreniyorlar da.
Serol Teber Ve nasıl öğreniyorlar... O kadar çok öğreniyorlar ki, bu kez Cervantes’in bütün yapıtlarından, yapıtlarındaki köpeklerin konuşmasından esinlenerek, bir tür Castellano Akademisi adlı bir örgüt kurup, birbirleriyle öyle mektuplaşıyorlar.
Şenol Ayla Bu gizli bir dil aslında, kendi uydurdukları.
Serol Teber Kendi uydurdukları gizli bir dil.
Şenol Ayla Sadece kendileri anlıyor.
Serol Teber Sadece kendileri anlıyor Freud’un Silberstein’e yazdığı 80 küsur mektubun önemli bir bölümü İspanyolca ve bu dilde, bu gizli dilde. Ve bu mektuplardan altına da Freud Don Cipion ya da Cipio imzasını atıyor.
Şenol Ayla Bu da köpeklerin birinin adı değil mi?
Serol Teber Köpeklerden birinin adı. Yani çok hoş bir şey.
Şenol Ayla Neler oluyor tıp fakültesinde?
Serol Teber Çok yoğun ve çok şanslı bir tıp eğitimi süreci geçiriyor Freud. Burada öncelikle Carl Claus’un denetiminde Darwinizm ve biyoloji üzerine yoğun bir eğitim aldı ki, bu da onun bütün düşüncelerini ciddi şekilde destekler boyuttaydı. Sonra çağın -ya da tüm çağların diyelim- en ünlü nörofizyoloji laboratuarlarından biri olan Ernest Brücke’de çalışmaya başladı. Burada yılan balıklarının cinsel organları üzerine, beyin hücresi ve sinir hücrelerinin işleyişi üzerine çok ciddi araştırmalarda bulundu ve yaşamı boyunca unutmadığı, kendi tabiriyle O’nun için bir Mekke düzeyinde olan -“hayatımın Mekke’si Brücke’nin Laboratuarları’ydı” diye söyler- Brücke’den ayrılmak istememiştir ve oradaki çalışmalarını uzatmak için de tıp fakültesindeki normal eğitim süresini çok uzatmıştır. Bitirmeyip uzatmıştır ki o havayı, o kutsal bilim ortamını daha fazla solusun diye.
Şenol Ayla Peki daha sonra bu laboratuardan niye çıktı, kliniğe döndü?
Serol Teber Bir olasılıkla, ekonomik nedenlerden dolayı laboratuardan ayrılmak zorunda kaldı. Ama bunun yanında, acaba Yahudi olduğu için çıkarılması da mümkün, söz konusu olabilir mi diye insanın içine bir kuşku düşüyor. Çünkü o zamanlar Viyana’da ciddi bir anti-semitizm dalgası başlamış oluyor.
Şenol Ayla Peki, Freud’un bilimsel araştırmaları arasında önemli bir adım var: Kokain. Ne diyebiliriz kokainle ilgili? Kokain ve Freud?
Serol Teber Kokain ve Freud, Freud ciltlerinin içinde başlı başına bir cilt. Ayrı bir kitap halinde yayımlanacak kadar önemli bir yer tutuyor. Freud kokain ile genç yaşlarında tanışıyor diyelim.
Şenol Ayla Bizzat tanışıyor.
Serol Teber Bizzat tanışıyor. Freud kokain kullanıyor. Hatta uzunca bir süre kokain kullanıyor. Kokainin antidepresif yanını çok önemsiyor ve kendisinin içinde bulunduğu, depresif ve nevrastenik bazı belirtilerin kokainin etkisiyle geçtiğini, hatta kokainin afrodizyak etkisiyle, pek de güçlü olmayan cinsel bazı duygularını kamçıladığını duyumsuyor. Nişanlısına yazdığı mektuplarda bundan sık sık söz ediyor, “Buluştuğumuz zaman göreceksin, bu ufak tefek adamın nelere kadir olduğunu, çünkü kanımda kokain var” diye yazıyor. Ve önemli konuşmalara başlamadan evvel, kitle karşısına çıkmadan evvel, çok kez kokain aldığını, 40-45 yaşlarına kadar kokain aldığını kendisi söylüyor. Biliyoruz bunu.
Şenol Ayla Peki bir doktor olarak sana sorarsam, kokain nasıl etkileri olan bir şey? Bilirsek devamını daha kolay anlarız belki.
Serol Teber Peki. Kokain, klasik tıp tarihine 1884’lerde geçmeye başlıyor ama kokainin ya da koka bitkisinin yapraklarının -ne diyeyim- kutsal etkisi neredeyse Maya uygarlığına kadar gidiyor, çok eski dönemlere kadar, yüzlerce binlerce yıl eskilere kadar gidiyor. Orta Amerika yerlileri önemli ritüellerinde, dinsel toplantılarda ya da törenlerde ya da bireysel, kişisel yaşamlarında kokain yapraklarını sık sık çiğniyorlar. Bunun ekstasi oluşturan, halisünasyon oluşturan uyarıcı etkisi var, öforik etkisi var, bir miktar afrodizyak etkisi var. Sonra Hıristiyan Kilisesi kokaini yasaklıyor Latin Amerika ülkelerinde. Bu 2,5 m kadar boyunda bir çalı, yeşil yaprakları ve kırmızı, üzüm benzeri yemişleri var, ama asıl yapraklarından elde ediliyor. Beyaz kristaller halinde bir alkaloit. Freud’un bu konuda ilk okuduğu makale, sanıyorum bir askeri dergiden alınmış. Şöyle ki, gerek Prusya ordusunda, gerek Çarlık ordusunda yorgun askerlere ya da savaşa hazırlanmak üzere olan, hücuma geçmek üzere olan orduya, kokalı içkiler içiriyorlar ki onları daha kışkırtıcı, daha saldırgan, daha öforik, daha canlı yapsın, yorgunluklarını üzerlerinden atsınlar diye. Freud bunu okuyunca kokain ile ilgilenmeye başlıyor ve onun antidepresif yanıyla ilgilenmeye başlıyor daha çok; ve aradığı ilacı bulduğu kanısında. Bunun üzerine ciddi makaleler hazırlıyor heyecanla. Ama o sırada, tam bunları konuşurken, bir hastasının kokain içtikten sonra yüzünün bazı bölümlerinde uyuşukluk ortaya çıktığını görüyorlar Freud hâlâ bunun antidepresif yanıyla uğraşırken Viyana’da bir göz hekimi kokaini göz ameliyatlarından lokal anestetik olarak kullanmaya başlıyor.
Şenol Ayla Yani lokal uyuşturucu olarak…
Serol Teber Lokal uyuşturucu olarak kullanmaya başlıyor ve Freud kıl payı, daha çok genç bir hekim olarak, dünya çapında bir keşfi kaçırıyor.
Şenol Ayla Kokaini nasıl buluyordu Freud, nasıl elde ediyordu?
Serol Teber Reçete ile eczaneden elde etmek mümkündü.
Şenol Ayla Kendisine de reçetede yazıyordu. Ama esas Carl Coller adlı doktor, ki kokaini göz ameliyatlarında lokal uyuşturucu olarak kullanan ve tıp tarihine geçen kişi, bu laboratuardan nerdeyse yüksek dozdaki kokaini kimseye göstermeden alıyor gibi bir rivayet var. Freud’a da mı veriyor?
Serol Teber Yok, Freud’a vermiyor, kendi kullanıyor. İlk önce tavşanlarda, kedilerde, köpeklerde, ondan sonra kendi gözünde kullanıyor ve onun çok etkili bir lokal anestetik olduğunu tespit ettikten sonra, ilk kez Heidelberg’de, sonra da Viyana Tıp Fakültesi’nin oftalmoloji kongrelerinde buluşunu açıklıyor ve birdenbire tıp tarihine geçiyor. Tabii bu Freud’u yeniden bir depresyona sokuyor. Çok çalıştığı, üzerinde çok şeyler yazdığı büyük bir buluşu elinden kaçırıyor.
Şenol Ayla Depresif bir kişi galiba?
Serol Teber Freud çok depresif, çok korkulu, içine kapanık, nevrastenik ve sürekli rahatsızlıkları olan bir kişi.
Şenol Ayla Kokain de olumlu bir etkide bulunuyor ona doğal olarak. Peki bizim içtiğimiz kolalar da benzer bir etki yapıyor mu?
Serol Teber Normal kolalarda da benzer bir etki var, bir öfori yapıyor. Zaten onun için de “hayatın tadı” ya da “kola iç ve yaşa” sloganı çok sık kullanıyor. Çok akıllıca bulunmuş bir slogan, yalnız burada bazı komik paradokslara, hatta trajikomik diyebileceğimiz paradokslara düşülebiliyor. Örneğin light kola var, bir de kafeinsiz light kola var, bunda hiçbir şey yok. Örneğin ne kola’nın heyecan verici, coşturucu, öforik etkisi var, ne afrodizyak etkisi var. Ne de şeker olmadığı için herhangi bir enerji yapıcı etkisi var. Ama herkes bunu o kadar çok içiyor ki yaşama katılmak için. Tüketim toplumunun reklam baskısı, bombardımanı altında ‘mış gibi’ yapıyor ve aslında hiçbir şey içmemiş olarak çok şey içmiş gibi yaşamaya çalışıyor. Ve tabii ki bundan bir şey bulamayınca büyük düş kırıklıklarına uğranıyor, mutsuzluklara uğranıyor hep ‘mış gibi’ olmaktan. Bir tür kitle kültürünün kokaini.
Senol Ayla Artık Freud’un aşklarına geliyoruz. Genç yaşlarında ilk aşkı var. Onunla beraber olamıyor, ama önemli bir yeri de var hayatında.
Serol Teber Evet, ilk kez, doğduğu kente, Freiberg’e gidiyor 17 yaşındayken Freud ve ahbaplarının genç kızı Gisela Fluss ile karşılaşıyor. Birkaç orman gezisi, birkaç romantik konuşmanın ötesinde fazla bir tensel değme bilinmiyor.
Şenol Ayla Gisela kaç yaşında?
Serol Teber 15 yaşlarında. Ama Freud ömrü boyunca Gisela’yı ve o sıralarda üstüne giydiği sarı renkli giysiyi bir türlü unutamıyor ve “Yaşamım boyu” diyor, “ne zaman bir sarı renkli görsem aklıma Gisela gelir.” Ama hemen eklenebiliyor arkadaşları tarafından, bu sadece Gisela’yı değil, ayrıca onun doğduğu yeri, Freiberg’i, ana yurdunu çağrıştırıyor.
Şenol Ayla Karışık bir çağrışım aslında.
Serol Teber Evet…
Şenol Ayla Gisela hayatına teğet geçiyor, çok fazla girmiyor, ondan sonra hayatına giren ve aslında tek resmî kadın olan Martha var.
Serol Teber Martha ile tanışmaları ilginç. Martha’nın ailesini Freud’un ailesi tanıyor. Bir gün klinikten eve gelen genç Freud, ki o zamana kadar olasılıkla hiçbir kadınla birlikte olmamış, evde iki tane genç kadın görüyor. Martha ile kardeşi Mina ve bunlardan bir tanesi bir elma soymaktadır ve ikisi bir bakışta, sözcüğün tam anlamıyla -Walter Benjaminvari söylersek- ilk bakışta aşk biçiminde birbirlerine âşık oluyorlar.
Şenol Ayla Elma soyana mı âşık oluyor?
Serol Teber Elma soyan Martha.
Şenol Ayla Elmanın da rolü var mı yani burada, üstüne basarak söyledin de?
Serol Teber Olasılıkla tabii yani elma tehlikeli bir meyve.
Şenol Ayla Mina soysaydı elmayı?
Serol Teber Bilemezdik.
Şenol Ayla Bilemezdik… ama bir soru işareti olarak...
Şerol Teber Bir soru işareti olarak elma her zaman kışkırtıcı bir rol oynamıştır.
Şenol Ayla Peki, onlarla tanıştığı anda neredeyse Martha’yı seçiyor ve âşık oluyor.
Serol Teber Âşık oluyor. Nisan ayındadır tanışmaları, Mayıs ayında kol kola gezmeye başlıyorlar kaçak olarak, Haziran’da yine gizli olarak ailelerin haberi olmadan kaçak olarak nişanlanıyorlar kendi aralarında.
Şenol Ayla Niye kaçak ve gizli?
Serol Teber Martha’nın ailesi Hamburglu ve çok soylu bir aile, soylu ve tutucu. Ailelerinde Yahudi cemaatinin başkanı olan ünlü bir Isaac Bernays var. Yeniliklere neredeyse çok ciddi karşı koyan tutucu bir aile. Freud’un tipi, mesleksiz oluşu, görünümü bu aileye hiç umut vermiyor. Ailenin Freud’a bakışı tek cümleyle söylersek, çok kötü. Hiçbir zaman benimsemiyorlar Freud’u. Aile çok soylu, çok zengin, çok varsıl. Ayrıca Freud’ların ailesini oldukça yoksul ve mütevazı buluyorlar, kendileriyle aynı ölçüde olmadığını görüyorlar. Martha’nın ailesi içinde birkaç tane çok ciddi bilim adamı var. Bir yakını Shakespeare uzmanı, bir yakını Dr. Faust-Goethe uzmanı. Bu kapasitede insanlar var, dünya çapında ün yapmış insanlar var. Ayrıca ailenin bir kolu üzerinden de yine Heine ile akrabalıkları var. Bu kapsamda bir aile ve bu sırada Freud oldukça güçsüz, beceriksiz, çarpıcı olmayan bir kişilik.
Şenol Ayla Özelliksiz.
Serol Teber Hiçbir özelliği olmayan bir kişilik. Ama özellikle Martha’nın Hamburg’a gitmesinden sonra başlayan bir mektuplaşma dönemi var. Bu dünya tarihinde nerdeyse başlı başına bir bölüm. Freud’un yüzlerce ve binlerce mektubu var Martha’ya yazdığı. Birkaç kez sansürden geçip yakılmış olmasına rağmen bugün bile elimizde 1000’in üzerinde mektup var.
Şenol Ayla Yakan kendisi.
Serol Teber Yakan kendisi, kısmen kendisi. Bir kısmına birlikte karar veriyorlar, Martha’yla birlikte. Bu mektupları okuduğumuz zaman tabii başlı başına bir çalışma kaynağı olabilir. Freud bir yanıyla son derece tutkulu, sırılsıklam âşık bir delikanlı. Öbür yanıyla da anlaşılması kolay olmayan bir şekilde, dolaylı yollardan Martha’yı tutsak etmeye çalışan, görünmeyen bir ağ kuruyor Martha’nın etrafında. Bir yandan onun özgürleşmesi, bağımsızlaşması, çağın kültürel düzeyine ulaşmasını sağlayacak olanakları yaratacağını vaat ederken, öbür taraftan da ona sürekli olarak evinin kadını olması, çocuklarının annesi olması, kocasının sadık eşi olmasını salık veriyor. Ve sonunda -Martha bunu ilk baştaki mektuplardan bile anlamasına rağmen- Freud bu komplosunda başarılı oluyor. Ve Martha da kendisine biçilen, -ne diyelim-, tarihsel rolü üstleniyor.
Şenol Ayla Bu evliliğe bir sonraki programımızda döneceğiz. Şimdi ikinci programımızı kapatırken Bach dinleyelim isterseniz. Haftaya buluşmak üzere. Bach’ın Keman ve Obua İçin Re Minör Konçertosu’ndan Adagio ile hoşça kalın.
 (10 Mayıs 2004 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)
Programın diğer tüm bölümlerine http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=arcAuth&auth=526&yid=&page=1 adresinden ulaşabilirsiniz. Program tam 15 bölümden oluşmaktadır. Merak ve ilgiyle programın ilk 2 bölümünü okudum. Dikkat çarpıcı bir süzgeçle yansıtılmış. Serol Teber ve Şenol Ayla' ya teşekkür etmeden olmaz. Çok teşekkürler. Bir de bunca konuşmayı yazılı metin haline getirmeyi özenle başarmış Işık Ezber' e çok teşekkürler. Emeği büyük.

21 Nisan 2011 Perşembe

Finale Rondo / Hüsnü Arkan


-Şükrü Bulut'a-

Seni Cebeci'de bekliyorum ağır bir yağmur altında Şükrü
Sen bir tabutsun yoksun sırf geçmiş var gelecek yok
Belki bu yüzden yaşlanmıyorum iki paket sigara içiyorum
ölüyorum ama yaşlanmıyorum
Her şey birdenbire oluyor aşk yağmur kayıtsızlık
Ne varsa yaşadığım ölümüne benziyor
Ağıtların içinden geçsem bozlak bozulmuyor, demek
benim de bir uyumlu yanım var
Cebeci'de bekliyorum seni silahsız bir çocuk silahlıymış
gibi yapıyor
Bir kıza yürüyemiyor bile, aşkını söylemeden geçip
bile gidiyor

Seni Cebeci'de bekliyorum ağır bir yağmur altında Şükrü
Yağmur dışımda kalıyor ıslanmıyorum gördüğüm her şey
ıslanıyor oysa
Bıyıklı çocuklar bildiri okuyorlar masada, inan
yaşamları da var
Nalen sonra anlıyoruz bunu, hayat neden sonra başlıyor
tarih bile oluyor satıyorlar
No oluyor biliyor musun Şükrü? İnsan kazıdıkça kendini
arkaik buluyor
Edindikçe yoksullaşıyor, buldukça yitiriyor
Kimine başkalarınınki bir şey söylemiyor
Herkesin içinde bir kurt, herkes kendi kurtuluyor

Meşeler göveriyor Şükrü, varıyor göveriyor
Ben uçağa binmeyi öğreniyorum meselâ, sen öğrenemiyorsun
Ben dişçiye gidiyorum, gitmiyorsun
öpüşüyorum aşk diyorum, demiyorsun
Işıldaklar görüyorum cezaevleri sorgular, iyi ki görmüyorsun
Sonra kapısız odalar dünyası, kapıyı kavrıyorsun
Sonra dedikleri gibi acısız ihtilaller; acıyı
Sonra herkes dönüyor birbirine, sen tabutsun dönmüyorsun
Cebeci üç kuruşluk bir gravür olarak satılıyor köprüde
Külebi'nin hayaleti yürüyor
Cumhurbaşkanı oluyor Süleyman Demirel
Ne güzel, bilmiyorsun.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Turgut Uyar'ın Girişimi / Cemal Süreya


        Şöyle deyince daha çok yaklaşıyorum onun şiirine: Turgut Uyar özellikle son yıllarda büyük bir şiirin or­tasını yazıyor. Büyük bir gövdedir onun şiiri. Kımıldadıkça kendine benzer yeni gövdeler hazırlar, çoğaltır. Bir anıttan çok bir dirim belirtisidir. Bu yüzden kolay kolay tanımlanmaya gelmez: görülür, tanık olunur. Blok halinde bir izlenimler bütünüyle gireriz ona. Şiir­sel işlevini bütünüyle ve sürekli bir şekilde hareket ede­rek sürdürür. Tek tek şiirleri yok, şiiri vardır. Bölerek, parça parça düşünmek silahsızlandırmaktır onu biraz. Parça parça en güzel şeyleri söylediği halde böyle konu­şuyorum. Asıl Turgut Uyar, daha yukarı bir kesimden sonra başlar. Ayrıntılar ayrıntı olarak değil, bütünün küçük organları olarak önem kazanırlar. Tekrarlar, yı­ğıntılar o bütüne göre anlamlanırlar. Tarih içinde değil, küçük olayların öyküsü, daha doğrusu o olayların 'ben'le ilişkisinden doğan bir mitoloji içindedir. 'Ben' kendisiyle samimi ilişkiler kurmuştur. Bu da, dünyayı ilkel çizgileriyle kabul etmekten çıkıyor galiba. İnsan doğar ve kendi gerçeklerini yaratmaya başlar. Ama tek insan için bunlar bir veriler yığınından başka bir şey değildir. Turgut Uyar'da cinsel istek, eşyaya damgasını basmıştır. Cinsel isteği saf ve aptal odalardan çıkararak şehrin gürültüsünden geçirir. Şehir, fetişleridir. Şiirin al­tında ayrı bir akıntı vardır: yaşamayı sevmek, insanın haklı çıkması. O bütün bu verileri kucaklar, sayar, kö­şelere diker. Büyük bir hoşlanma duygusuyla kamaşıktır, ürkek yürek bütün geçmişi kabullenmektedir. Du­yarlık, yüreğinde de omuriliğinde de aynı hızla yükse­lir.
Turgut Uyar'ın bu şiirsel gövdeye uygun olarak kurduğu söz düzeni sanatımızın en ilginç girişimlerin­den biridir.
"Ve Allahı arardım serçe yuvalarında." Turgut Uyar'ın 1947'de yayımlanan ilk şiirinden aldığım bu mısra da gösteriyor ki o, şiir serüvenine adımını atarken bile değişik bir duyarlığın adamı olacaktır. Yine aynı şi­irde büyük bir anlatım rahatlığı göze çarpıyor. Turgut Uyar'ın şiirimize getirdiği yeniliklerden biri de sözünü ettiğim şiirsel gövdeye en uygun gelen anlatımı yakala­masıdır. Şiirimiz vezinden serbest söyleyişe geçerken kendini bir ritim yaratma zorunda görmüştür. Anonim kalıpların alışılmış düzenini aratmayan bir başka biçim özelliği. Orhan Veli'nin, Oktay Rıfat'ın, Melih Cev­det'in halk deyimlerine fazla yer vermelerinin bir nede­ni de budur belki. İkinci Yeni'yi ise dilde 'iç uyum' ara­yan bir girişim olarak nitelendirebiliriz. İkinci Yeni, di­lin iç olanaklarını araştırırken böyle bir zorundan hare­ket ediyordu. Turgut Uyar yalnız bir ritim kurmamış, aynı zamanda o ritmi kendi şiirinin kadrosu için de özgürleştirmiştir. Ondaki iç ritim sese ilişkin bir nitelikte değil. Daha çok şiirsel yükün gövdede rahatlıklar aramasıyla ilgili. Bir de dışarıdan uygulanan biçim öğeleri var ki bunlar ayrı.
Turgut Uyar'ı şiirimizin ön sırasına getiren bir özellik de görüntü kavramına kattığı yeni olanaklarıdır.
Çok boyutlu ve gerçeğin asalağı olmayan görüntülerle çalışır. Sözgelimi başka şairler akşam'ı bir yanıyla anla­tırken, akşamdaki bir şeyi anlatırken, Turgut Uyar ak­şam'ı bütünüyle kavrama eğilimindedir. Düzyazıdan korkmaz, ondan şiir devşirir boyuna. Bu arada konuş­ma diline yeni kullanma değerleri getirir, uçları eski şa­irlerin kıyılarına vuran 'parodi'ler kurar.
'Dünyanın En Güzel Arabistanı'nda, 'Tütünler Islak'ta ve daha sonra dergilerde yayımladığı şiirlerin ço­ğunda onun insani değerlerden çok insani durumlarla il­gilendiği bir gerçektir. Yalnız ben son birkaç şiirinde onun insani değerlere yöneldiğini sezinliyorum. Bu ge­çici mi olacaktır, yoksa sürekli bir değişmenin belirtisi midir? Erken konuşmuyorsam, bir ikidir yeni bir yolu deniyor. Ağırlık noktasında bir kayma göze çarpıyor. Şiirindeki 'dünyadan hoşlanma' duygusu bir 'mutluluk dileği duygusu' ile yer değiştiriyor. Eskiden omurilikle yürek birlikte çalışırken şimdi omurilik yüreğin yedeği­ne giriyor. 'Hızla Gelişecek Kalbimiz'i bu yeni yönse-meye örnek alabiliriz. 'Kadırga' ve 'Açıklamalar' adlı şi­irlerinde de aynı değişikliği görmemeye imkân yok. Bu şiirlerde söz düzeni de daha berrak. Akıl daha çok karı­şıyor işe. Görüntü yavaşça geriye çekiliyor. Birtakım yan kavramlar ortaya çıkıyor.
Böyle bir evreye girerken Turgut Uyar'ın şiirinde oluşan bir başka yeni özellik 'ben'in 'biz'e dönüşür gibi olmasıdır. Birey artık eşyayı egosantrik bir şekilde üst­lenmiyor. Dünyanın En Güzel Arabistanı'nda, Tütünler Islak'ta olağan ve küçük durumların genel yapı içinde 'uyumsuz'u destekleyen, saydamlaştıran bir işlevleri vardı. Son bir iki şiirde ise yalın bir söz düzeninin canlı­lığını korumak söz konusu. Öte yandan zamanda da bir kayma var. Turgut Uyar'ın şiirlerinde şimdiki zamana alışmıştık daha çok. Bir şimdiki zaman içinde geçmişin ve geniş bir zamanın verimlerini yaşıyordu. Şimdilerde gelecek zamanı kullanmaya başladığını görüyoruz. Umudun şiirini yazmaya geçmesinden mi bu? Bu za­man kaymasına umudun bir değişkeni olarak mı rastlı­yoruz şiirlerinde?
Bu sözlerimden Turgut Uyar'ın şiirinde bir kimlik değişmesi bulduğum sanılmasın. Aynı kimliğin yeni bir çağ tanımasıdır söz konusu olan. Turgut Uyar şiir üstü­ne çok düşünmüş bir şair. Şiirinin işlerliğindeki bazı öğelerin tutarlı bir şekilde yer değiştirmesi, onun kendi sanatının özel sorunlarını nice bildiğini gösteriyor.
Söylenenlerin aksine ikinci Yeni şairleri başlangıçta ayrı ayrı şiirsel noktalardan hareket etmişlerdi. Orhan Veli şiiri tıkanmıştı. Bu şiirin dışında bir şiir oluşmaya başlamıştı. Ancak İkinci Yeni için yapılan tanımlamalar hem biraz erken, hem de çoğu doğru olmayan öğelere göre yapılmıştır. Daha ilk günlerde tanımlamaya geçil­miştir. O sırada ikinci Yeni ne olduğuyla değil, ne ol­madığıyla beliren bir şiirdi. Oysa birçok genç şair, şiirin kendisinden değil, yapılan tanımlamalardan çıkarak yazmaya başladılar. Üstelik yeni şiir tutumunu getiren bütün öncülerin ortak etkileri de bunların üstünde ku­rulmuş bulunuyordu. Bu arada öncüler arasında da el­bet etkiler, karşı-etkiler oldu. Ama İkinci Yeni'yle ilgi­lenen yazarlar bu hareketi anlatırken o ortak özellikleri şemalara döken ikinci sınıf şairlerden birtakım kurallar çıkarmayı daha kolay gördüler. Bu durum, şiirimizi dikkatle izlemeyen kimselerin İkinci Yeni'nin ortaklaşa ve kişiliklerini ayırmamış bir şiir olduğunu sanmalarına yol açmıştır. Nedir ki zaman geçtikçe gerçek bütün çıp­laklığıyla ortaya çıktı. Turgut Uyar, İkinci Yeni'nin merkezinde olmuştur. Şiirimiz onunla gizlileri yoklama yeteneği kazanıyor. Hatta daha ileri giderek şunu söyle­yeceğim, onun deneyiminin şiirimizdeki işlevi şiirinden de önemlidir. Ahmet Muhip Dranas, Ahmet Hamdi Tanpınar ortaya çok güzel yapıtlar koymuş sanatçılardır, ama ne kendi günlerinde ne de daha sonra bir işlev­leri olmuştur. Buna karşılık Orhan Veli'nin büyük bir yapıtı yoktur, ama büyük bir işlevi vardır. Turgut Uyar'da ise iki özelliği bir arada görüyoruz: büyük bir yapıt ve büyük bir işlev.
Sanatta girişimdir asıl olan.
Sanat sorunlarının insan sorunlarına dönüşebilme­si, daha doğrusu bazı insan sorunlarını yüklenebilmesi ancak köklü girişimlerin sonucu olarak doğuyor. Ne yönde olursa olsun, köklü bir sanat girişimi eninde so­nunda bir insan girişimidir.
Turgut Uyar, şiir girişimiyle Akdenizli bir şair ola­rak çağdaş sanatta kendi yerini ayırmıştır.
1966

TURGUT UYAR

Ak odada oturur
Kapısı penceresinden çok

Gözlerinde yıldızlar
Serin yerde durur

Bir elinde kadeh
Öbürünü yarasına bastırır

İnşaattan ses gelir
Bir şeyi okşar gibidir

Dönülmez dizeler içinde 
Onunkiler gülaçılır.

Cemal Süreya

19 Nisan 2011 Salı

Turgut Uyar'ın Şiiri / Edip Cansever


Şiirin amacı 'bir şey'i gündeme getirmekse, aynı za­manda 'o şey'i gündemden ayıklamaktır da.
Turgut Uyar şiirinin ana damarı öncelikle bu doğ­rultuda akmaktadır, bence. Anlaşılması güç olanı, kolay anlaşılana yakınlaştırması, şiirindeki özelliklerden biri­dir sadece. Dize bireşimlerindeki anlam katmanlarını öylesine üst üste getirir ki, bu yan saydam dizilişi bir bir soyarak çekirdeğe ulaşmakta hiçbir güçlükle karşılaşmayız. Denebilir ki, en diplere inemeyen okurlar bile rahatlıkla tat alabilirler onun şiirinden.
Soluklu, soluklu olduğu kadar da görkemli bir şiir­dir Turgut'un şiiri. Okuyanları, şaşırtıp sarsarak parçalara ayırmaz, tersine bütünleştirir, bir düzene sokar onları. Tek tek dizelere değil de, bir dizeler kütlesine yer­leştirir şiirsel tadı, şiirsel yükü.
Sözcükleri, sözdizimlerini, kısacası her türlü biçim­sel görünüşü geri planda bıraktıran bir yaşam yoğunlu­ğu, dünyasal bir denge, evrensel bir birikim vardır onun şiirinde.
Kimi zaman nesneleri sıralayarak kemiksi bir fon yaratsa da, bunu, giderek soluk aldırıcı, yumuşak bir atmosfere dönüştürmesini bilir. Ardından da o her za­manki alaşım becerisiyle, insanı tam insan olduğu noktada yakalar ve nesne-insan birlikteliğini yaşamla örtüştürüverir.
Şiirini çeşitlendirirken, özentiye düşmemiştir hiçbir zaman. Ondaki değişiklikler, yaşamın başka başka ke­simleriyle hesaplaşmak istemesinin doğal sonucudur. Çünkü yaşam her şeydir Turgut'un şiirinde. Bu yüzden de ne gelgeç akımlara ne de yapay ve zorlama modalara yüz verir.
Simgeler, alegoriler de sokulamaz onun şiirine.
İmgeleri özgün, yerinde ve dinlendiricidir.
Ve...
Türk şiirinin en seçkin, en usta şairlerinden biridir
Turgut Uyar.
1985

TURGUT UYAR

Kocaman bir avlunun ortasında durdu durdu
İçindeki bomboş avluya bakarak
Gökyüzünden arada bir oraya
Ölü bir kuş ya düşüyor ya düşmüyordu.

Görseydi içinin olmadığını
Çekip onca çelenkten bir sap karanfili
Koymak ister miydi hiç
Bu ikindi vaktinin hırçın vazosuna.

Güzleri kullanırdı o kadar sevmese de
Dünyayı kullanırdı açıp da penceresini sonsuza
Su içse suya benzerdi biraz
Konuşsa
Üç beş kişi birikirdi herhangi bir köşebaşında
Yolu düşse de başka mor-sarı bir akşam kahvesine
Ne kadar eşleşirdi Van Gogh’un bakışıyla.

Sevgiler gönderirdi nedense utanırdı da bundan
Gönderir gönderir geri alırdı bir gücenikliği sonra.

Dün müydü, yüzyıllar mı geçti, bilmiyorum ki
Bir yaz sonuydu yalnız denizi sıyırıp geçtik
İki tek votka içtik varmadan Aşiyan’a
Konuşmadık hiç, nedense hiç konuşmadık
Az sonra kalkıp gitti o
Kalakaldım ben oracıkta
Kapadım gözlerimi ardından gene birlikte olduk
- Garson! bize iki tek votka daha.

Edip Cansever