23 Ocak 2014 Perşembe

Yatağından Düşen Adam / Oliver Sacks

Uzun yıllar önce, bir tıp öğrencisiyken, kafası oldukça karışmış bir hemşire beni telefonla arayarak şu garip hikâyeyi anlatmıştı; o sa­bah hastaneye yatırılmış genç bir hastaları vardı. Bu genç erkek hasta, gün boyunca çok hoş ve normal davranmıştı hatta ufak bir şekerlemeden uyanana kadar her şey yolunda gözüküyordu. Uyandıktan sonra heyecanlı ve garip olduğunu fark etmişlerdi. En azından hasta kendinde değildi. Bir şekilde yatağından düşmüştü, yerde oturuyor, bağırıyor ve yatağına girmeyi reddediyordu. Lüt­fen gelip neler olup bittiğine bir bakabilir miydim?
Hastaneye vardığımda hastayı yatağının yanında, yerde, bir ayağına bakarken buldum. Yüzündeki ifadeden, kızgınlık, telaş, şaşkınlık ve üzüntü okunuyordu. Yatağına dönüp dönmeyeceğini bunun için yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. Bütün bu önerilerden rahatsız olarak kafasını "hayır" anlamında salladı. Ye­re çömelerek hastalığıma ilgili tarihçeyi aldım. Bazı testleri yaptırt­mak için bu sabah geldiğini söyledi. Hiçbir şikâyeti yoktu fakat nörologlar sol ayağının "tembel" olduğunu -bu kelimeyi kullan­mışlardı- söylemişler, o da gelmesi gerektiğini düşünmüştü. Gün boyunca kendini gayet iyi hissetmiş, akşama doğru da uykuya dalmıştı. Kalktığında, yatağının içinde hareket edene kadar da iyi hissetmeye devam etmişti. Sonra söylediğine göre yatağının içinde "birinin bacağını", o çok garip insan bacağını, o korkunç şeyi bul­muştu.
İlk anda büyük bir şaşkınlık ve iğrenmeyle birlikte donup kal­mıştı. Bugüne kadar ne böylesine olağanüstü bir şeyi hayal etmiş, ne de yaşamıştı. Bu ayağı çok garip ve farklı hissetmişti. Mükemmel bir biçime sahip olmasına rağmen farklı ve soğuktu. Bu nokta­da aklıma bir fikir geldi. Neler olduğunun şimdi farkına varmıştı. Bu tümüyle bir şakaydı. Canavarca, uygunsuz ama çok orijinal bir şakaydı. Yılbaşı akşamıydı ve herkes eğleniyordu. Çalışanların ya­rısı sarhoştu. Herkes birbiriyle eğleniyor, çılgınca şakalar yapıyor­du. Ortalık tam bir karnaval havasındaydı. Açıkça görünen oydu ki korkunç ve garip bir şaka anlayışına sahip olan hemşirenin biri­si otopsi odasından kesik bir bacak çalmış, o derin uykudayken yatağının içine şaka olsun diye bırakmıştı. Bu açıklamadan dolayı içi rahatlamıştı ama bu şaka da eşek şakasıydı ve o lanet olası şeyi yatağından dışarıya fırlatmıştı.
Fakat -bu noktada sohbet eder tav­rını bıraktı ve aniden titreyek yüzü bembeyaz kesildi- o şeyi yata­ğından fırlatıp attığında her nasılsa kendisi de arkasından gitmişti, şu anda o şey kendi vücuduna bağlı bir haldeydi.
Yüzündeki iğrenme ifadesiyle "şuna bakın" diye bağırdı. "Hiç böyle garip ve korkunç bir şey gördünüz mü? Kadavranın ölü ol­duğunu düşünmüştüm. Fakat bu çok garip. Bir şekilde bu iğrenç şey bana yapışmış." Her iki eliyle ayağı tuttu ve büyük bir şiddetle vücudundan koparmaya çalıştı. Başaramayınca hırsla vurdu.
"Yavaş ol!" dedim. "Sakin ol! Boşver! Ben olsam o ayağa öyle vurmazdım."
Kızgın ve çok rahatsız olmuş bir ifadeyle "neden peki?" diye sordu.
"Çünkü bu senin ayağın" diye cevap verdim. "Kendi ayağını tanımıyor musun?"
Yorgunluktan aptallaşmış, şaşkın ve dehşet içindeki yüz ifa­desinde en ufak bir şüphe belirtisi yoktu. "Ah doktor," dedi. "Siz benimle dalga geçiyorsunuz. O hemşireyle işbirliği içindesiniz, hastalara böyle şakalar yapmamalısınız."
"Şaka yapmıyorum," dedim. "O senin kendi ayağın."
Suratımdaki ifadeden çok ciddi olduğumu fark etti ve yüzün­de açıkça bir korku ifadesi belirdi.
"Bunun benim bacağım oldu­ğunu söylüyorsunuz öyle mi Doktor? Peki insan kendi bacağını bilmez mi?"
"Kesinlikle bilir." diye cevap verdim. "Kendi ayağını bilmeli­dir. Bir insanın kendi ayağını tanımamasını hayal bile edemiyo­rum. Belki bu kadar zamandır şaka yapan sensin?"
"Tanrı adına yemin ederim ki şaka yapmıyorum... Bir insan kendi vücudunun farkında olmalı, ne kendinin, ne değil bilmeli, fakat bu ayak, bu şey..." Bir nefret dalgasıyla daha titredi, "garip hissediyorum ve benim bir parçammış gibi de gelmiyor."
"Peki, neye benziyor" diye en az onun kadar şaşkınlık içinde kalarak sordum bu kez.
"Peki, neye benziyor?" dedi, benim sözlerimi aynen ve ağır ağır tekrarlayarak. "Sana söyleyeyim neye benzediğini. Dünyada­ki başka hiçbir şeye benzemiyor. Nasıl böyle bir şey bana ait olur? Böyle bir şeyin nereye ait olduğunu da bilmiyorum." Sesi giderek kısıldı. Korkmuştu ve şok geçiriyordu.
"Dinle." dedim. "Pek iyi olmadığını düşünüyorum. Lütfen yatağına dönmene yardım etmemize izin ver. Ama önce sana son bir soru soracağım. Eğer bu şey senin sol ayağın değilse (konuş­mamızın bir yerinde bu "şey" e, bacağa benzetilmiş yapay bir par­ça demişti. Hatta birileri, bu parçaları, orijinallerinin tıpkı aynısı gibi üretmeye başlamıştı bile!) senin sol ayağın nerede?"
Bir kere daha yüzü bembeyaz kesildi, öyle ki bayılacağını san­dım. "Bilmiyorum," dedi. "Hiçbir fikrim yok. Kayboldu. Gitti. Bu­lunabilecek bir yerde değil..."

NOT
Bu deneyimim basıldıktan sonra (Leg To Stand On, 1984.) Dr. Michael Kremer adındaki bir nörologtan bir mektup aldım. Mektubunda şunları anlatıyordu; "Kardiyoloji bölümünde yatan şaşırtıcı bir hastayı görmem istendi. Kalp sektesi geçirmişti. Bu durum sol tarafını felce sokan geniş bir damar tıkanıklığına neden olmuştu. Onu görmemi istemişlerdi; çünkü ge­celeri sürekli olarak yatağından düşüyordu. Kardiyologlar da sebebini bu­lamamışlardı.
Ona geceleri ne olduğunu sorduğumda, açık bir şekilde cevap verdi. Her gece uyandığında yatağında ölü, soğuk, kıllı bir ayak buluyordu ve bunu bir türlü anlayamıyordu. Fakat bu duruma da dayanamıyordu. Sağ­lam eli ve ayağıyla bu 'şey'i yatağından atıyordu. Doğal olarak vücudu­nun geri kalan kısmı da onu takip ediyordu.
Felçli olduğu tarafta tamamen duyarlılığıtıı yitirmişti. Hasta, bu se­vimsiz yabancı ayağa kendini o kadar kaptırmıştı ki, ona, bu ölü bacağı yatağından atarken kendi bacağının yatakta olup olmadığını soramadım!"



17 Ocak 2014 Cuma

Söz / Cemil Yüksel


bazı sözler nasıl da ayağa kalkmış
dadanmış gövdesindeki yeşile Türkçenin
bazı sözler küçük ağır güçlü yürüyüşünde
insanın üstüne üstüne basıyor vazgeçtikleriyle
bazı sözler zıplayan pireler gibi bir kaşıntıya sebep 
yönünü değiştirmekte usta bir çıta gibi öyle
bazı sözler yıpranmış zorla hazırlanıyor doğuma
gün boyu engellenmiş bazı sözler dolduruyor rahatsızlığı
kolluyor bozmak için saçların duruşundaki sessizliği
bazı sözler bir köprü uzaklığını kurmak için
fırlatır gibi yüzüne yüzüne her türlü ağırlığı
kurtarmaya gelir yine bazı sözler sirenlerle

bazı sözler diğer sözlere varmanın sesi
yakışır bir kulağa duyulmak için
bazı sözler yıllanmış bir beklemeyi de göze almış
umurunda değil kim bulacakmış kendini

müziğini kendi yapmış bir ağaçkakan gibi
-kim bulacakmış kendini, ellerinden sevdirmezse
ağrılı bir bahçıvan unutur yeşili köklerde
ışığın kemiren canavarı, dipleriyle konuşan söz 
siyah elbiselerle giydirilir durmadan güneşe
kim bulacakmış kanın işleyişini kalbimizde

bir gözün diğerinden daha kısık kaldığı
durmadan bakılan dişlerin ve atların homurtusu
göç suret ay'na eriyen son neşe ve kahve   
her şey yer bulmuştur yuvalanmaya içine
uçuruma doğru ilerleyen su çok uzun bir konuşmadır
fısıldar deniz kabuklarından her türlü canlılığı 

yaşamakla kapılıyoruz sana ey büyük söz 
ışıyan soluyan gövdemizle sana doğruyuz 
bazı sözler bazı sözlerle bağlanıyor boşluğa
buluyor çınlamasını büyük patlamanda.



16 Ocak 2014 Perşembe

Çocuk - Kendin Olma Özgürlüğü / Osho

Mutluluktan kendinden geçmek her çocukta doğuştan vardır. Mutluluktan kendinden geçmek doğaldır. Bu sadece ermişlerin başına gelmez. O herkesin dünyaya birlikte getirdiği bir şeydir. Herkes onunla birlikte gelir. O hayatın özünde vardır. O canlı olmanın parçasıdır. Hayatın kendisi baş döndürücüdür. Her çocuk onu dünyaya getirir ama toplum onun üzerine çullanır, kendinden geçme olasılığını yok etmeye başlar, çocuğu mutsuzlaştırmaya başlar, çocuğu koşullandırmaya başlar.
      Toplum hastadır ve o mutluluktan kendinden geçen insanlara izin vermez. Onlar toplum için tehlikelidir. 

10 Aralık 2013 Salı

Ben Erkek Değilim / Harold Norse


Ben erkek değilim. 
Aile geçindiremem, yeni şeyler alamam onlara.
Sivilcelerim ve küçük bir de çüküm var. 

Ben erkek değilim.
Futbolu, boksu ve arabaları sevmem.
Duygularımı ifade etmeyi severim. 
Hatta kollarımı arkadaşımın boynuna dolamayı.

Ben erkek değilim. 
Bana verilen rolü oynamayacağım 
– Madison Avenue, Playboy’, Hollywood ve Oliver Cromwell’in yarattığı o rolü.
Televizyon bana nasıl davranacağımı söyleyemez. 

Ben erkek değilim. 
Bir sincabı öldürdüğüm gün bir daha öldürmeyeceğime yemin ettim. 
Et yemeyi bıraktım. 
Kan midemi bulandırır. 
Çiçekleri severim. 

Ben erkek değilim.
Askere alınmaya karşı çıktığımdan hapse düştüm.
Gerçek erkekler beni dövüp bana ibne dediklerinde kavgaya karışmam. Şiddetten hoşlanmam. 

Ben erkek değilim.
Bir kadına tecavüz etmedim hiç.
Siyahlardan nefret etmiyorum.
Bayrak dalgalandığında duygusallaşmıyorum.
Amerika’yı sevmem ya da terk etmem gerektiğini düşünmüyorum.

Bunun gülünç bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Ben erkek değilim. Hiç frengi olmadım
Ben erkek değilim. En sevdiğim dergi Playboy değil. 
Ben erkek değilim. Mutsuz olduğum zaman ağlarım. 
Ben erkek değilim. Kendimi kadınlardan üstün görmem.
Ben erkek değilim. kasık-desteği giymiyorum.
Ben erkek değilim. Şiir yazıyorum. 
Ben erkek değilim. Barış ve sevgi için meditasyon yapıyorum. 
Ben erkek değilim. Seni yok etmek istemiyorum. 

Underground Poetix Dergisi sayı 9

14 Ekim 2013 Pazartesi

Duydum Beni Suçluyorlarmış / Walt Whitman


Duydum, beni yerleşmiş inançları yıkmaya çalışmakla suçluyorlarmış,
Ama gerçekte ben ne yerleşmiş inançlardan yanayım,
ne de onlara karşı,
(Onlarla ortak ne’m olabilir? ya da onların yıkılışıyla?)
Ben, Mannahatta’da bu Devletler’in bütün kentlerinde,
içerlerde, kıyılarda,
Tarlalarda, ormanlarda, suları yarıp ilerleyen,
büyük küçük bütün teknelerde,
Sırtımı koca koca yapılara, kurallara, güvenilen kişilere,
düşüncelere dayamadan,
Arkadaşlığı öveceğim, bütün yüreklere arkadaş sevgisini sokacağım,
onu yerleşmiş bir inanç halinde getireceğim.

Çeviri: Memet Fuat

9 Ekim 2013 Çarşamba

Bak / Cemil Yüksel


bir bakışımdır şeklini veren
zeminden dengesini yitirmiş bir masanın
her ağırlıkta kendini ayarlayan ucuna
dudaklara, çırpan bir gök ucu sesine
sözcükleri aralayan ne varsa onlara
kitaplara anlatılara iç dökmelerine
geniş bir etraf yüzünden 
her türlü sessizliği yolculuklara saklayan
ayaklara durmadan suları anımsatan

bakışımdır görememeye de
çığ gibi düşen acılardan kaçmaya yürüyüşleri
tutunmamaya boğazın ve sesin gövdesine
hayvanlara bakıp bakıp yitirmeye anlamı
kaybolmaya bir gece de deli çığlıklarla ulumalarla
bir kurt olmaya varamamış korkulardan
iri bir yaban domuzu gibi vurulup kalmaktan
durmadan durmadan görememeye nişanlanan
bakışımdır yere düşmüş emzik gibi reddedilen

köşe başında, kan kir ve sövgüyle
bıçakla oyularak yeniden giydirilmiş bir park oturağının
öfkeden çıkara çıkara tomurcuklarını
bir kasapta dövülerek susturulmuş etlerin
ağrısıyla sızısıyla asitle yağan iyi görünmelerin
tam ortasında duran bir çınlama gibi
bakışımdır orda her şeyle yakalanmaya

duyar ve sonsuz tarifle
gelmiştir bütün göstermeleri 
bak orada 
orada işte
  bak orada da.

ne yuvarlansa dönse gidip gelse
açılıp kapansa gözlerindir
ondan yapılma.

İzafi Dergisinin Eylül-Ekim Sayısında Yayınlamıştır.


16 Ağustos 2013 Cuma

Ahmed Arif / Cemal Süreya

“Bir şair: Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken."

Hasretinden Prangalar Eskittim kitabıyla Ahmed Arif'in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arifin Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de mate­matik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler. Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerlerin kendi içinde, ye­ni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanaksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmekte­dir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulma­ları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir, diyo­rum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir "paza­rı" olan Ahmed Arif de bu arada bu durumundan fırlayıp oku­ra uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.
Ahmed Arif 1927'de doğdu. Diyarbakırlı. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında bir iki dergide göründü. O günlerde ken­disi Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde, Felsefe Bölümü'nde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkar­dığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hâkim görü­nüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyuboğlu'nun de “halk olarak sanat”"ın dolaylarında dolaşılmaya başla­nmıştı. Bütün gençler, bütün yeniyetmeler Orhan Veli'ye, Oktay Rifat'a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yal­nız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur. Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikte, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arka­daşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed Arif'i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile, Ga­rip'le gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur. (Garip'le gelen ve Yeni şiirin biçim özgürlüğüne ilişkin öneri ise, 1940'tan sonra yetişen bütün şairlerce benimsenmişti.)
Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlükler­den. Ovadan akan "büyük ve bereketli bir ırmak" gibidir. Uy­gardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları, "âsi" dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. "Daha deniz görmemiş" çocuklara adanmıştır. Kurdun ku­şun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğru­su bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillacının şiiridir. Karşı koymaktan çok boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zengin­liği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.
1959-1962 yılları arasında Ankara'daydım. Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Er­dost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de o günlerde Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11-12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sa­bahleyin, yürüye yürüye Kızılay'a kadar gidilir, orda ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık bir benzerlik vardır muhakkak; ama ko­nuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te rastlıyordum. Onun şiiri, konuşmasın­dan alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirinin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma "oral" (sözel) bir şi­irdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: Bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şii­rin elden çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arifin şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiçbir zaman söyleve düşmez. Bir duy­gu sağanağı, imgeler halinde, sıra sıra mısraları kurar. Ana dü­şünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirinin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçede destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En il­ginç çıkışını desek daha yerinde olacak. Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O, yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor; "tavukları birbirine karışan" insanları anlatı­yor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor. Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görü­yorsunuz.  Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının ye­rel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığı­yor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sul­tan Abdal'ı, Urfalı Nazif i, Köroğlu'na, Bedreddin'e götürüyor. Büyük bir sevgiyle bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; göz­lerinden öperek, çıldırasıya severek. Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığım, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerin o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına edildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı ta temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.
Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düze­nini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard'ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü dönemde de, ondan sonraki dönemde de, şiirinin temelinde yatan ana öğe, mısralarının kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbiriyle bağlanma bi­rimi sayesinde ipuçlarını hiçbir zaman saklamamıştır. Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. Hasretinden Prangalar Eskittim'de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra, imge onda sı­nırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gös­teriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanıl­maz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmakta­dır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arife özgü fizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmak­ta, ya da bütün çekidüzenini onlarda bulmaktadır.
Sözgelimi, "Otuz Üç Kurşun"da:
Yakışıklı
Hafif
İyi süvari
mısralarının; yine aynı şiirde:

Ve karaca sürüsü
Keklik takımı...
mısralarının böyle bir işlevi vardır.

Bu, Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim ça­lışmalarını akla getiriyorsa da aslında bu noktada iki şairin tu­tumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovski için, ritm, bir yerde, her şeydir; "şiirin temel gücünü" ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm, manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir. Ama aralarındaki asıl ayrım şurda sa­nırsam; Mayakovski'de ritm, bir bakıma, şiirin dışında bir yer­dedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da ya­tay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetler­sek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada "oral" niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiiri hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok yeni şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile Hasretinden Prangalar Eskittim, geç kalmış bir kitap değildir. Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir Hasretinden Prangalar Eskittim: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arifin şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların "aktüalite"siyle dolu­dur. "Künyesi çizileli" kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek te­ması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasaba­ların arasından tarihi kalın çizgilerle görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnız, "Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Be­benin Ninnisi"nde daha güncel bir tavır var (sanıyorum, en son yazdığı şiirdir bu). "Otuz Üç Kurşun"da da biraz öyle. Bir yer­de tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.
Hollanda'ya gittiğimde orda Van Gogh'un sarılarının kay­nağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda'daki coğrafyanın, yer­yüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları, Van Gogh'u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasında­ki böyle bir ilişki sanat yapıtının değerini artırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.
Aynı şekilde, Erzurum, Sivas toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindir­dikten sonra, Âşık Veysel'in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, her yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış «.ılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Âşık Veysel'in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif’in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan türünde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arifi okurken.

Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.
‘‘Dostuna yarasını gösterir gibi."
Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalı­nayak ve ayakları yanarak.

Hasretinden Prangalar Eskittim yayımlanana kadar çok kişi bilmiyordu Ahmed Arif’in şiirini. Hatta şöyle diyelim: onun şii­rini kendisinden yararlanan birkaç şair dışında pek izleyen ol­mamıştı. Hele okur kitleleri hiç bilmiyordu. Gerçi şiirlerini el­den ele dolaştıranlar, ezberleyip toplantılarda okuyanlar vardı, ama fazla değildi bunların sayısı. "Gizli şair" olarak kalmıştı şimdiye kadar. Bu yüzden hakkındaki bilgiler de kulaktan dol­ma ve yanlıştı. Sözgelimi geçenlerde Anadolu'da çıkan bir der­gide şiir üstüne bir inceleme yazmayı deneyen genç bir arka­daş, bu yazısında Ahmed Arif’ten de söz etmiş, ama 1940 şiirin­den önce yazmış bir şair olarak göstermişti. Yalnız bu arkadaş değil, bazı ad yapmış eleştirmenler de yanlış yargılarla baktılar ona. Belki de onun yapıtını istedikleri an yanıbaşlarında bula­madıkları için oldu bu. Sözgelimi Hüseyin Cöntürk, birkaç yıl önce Dönem dergisinde yazdığı bir yazıda Ahmed Arifi Orhan Veli akımının yedeğinde bir sanatçı olarak ele almış ve şöyle yargılamıştı: "Orhan Veli'yi iyi anlamış." Ahmed Arif’in şiiri için yapılabilecek en büyük yanlıştı bu. Aynı dergide Cöntürk'e karşılık vermiştim ben de* Sanırım Cöntürk'ün büyük yanlışı biraz da Ahmed Arif’in şiirini izleyebilme olanağını hemen hemen hiç bulamamış olmasından doğuyordu. Bir iki yerde rastladığı bir iki şiiri kendi ölçülerine göre yargılamak gereğini duymuştu belki de. Gerçi bir iki parçadan da bir şair üstüne aykırı düşmeyen yargılara varılabilir ya da varılabilmesi gerekli, ama neyse... Dergiler de, yayınevleri de her nedense uzak durdular Ahmed Arif’in şiirine. Kitabını yayımlamak için onunki ciddi bir temas arayanlarına son yıllara kadar rastlanmadı. Şiiri hakkındaki bilgisizlikten doğuyordu bu. Yaklaşanları da Ahmed Arif geri çeviriyordu. Nihayet, Bilgi Yayınevi bu işe girişti. Kutlarım bu yayınevini.


1969


12 Ağustos 2013 Pazartesi

Cinsellik ve Korku / Pascal Quignard

Orgazm, zevkin doruğu olarak betim­leniyordu; önce sıcak, sonra sürtünen, daha sonra çalkantı­lar içine giren, sonunda patlayan bir zevk. Bu zevk, yükse­len dalgaları doruğunda (erkeğin köpüğü oluşmadan) patlı­yor ve bu sayede insanın ölümlü teni, yeniden üreme gü­cüyle tanışıyor, toplumsal bedenin sürekliliğini sağlama yeteneğini kanıtlıyordu. Yunan ve Roma toplulukları, biyo­loji ile politikayı birbirinden ayırmıyordu. Beden, site, deniz, tarla, savaş, yapıt, aynı kısırlık riskini taşıyan, kendilerinden aynı doğurganlığın beklendiği tek bir canlılık biçi­mi ile yüz yüzeydi.
Erkeğin cinsel organı sertliğini sürekli koruyamaz. Er­kek, potentia ile impotenüa'nın kendince anlaşılmaz ve ira­de dışı art arda gelişine boyun eğmek zorundadır. Kimi za­man sönük penis, kimi zaman sertleşmiş phallos'tur (mentula ve fascinus). İşte bu yüzden iktidar bütünüyle erkeğe özgü bir sorundur; çünkü bu sorun onun kendine özgü kırıl­ganlığını ve bu konuda sürekli kaygı taşımasının kaynağı­nı oluşturur.
Boşalma zevke bağlı bir yitimdir. Bundan kaynakla­nan uyarılma yitimi ise hüzün kaynağıdır; çünkü bu, fışkır­makta olan kaynağın kuruması anlamına gelir. Bu hüznü Roma uygarlığı kadar hiçbir uygarlığın duymamış olduğu ileri sürülebilir. Tohum yitimi doğurganlığa yol açabilir; ne var ki bu doğurganlığın, membrum virile'nin vulva dışında o utandırıcı gevşemeye ve küçülmeye uğradığı anda algı­lanmasına olanak yoktur.
Erkeklik organı, vulva'nın içine fascinus olarak girer, oradan mentula olarak çıkar.
Erkeğin erkekliği zoolojik zevk içinde, insan bedeninin ölüm içinde yok oluşu gibi yok olur. Çünkü erkeğin (uir) en özlü benliği, hiçbir zaman onun kafasının içinde ya da yü­zünün çizgilerinde değildir: Benlik, beden kendini tehdit al­tında gördüğü anda erkeğin elinin gittiği yerdedir.
Zafer kazanarak yönetimi altına aldığı tüm halkların dinlerini kendi zaferiyle, kendi 'inancıyla' bağdaştırıp gide­rek daha yayılmacı hale gelen bir dine, giderek daha uğur­suz hale gelen bir korku egemen oluyordu. Büyülerle ilgili birçok jesti, hareketi kullanan Romalılar, kem gözleri kov­mak ya da ludibrium'un alaycılığına başvurarak etkisiz kılmak için, o büyüyü 'sahibine geri çevirmek' için bu kez apotropaion'a başvurur oldular; Perseus'un, Medusa'nın ba­kışından kurtulmak için kalkanını kullanması gibi. Apotropaion Yunanca'da, taşıdığı ürkütücü (terribilis) nitelik yü­zünden insanlarda aynı zamanda hem gülme, hem korku duygusu uyandıran kötülüğü kovan resim ya da heykelcik anlamına gelir. Fascinum (yapay fascinus) bir baskanion'dur (insanı kemgöze karşı koruyan bir kılıf, bir prezervatif). Plutharkos, cinsel organ biçimli nazarlıkların, büyü yapmak isteyenin (fascinator) bakışlarını üzerine çekerek bu bakışların kurbanın üzerine dikilmesini engellediğini yazar. Müzelerde sergilenen nazarlıkların, müstehcen kü­pelerin, kemerlerin, gerdanlıkların, arkeolojik kazılarda bulunan, her biri Priapos biçimli, altından, fildişinden, taş­tan, bronzdan yapılmış çirkin cüce heykelciklerinin inanıl­maz ölçüde çok olması, bu inanıştan kaynaklanır. Gergin tutulan ortaparmak (digitus impudicus; el parmaklarının, yukarı doğru dik tutulan orta parmak, mesos dactylos dışın­da yumulması, en büyük küfürdü), fica'yı canlandıran (baş­parmağın ucunun işaret ve orta parmak arasından geçiril­mesi) nazarlıklar, cinsel organ biçiminde masa ayakları, lamba ayakları, bunlardan başka bronzdan ya da başka me­talden yapılmış tintinnabulum'lar (üzerine küçük çanlar yerleştirilmiş, kemere, parmağa, kulağa, direklere, ayaklı lambalara, üç ayaklı nesnelere takılan fascînuslar) da ben­zeri inanışın örnekleridir. İnsan bedeninin bu özelliği en çok taşıyan tek uzvu, erkeğin penisidir; bunun ardından er-bezi torbası, daha sonra da yeterince dolgunsa kadınların göğüsleri ve kalçaları gelir. Bu bakımdan, bedenin cinsel istek uyandıran bölümleri, yani titreşerek cinsel isteği kamçılayan bölümleri aracılığıyla ilgi ve istek duyulan şey, insanın cinselliğidir. Bedenimizin dışında, uzantı olarak yer alan ve gözle görülür değişimlere uğrayan bu biçimler, bu yüzden bedenin en çok korunan bölümleridir. Eski Roma'daki kadınların, İmparatorluk dönemi Roması'nda oldu­ğu gibi, göğüslerini bandajla sıkıştırması, bu sakınma sap­lantısının kanıtlarını sergiler. Yunanca'da strophion adı verilen sutyen, Latince'de fascia sözcüğü ile karşılanır, do­layısıyla erkeklerin fascinum'u ile bağlantılıdır. Bu amaçla kullanılan dikişsiz bezin altına, göğüsleri sıkıştıran, sığır derisinden yapılmış ince bantlar gizleniyordu. Kadın göğ­sünü gösteren erotik resimlere ender rastlanır. Tacitus (XV, 57), Pison'un komplosu ile karşı karşıya kalan Epicharis'i, fascia'sını kendini boğmak için çıkarırken can­landırır.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Var Olmanın Gücü / Eckhart Tolle

İNSAN ZİHNİNE SAHİP BİR ÖRDEK
Şimdi’nin Gücü adlı kitabımda, iki ördek kavga ettiğinde – ki hiç uzun sürmez – bir süre sonra ayrıldıklarını ve farklı yönlere doğru uçtuklarını belirtmiştim. Sonra her iki ördek de kanatlarını birkaç kez güçlü bir şekilde çırparlar ve böylece kavga sırasında topladıkları enerjiyi atarlar. Kanatlarını çırptıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi huzurlu bir şekilde süzülürler.
Eğer ördekler insan zihnine sahip olsalardı, kavgayı düşüncelerinde canlı tutar, hikâyeler kurarlardı. Bir ör­değin hikâyesi muhtemelen şöyle olurdu: "Az önce yap­tığı şeye inanamıyorum. On santim yanıma yaklaştı. Sanki gölün sahibi oymuş gibi davranıyor. Özel alanıma hiç saygısı yok. Ona bir daha asla güvenmeyeceğim. Bir daha sefere beni kızdırmak için başka bir şey yapacak. Şimdiden komplo planlamaya başladığından eminim. Ama buna daha fazla izin vermeyeceğim. Bir daha sefe­re ona unutamayacağı bir ders vereceğim." Böylelikle, zihin bir sürü hikâyeler kurup durur ve aradan günler, aylar ve hatta yıllar geçmesine rağmen, öfke ilk günkü gibi devam eder. Vücuda gelince; düşüncelerde kavga hâlâ devam ettiği ve vücut da gerçekle düşünceler ara­sındaki farkı bilemediği için, bütün düşüncelerin yarat­tığı bütün duygulara karşılık enerji üreterek tepki verir ve bu da daha fazla düşünceye yol açar. Bu, egonun duygusal düşünce süreci haline gelir. Bir insan zihni ol­saydı, ördeğin hayatının ne kadar karmaşık bir hal ala­bileceğini görüyor musunuz? Ama ne yazık ki çoğu in­san sürekli bu şekilde yaşıyor. Hiçbir durum ya da olay gerçekten bitmiyor. Zihin ve zihin ürünü "ben ve hikâ­yem" sürekli devam ediyor.
Bizler, yolunu kaybetmiş bir canlı türüyüz. Her do­ğal şeyin, her çiçeğin ya da ağacın ve her hayvanın, bi­ze öğretecek önemli dersleri var. Tek yapmamız gereken, durup bakmak ve dinlemek. Ördeğin bize verdiği ders şudur: Kanatlarını çırp - yani "hikâyeyi bırak" - ve tek güç yerine geri dön: Şimdiye!

GEÇMİŞİ BERABERİNDE TAŞIMAK
İnsan zihninin geçmişi bırakmak konusundaki becerik­sizliği ya da isteksizliği, Tanzan ve Ekido adında, şiddet­li yağmurlardan sonra oldukça çamurlu bir hale gelmiş olan toprak kır yolunda yürüyen iki Zen rahibinin hikâ­yesinde güzel bir şekilde örneklenmektedir. Bir köyün yakınından geçerlerken, yolun karşı tarafına geçmeye çalışan genç bir kadın görürler. Çamur çok derin olduğu için, kadın üzerindeki ipek kimonoyu berbat etmeden karşı tarafa geçemeyecektir. Tanzan hiç tereddüt etme­den kadını kucağına alıp yolun karşı tarafına geçirir.
Sonrasında rahipler sessizce yollarına devam eder­ler. Beş saat sonra, yaşadıkları tapınağa yaklaşırlar­ken, Ekido daha fazla kendini tutamayarak Tanzan'a döner. "Neden kızı yolun karşı tarafına geçirdin?" diye sorar. "Biz rahiplerin bu tür şeyler yapmaması gerekir."
"Ben kızı saatler önce bırakmıştım," der Tanzan. "Sen hâlâ taşıyor musun?"
Şimdi birinin sürekli Ekido gibi hoşuna gitmeyen olay veya durumları zihninde taşıyarak ve düşünce üstüne düşünce biriktirerek yaşadığını düşünürseniz, ge­zegendeki insanların çoğunun nasıl yaşadığıyla ilgili bir fikir edinmiş olursunuz. Zihinlerinde taşıdıkları yükün ağırlığına bakar mısınız?
Geçmiş, anılar olarak içinizde yaşar ama anıların kendileri sorun değildir. Aslını söylemek gerekirse, geç­mişten ve geçmiş hatalarımızdan ancak anılarımızı ha­tırlayarak ders alabiliriz. Ancak anılar, yani geçmişle il­gili düşünceler sizi tamamen ele geçirdikleri ve benlik duygunuzun bir parçası haline geldikleri zaman bir so­run, bir yük oluştururlar. Bu olduğunda, geçmişle şart­lanmış olan kişiliğiniz, hapishaneniz haline gelir. Anıla­rınızda bir benlik duygusu vardır ve hikâyeniz kendini­zi algılama biçiminiz haline gelir. Bu "küçük ben" aslın­da zamana ve biçime bağlı olmayan varlığınız olarak gerçek kimliğinizi gölgeler.
Geçmişinizde sadece zihinsel değil, aynı zamanda duygusal anılar da vardır; eski duygular, sürekli olarak yeniden yaşanır. Hoşnutsuzluğunu beş saat boyunca düşünceleriyle besleyerek taşıyan rahip gibi, çoğu insan büyük miktarda fazladan bagaj taşırlar. Kendilerini kırgınlıklar, pişmanlıklar, düşmanlıklar ve suçluluk duygusuyla sınırlarlar. Duygusal düşünce sistemleri, benliklerinin bir parçası haline gelir ve böylece, kimlik­lerini güçlendirmek için eski duygulara tutunmayı öğ­renirler insan eski duyguları sürdürme eğiliminde olduğun­dan, neredeyse herkes, eski duygusal açılarıyla kendi etrafında bir enerji alanı örer ki ben buna "acı beden diyorum.
Öte yandan, zaten sahip olduğumuz acı bedeni daha da büyütmekten vazgeçebiliriz. Kanatlarımızı çırpar - mecazi anlamda elbette - ve zihinsel olarak geçmişte yaşamaktan vazgeçerek, eski duyguları biriktirmekten ve beraberimizde sürüklemekten kendimizi kurtarabiliriz. Olayları veya durumları zihnimizde canlı tutmamayı, zihinsel film yönetmenliğini sürdürmek yerine dikkatimizi şu ana çevirmeyi öğrenebiliriz. O zaman düşüncelerimiz ve duygularımız yerine, Varlığımız kimliğimiz haline gelir.
         Geçmişte, sizi şimdide yaşamaktan alıkoyabilecek hiçbir şey olmadı; eğer geçmişin sizi şimdide yaşamaktan alıkoyacak gücü yoksa, başka ne gücü olabilir ki?

28 Haziran 2013 Cuma

Öteki / Cemil Yüksel


geldim, bir bıçağın saplandığı yerden
yerinden oynatıldıkça kan sızdıran
yakınmadan, önemsiz suçlanışlarla
baka durulmuş bir gizlenmeye.
bir ergen küfründe bir öğle sonrası
kimselerin sezmediği özetlerden sürgün

önce sesi öğrenmiş gibi bir sancıdan
dolanmış dilin zorlu, kem
nehirlere akışı kesik çığlıklarıyla
unutuşlara basılmış müjdeleri
almış gibi sakinliğe sarılı kırlardan.
gecesi gündüzü belli olmayan
ağzıma sıkışmış bir patlama
daha belli etmeden yerini
bir kez daha kesiklendi karnımın üstü

bir Türkçe daha doğdu giyiniksiz, ayıplı
uyandıkça uyarılmış bir dirlikten
bir o kadar da kudret helvası
ve bıldırcın yokluğunda

sürüklenerek götürülmüş bir dize
şiirin hükmü tamamlansın diye saçlarından
sırf bunun için aşka uzatılmış bir el
yakalamış gibi gelip geçmemi bir yolculuktan.

2009

15 Mayıs 2013 Çarşamba

Chuang Tzu



Balık ağının amacı balık yakalamaktır
Ve balık yakalandığında,
Ağ unutulur

Kelimelerin amacı
Fikirleri iletmektir
Fikirler kavrandığında,
Kelimeler unutulur.

Nerede bulabilirim
Kelimeleri unutmuş bir insanı?
O insanla
Konuşmak isterim.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Horozdan Korkan Oğlan / Metin Eloğlu



Kapı çalındığında ben belki uyumuşum
Belki azıcık bahçe dikiyorum bir saksıya
Şimdi yaz bahar ayı, kim kime kanıksıya
Evet, evliyim bir çocukluyum

Hayınlığı debreşti miydi bu kedinin
Çolak bir pençe içimi tırmalıyor
Elimi cebime sokuyorum, batıyor
Ucu, paslı bir iğnenin

Kardeşim, tavanda bile o sinsi ayakları
Hırsızlama bir duyarlık soluğumu kesen
Gök bile kuşladı ama hanimiş sen
Yoldukça üredi şeytan tırnakları

Hani İstanbul´u bu evin, hani zurnabalığı
Üç pencere ölüsünde bir daracık Üsküdar
O babacan acıkmıya varıyorum daradar
Sofrada bir tutam çamurlu hindibalığı

Saframı kabartan birşey var kapı zilinde
Tam o kez yumurtluyor gözümün sinekleri
Hele o ham salılar, o haziran kökleri
Büyümüş gibi kendi dizidibinde

Ömründe hiç insan görmedi mi ne
Nedir o kuyulara iğliği, damlara tırmanığı
Kanamış ibiğinden oğlanların ürktüğü
Horozlar eşiniyor zincirleme

Merdivene çömel de bak, cumbaya uzan
Gün battı çivileme
Sen açarsın kapıyı, daha gelmedi dersin
Yalan mı, her ikindi uğramam eve


3 Mayıs 2013 Cuma

Boş Kayık / Osho


 Önsöz
-Osho, bir-iki günlüğüne burada olduğum için öğretini kısaca özetlemeni rica ediyorum.
Bu imkânsız. Her şeyden önce benim özetlenecek bir öğre­tim yok. Ben öğretmen değilim, ben bir mevcudiyetim. Benim dini bir öğretim yok. Sana on emir veremem - şunu yap, bunu yapma.
Üstelik bugün söylediğim bir şeye yarın karşı çıkabilirim - çünkü yalnızca içinde bulunduğum âna karşı sorumluyum. Dün söylediğim her neyse, bugün artık ona karşı hiçbir bağım olmayabilir. Söylediğim anda ondan kurtulmuş olurum. Artık onu dert etmeyeceğim, dönüp ona bir daha bakmayacağım. Sana şu anda söylediğim her neyse, tam şu anda doğru; yarın ona bağlı kalmayacağım. Yarın ne getiriyorsa onu söyleye­ceğim. Eğer söylediklerim çelişiyorsa, ben kim oluyorum da onları tutarlı hale getiriyorum? Ben kendi adıma hiçbir çaba sarf etmem.
Benim bağlılığım ânadır. Asla geçmişe bağlı değilim. Bir nehir gibiyim: Yarın nerede olacağımı kimse bilemez, ben bile. Şaşırabilirsin, ben de şaşırabilirim.
Bu soruyu soran Akirema adını verdiğim -Amerika’nın tersten okunuşu- kıtadan geliyor olmalı. Amerika karman çorman. Her şey karmakarışık. İnsanlar öyle bir telaş içinde ki, sabrın zorunlu olduğu, telaşa getiremeyeceğin birkaç şeyin varlığını unuttular.
Hakikate böyle bir telaş içindeyken ulaşamazsın. Hakika­tin temel koşulu sabırdır. Hazır kahve gibi olmaz ve teneke kutularda paketlenmiş olarak gelmez. Hazır gelmez. Hakikat birisinin sana verebileceği bir eşya değildir. Senin içinde gelişir.
Öğretmen değil mevcudiyet olduğumu söylediğimde kastet tiğim şey bu. Eğer buradaysan, içinde bir şey gelişebilir. “Belki” diyorum, çünkü bu sana bağlı. Ben buradayım. Beni almaya hazırsan, içinde bir şey büyümeye başlayacak. Bir çocuğun genç bir erkek olması gibi. Evet, hakikat böyledir. Sahte kişilik düşer, gerçek varlık doğar. Bir çocuğun genç bir erkek olması, genç bir erkeğin yaşlanması gibi. Süreci hızlandırmanın yolu yoktur. Bir çocuğu bir gecede, bir-iki günde çabucak büyütemezsin. Zaman alacaktır. Zaman alması da iyi zaten, çünkü olaylar ancak zamanla oturur.
Hayır, bunu yapamam, özetleyemem. Bir öğretim yok. Olsaydı bile özetleyemezdim, çünkü bir şeyi ne kadar özetler­sen canlılığından o kadar yitirir. Sevgi uçsuz bucaksızdır, yaşam uçsuz bucaksızdır; kural sınırlıdır. Yöntem özetlenebilir; sevgi özetlenemez. Yöntem tanımlıdır ama yaşam aşkındır. Yaşamı özetleyemezsin; yöntemi özetleyebilirsin. Ben yaşamım. Beni özetlemenin yolu yok.
Ve hâlâ canlı olduğum için özetlediğin her şeyi yarın yerle bir edeceğim.
Özetlediğin zaman olaylar giderek anlamsızlaşır.
Canlı hiçbir şeyi asla özetleme. Ölüp gittiğimde insanlar özetleyecek. Ben de başlarına dert olacağım. Kolay bir iş olmayacak. Kafayı yiyecekler. Beni özetlemek zor olacak.
Her zaman böyle oldu. Buddha’yı özetleyemezsin. Özetle­meler yüzünden bir sürü okul ortaya çıktı. Buddha öldü, o zaman bir soru vardı. İnsanlar özetlemek istediler. Adam kırk yıldır öğretiyor -sabah, öğlen, akşam- kırk yıldır. Çok konuş­muş, pek çok şey söylemiş ve şimdi gittiğine göre özetlenmesi gerekiyordu.
Hakikat eşyaya benzemez. Bana geldiğinde, eğer benim hakikatimin ne olduğunu gerçekten bilmek istiyorsan, burada olmak zorunda kalacaksın. Benim hakikatim sana ancak ben de senin hakikatini öğrendiğim zaman ifade edilebilir. Ben seni öğrendiğim zaman ve sen de beni öğrendiğinde, işaret o buluşmada olacak. O sana verilemez. Sen onu almak zorunda kalacaksın ve onun için hazırlanman gerekecek. Çok rahat bir varlık haline gelmek zorunda kalacaksın. Beni sünger gibi çekmen ve kalbinin derinliklerine gömülmeme izin vermen gerekecek.