19 Şubat 2014 Çarşamba

Çocuklar'a Dair / Halil Cibran

.

Ve bir bebeği bağrına basmış bir kadın
dedi: Konuş bizlere Çocuklar’a dair.
Ve o dedi:
Çocuklarınız sizin çocuklarınız değildir.
Onlar Hayat’ın kendine duyduğu hasretin
oğulları ve kızlarıdır.
Onlar sizin vasıtanızla gelirler fakat sizden değiller,
Ve gerçi sizinledirler, ama size ait değiller.

Onlara sevginizi verebilirsiniz, ama
düşüncelerinizi değil,
Zira onların kendi düşünceleri var.
Onların bedenlerini barındırabilirsiniz,
ama ruhlarını değil,
Zira onların ruhları yarının hanesini
mesken tutmuştur, sizin ziyaret
edemeyeceğiniz, rüyalarınızda bile.
Onlar gibi olmaya gayret edebilirsiniz,
ama onları kendinize benzetmeye kalkmayın.
Zira hayat geriye doğru gitmez, ne de
oyalanır dünle.

Sizler yaylarsınız, çocuklarınızın diri oklar
misali ileriye fırlatıldığı.
Kemankeş, sonsuzun yolu üzerindeki
nişangâhı görür ve Kendi kudretiyle sizi gerer,
Kendi okları gidebilsin diye hızlı ve ırağa.
Bırakın, Kemankeş’in elinde gerilişiniz
Memnuniyetle olsun;
Zira O, süzülen oku sevdiği kadar
muhkem olan yayı da sever.

31 Ocak 2014 Cuma

Halil Cibran / Osho


    Halil Cibran saf bir müziktir. Sadece şiir tarafından bazı zamanlar ama sadece bazı zamanlar anlaşılabilecek bir gizemdir. Yüzyıllar boyunca birçok büyük insan var oldu ama Halil Cibran kendi başı­na bir kategori olarak kaldı. Gelecekte bile insan kalbinin ve bizi saran bilinmezin bu kadar derinlerine ulaşabilecek içgörüye sahip başka bir insanın dünyaya gelme olasılığı olduğuna inanamam.
O olanaksız şeyler başardı, insan dilinin bilmediği en az bir­kaç tane yeni kavramı ortaya çıkardı. İnsanlığın dilini ve bilincini başka hiçbir insanın yapmadığı kadar geliştirdi. Bütün mistikler, bütün şairler ve bütün yaratıcı ruhlar bir araya geldiler ve içlerini Halil Cibran’a döktüler.
O her ne kadar insanlara ulaşmakta son derece başarılı da olsa, bunun yine de gerçeğin tamamı olmadığını ve ona dair çok küçük bir yansıma olduğunu hissediyordu. Ama bu gerçeğe dair bu küçük yansımalar seni sonsuz olana, mutlak olana ve evrensel olana yönlendiren bir hac yolculuğunun başlangıcıdır.
Bir diğer güzel insan, Claude Bragdon da Halil Cibran ile ilgili şöyle birkaç güzel şey söyledi: “Onun gücü ruhsal yaşama dair büyük bir kaynaktan geliyor. Eğer böyle olmasaydı o bu kadar evrensel ve kudretli olamazdı. Ama bu kaynaktan gelenlerin üzerine giydirdiği dilin yüceliği ve güzelliği tamamen ona aittir." Aynı fikirde olmasam bile Bragdon’un bu ifadesini her zaman çok beğenmişimdir.
İnsanın güzel bir çiçekle aynı fikirde olması gerekmez, insanın yıldızlarla dolu gökyüzüyle aynı fikirde olması gerekmez. Ama yine de ona değer verebilir. Anlaşmak ve değer vermek arasında net bir ayrım yapıyorum. Ve bir insan eğer bu ayrımı yapabilirse uygar sayılır. Ama eğer bu ayrımı yapamıyorsa hâlâ ilkel ve uygar­lıktan uzak bir bilinç hali içindedir.
Onunla bir açıdan da aynı fikirdeyim. Çünkü Bragdon’un söy­lediği her şey güzeldir ve bu nedenle onlara değer veririm. Ama aynı fikirde olamam çünkü onun söylediği her şey birer tahmin­den ibarettir ve onun kendi deneyimi değildir.
Ne söylemiş olduğuna dikkat ettin mi? O diyor ki, “Onun gücü ruhsal yaşama dair büyük bir kaynaktan geliyor. Eğer böyle olma­saydı o bu kadar evrensel ve kudretli olamazdı.” Bu akıl yürüt­meye, mantığa dayanan ama deneyime dayalı olmayan bir şey. O, Halil Cibran aracılığıyla zihin tarafından kavranamayacak bir şeylerin geldiğini hissediyor ama emin değil ve olamaz da. Çünkü bu onun deneyimi değil. O sadece her sözcüğü başlı başına bir şiir gibi olan güzel bir ifade tarzından oldukça etkilenmiş durumda. Kendisi onun tadına bakmış değil. Halil Cibran’ı seviyor ama onu yaşamış değil.
Halil Cibran gerçekten büyük bir şair. Hatta belki de dünya üzerine gelmiş olan şairlerin en büyüğüdür. Ama o bir mistik değil. Bir şair ile bir mistik arasında son derece büyük bir fark vardır. Şair bir süreliğine kendini mistiğin de içinde bulunduğu o boşlukta bulur. Bu ender anlarda üzerine gül yapraklan dökülür. Nadiren olmakla birlikte neredeyse bir Gautama Buda gibi hisse­der. Ama unutma! "Neredeyse" diyorum.
Bu ender anlar gelir ve giderler. Şair bu anların efendisi değil­dir. Onlar bir rüzgâr gibi ya da bir koku gibi gelirler ve şair onların farkına vardığı anda çoktan gitmiş olurlar.
Bir şairin dehası işte bu anlarda bazı sözcükleri yakalayabilme­sinde yatar. Bu anlar senin yaşamında da ortaya çıkarlar. Onlar varoluşun bedelsiz armağanlarıdır. Başka bir deyişle bu yansıma­lar seni bir arayışa çıkman için kışkırtırlar. Bu arayış sırasında öyle bir an gelir ki bu boşluk senin yaşamının, kanının, kemiklerinin, iliğinin bizzat kendisi olur. Onu solursun ve nabzında o atar. İstesen bile onu yitirmeyi başaramazsın.
Şair birkaç kısa an için mistiktir ve mistik sonsuza kadar bir şairdir.
Ama bu durum şimdiye dek kimsenin çözememiş olduğu zor bir soruyu ortaya çıkarır.
Benim ona mütevazı bir yanıtım var. Bu soru dünyanın her yerinde binlerce kez soruldu: "Eğer şairler sadece belli yansı­malara ulaşabilmelerine rağmen bu kadar fazla güzellik ve şiir yaratabiliyorlarsa ve sözcükler onlar tarafından dokunuldukla­rında canlı hale geliyorlarsa, mistikler neden onlara benzer şiirler üretemiyorlar?" Bir günde yirmi dört saat var ve onlar gece gün­düz bu yaratıcı ruh halindeler ama onların sözleri aynı güzelliği taşımıyor. Gautama Buda’nın ve Mesih İsa’nın sözleri bile Halil Cibran’ın, Mikhail Naimy’nin ve Rabindranath Tagore’un sözle­rinin karşısında sönük kalıyorlar. Bu gerçekten çok garip. Çünkü şairler sadece belli anları yaşamalarına rağmen bu kadar çok şey yaratabiliyorlar. Peki ya evrensel bilince hem uyanıkken hem de uyurken sürekli açık olan mistikler? Burada olan şey nedir? Neden onların arasından başka Halil Cibranlar çıkmıyor? Kimse buna yanıt vermedi.
Benim deneyimime göre, eğer bir dilenci bir altın madeni bulursa şarkı söyleyip dans edecektir ve sevinçten çıldıracaktır. Ama bir imparator böyle yapmaz.
Şair arada bir imparator olur. Ama sadece arada bir. Bu nedenle onu sürekli gerçekleşen bir şey olarak göremez. Ama mistik evrensel bilinçle sadece bir an için birleşmiş değildir. O tamamen o bilinçle bir olmuş haldedir ve bu birleşmenin artık geriye döndürülmesi imkânsızdır.
Bu küçük yansımalar belki sözcüklere dökülebilirler çünkü onlar sadece çiy damlalarıdır. Ama mistik, bir okyanusa dönüş­müş durumdadır. Bu nedenle sessizlik onun şarkısı haline gelir. Bütün sözcükler yetersiz görünür ve hiçbir şey onun deneyiminin söze dökülmesini sağlayamaz. Okyanus o kadar büyüktür ki o her an onunla birdir ve doğal olarak ayrı bir varlık olduğunu unutur.
Yaratmak için, yaratacağın yerde olmalısın. Şarkı söylemek için söyleyeceğin yerde olmalısın. Ama mistiğin kendisi artık bir şarkı haline gelmiş haldedir. Onun varlığı bir şiirdir. Onu yazamaz­sın, onu boyayamazsın. Onu sadece içebilirsin.
Bir şairle iletişim kurmak kendine özgü bir olay ama bir mistik ile aynı yerde bulunmak tamamen farklı bir şey. Şairlerle başla­mak iyidir çünkü çiy damlalarını sindiremiyorsan, okyanus senin için uygun değil demektir. Ya da daha doğru bir ifadeyle, sen okyanusa uygun değilsin. Senin için çiy damlaları bile büyük bir okyanus gibi görünüyor.
Gerçek ressam kendi resimlerinin içinde çözünür ve gerçek şair kendi şiirlerinin içinde yok olur. Ama yaratıcılığın bu tarzı mis­tiğe aittir. Mistik kendi yaratıcılığı içinde gözden kaybolduğu için onun resmini ya da şiirini imzalamaya ihtiyacı yoktur. Şairler bunu yapabilir. Çünkü bir an için pencere açılır ve onlar öteleri görürler ve sonra pencere kapanır.
Halil Cibran neredeyse otuz tane kitap yazdı. Bunlar arasında ilk kitabı olan Peygamber bir mücevher gibidir, diğerleri berbattır. Bu garip bir fenomen. Bu adama ne oldu? O, Peygamber’i yazdığı zaman gençti. Yirmi bir yaşındaydı, insan zaman geçtikçe daha fazlasının gelmesini bekler. O da bunu sağlamak için çok çalış­tı. Bütün yaşamı boyunca yazdı ama hiçbir eseri Peygamber’in güzelliğine ve gerçeğine yaklaşamadı bile. Belki de pencere yeni­den açılmadı.
Bir şair kazara mistik olmuş kişidir. Durum tamamen kazadan ibarettir. Bir rüzgâr sana kendiliğinden ulaşır, onu sen ürete­mezsin. O da dünya çapında ün kazandığı için -çünkü ilk kitabı dünyanın bütün dillerine çevrilen belki de ilk kitaptı- daha iyi bir şeyler yapmaya çalıştı. İşte tam da orada başarısız oldu. Ona şu basit gerçeği söyleyecek biriyle karşılaşmamış olması talihsizlik:
"Peygamber'i yazarken hiç zorlanmadın. O kendiliğinden oldu. Ama şimdi onu yapmaya çalışıyorsun.”
O sadece gerçekleşti. O senin çabanın ürünü değildi. Sen onun aracı oldun. O sana ait olan bir şey değil. O tıpkı bir çocuğun annesinden doğması gibiydi. Anne çocuğu yaratamaz, o sadece bir geçittir. Peygamber de sana, senin çalışmana ve zekâna bağlı olmayan az sayıdaki kitaptan biri. Onlar sadece sen yokken ve onlara gerçekleşmeleri için izin vermişken, onların yollarına çık- mıyorken ortaya çıkarlar. Böyle bir durumda sen ona müdahale etmeyecek kadar rahat olursun.
O çok az rastlanan türde bir kitaptır. Onun içinde Halil Cibran'ı bulamayacaksın. Kitabın güzelliği de burada zaten. O, evrene kendisi üzerinden akması için izin verdi. O sadece bir medyum ya da bir geçit gibiydi. Tıpkı flütü çalan kişiye engel olmayan boş bir bambu gibiydi.
Benim deneyimime göre, Peygamber gibi kitaplar senin sözde kutsal kitaplarından daha kutsaldır. Bu kitaplar kendilerine özgü bir kutsallığa sahip oldukları için kendi çevrelerinde bir din yarat­mazlar. Onlar sana hiçbir ibadet şekli vermezler. Hiçbir disiplin ya da emir vermezler. Onlar sana sadece kendi başlarına gelen deneyimin yansımalarını görebilmen için izin verirler.
Deneyimin tamamı sözcüklere dökülemez ama ona dair bir şeylerden bahsedilebilir. Belki gülün tamamı değil ama birkaç yaprağı... Yaprakları gülün var olduğuna dair yeterli kanıt oluştu­rur. Şimdi penceren açıldı ve rüzgâr içeri bazen bu yapraklardan getirebilir.
Senin varlığına rüzgâr aracılığıyla gelen bu yapraklar bilinme­yene davettirler. Tanrı seni uzun bir hac yolculuğuna çağırıyor. Bu yolculuk yapılmadığı sürece anlamsızlık içinde kalacaksın. Sürük­lenip duracak ve gerçek bir yaşam süremeyeceksin. Kalbinden kahkahalar yükselemeyecek.
Halil Cibran kendi adını gizliyordu ve Almustafa takma adını kullanıyordu. Almustafa peygamberdir. Halil Cibran, Almustafa adı altında mistisizmin temellerini verir. O herhangi bir dini övmez, dinin kendisini över.
Almustafa sadece bir ad. Onun aracılığıyla konuşan kişi Halil Cibran. Bunun bir nedeni var. O doğrudan kendi adı altında da konuşabilirdi. Arada Almustafa'nın bulunmasına gerek yoktu. Ama söyledikleri dindarlığın temellerini anlatsa da, Halil Cibran bir din yaratmak istemedi. Ve bunun gerçekleşmesini engellemek istedi. Çünkü insanlar dinler adına birçok insanlık dışı işler ve kat­liamlar gerçekleştirdiler.
Milyonlarca insan öldürüldü. Binlercesi diri diri yakıldı. Bir din organize ve kristalize hale gelirse yaşamda değerli olan her şey için tehlike oluşturmaya başlar. Bundan sonra o artık Tanrı'nın yolu olamaz ve sadece savaş için bir bahaneye dönüşür.
Halil Cibran kendini Almustafa'nın arkasına sakladı ve böylece insanlar ona tapınmadılar ve bu sayede çirkin geçmiş devam etti­rilmedi. Söylemek istediğini doğrudan söylemek yerine “Almus­tafa" adlı bir alet yarattı. Almustafa sayesinde yazdığı kitap bir kutsal kitap muamelesi görmedi. Ama buna rağmen o kitap dünyadaki en kutsal kitaplardan biridir. Onunla karşılaştırıldıkları zaman bütün diğer kutsal kitaplar kutsallıktan uzak görünürler.
O Almustafa’yı yaratarak kitabının kurgusal bir eser ve bir şiir gibi kabul görmesini sağladı. Bu onun şefkati ve büyüklüğüdür. Bütün kutsal yazıtlara bak, onların hiçbirinde tıpkı bir ok gibi doğrudan kalbine gidecek kadar canlı sözcükler bulamazsın. Hatta insanlıktan uzak olan ve kutsal kitaplarda yer almaması gereken birçok şey bulursun. Ama insan çok kördür ve sadece Almustafa adı altındaki küçük bir kurgu sayesinde şu çok temel gerçeği unutur: Böyle bir kitapta yazılan gerçekler, sen onları deneyimlemediğin sürece ve onlar sana ait deneyimler olmadığı sürece anlatılamaz.



23 Ocak 2014 Perşembe

Yatağından Düşen Adam / Oliver Sacks

Uzun yıllar önce, bir tıp öğrencisiyken, kafası oldukça karışmış bir hemşire beni telefonla arayarak şu garip hikâyeyi anlatmıştı; o sa­bah hastaneye yatırılmış genç bir hastaları vardı. Bu genç erkek hasta, gün boyunca çok hoş ve normal davranmıştı hatta ufak bir şekerlemeden uyanana kadar her şey yolunda gözüküyordu. Uyandıktan sonra heyecanlı ve garip olduğunu fark etmişlerdi. En azından hasta kendinde değildi. Bir şekilde yatağından düşmüştü, yerde oturuyor, bağırıyor ve yatağına girmeyi reddediyordu. Lüt­fen gelip neler olup bittiğine bir bakabilir miydim?
Hastaneye vardığımda hastayı yatağının yanında, yerde, bir ayağına bakarken buldum. Yüzündeki ifadeden, kızgınlık, telaş, şaşkınlık ve üzüntü okunuyordu. Yatağına dönüp dönmeyeceğini bunun için yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. Bütün bu önerilerden rahatsız olarak kafasını "hayır" anlamında salladı. Ye­re çömelerek hastalığıma ilgili tarihçeyi aldım. Bazı testleri yaptırt­mak için bu sabah geldiğini söyledi. Hiçbir şikâyeti yoktu fakat nörologlar sol ayağının "tembel" olduğunu -bu kelimeyi kullan­mışlardı- söylemişler, o da gelmesi gerektiğini düşünmüştü. Gün boyunca kendini gayet iyi hissetmiş, akşama doğru da uykuya dalmıştı. Kalktığında, yatağının içinde hareket edene kadar da iyi hissetmeye devam etmişti. Sonra söylediğine göre yatağının içinde "birinin bacağını", o çok garip insan bacağını, o korkunç şeyi bul­muştu.
İlk anda büyük bir şaşkınlık ve iğrenmeyle birlikte donup kal­mıştı. Bugüne kadar ne böylesine olağanüstü bir şeyi hayal etmiş, ne de yaşamıştı. Bu ayağı çok garip ve farklı hissetmişti. Mükemmel bir biçime sahip olmasına rağmen farklı ve soğuktu. Bu nokta­da aklıma bir fikir geldi. Neler olduğunun şimdi farkına varmıştı. Bu tümüyle bir şakaydı. Canavarca, uygunsuz ama çok orijinal bir şakaydı. Yılbaşı akşamıydı ve herkes eğleniyordu. Çalışanların ya­rısı sarhoştu. Herkes birbiriyle eğleniyor, çılgınca şakalar yapıyor­du. Ortalık tam bir karnaval havasındaydı. Açıkça görünen oydu ki korkunç ve garip bir şaka anlayışına sahip olan hemşirenin biri­si otopsi odasından kesik bir bacak çalmış, o derin uykudayken yatağının içine şaka olsun diye bırakmıştı. Bu açıklamadan dolayı içi rahatlamıştı ama bu şaka da eşek şakasıydı ve o lanet olası şeyi yatağından dışarıya fırlatmıştı.
Fakat -bu noktada sohbet eder tav­rını bıraktı ve aniden titreyek yüzü bembeyaz kesildi- o şeyi yata­ğından fırlatıp attığında her nasılsa kendisi de arkasından gitmişti, şu anda o şey kendi vücuduna bağlı bir haldeydi.
Yüzündeki iğrenme ifadesiyle "şuna bakın" diye bağırdı. "Hiç böyle garip ve korkunç bir şey gördünüz mü? Kadavranın ölü ol­duğunu düşünmüştüm. Fakat bu çok garip. Bir şekilde bu iğrenç şey bana yapışmış." Her iki eliyle ayağı tuttu ve büyük bir şiddetle vücudundan koparmaya çalıştı. Başaramayınca hırsla vurdu.
"Yavaş ol!" dedim. "Sakin ol! Boşver! Ben olsam o ayağa öyle vurmazdım."
Kızgın ve çok rahatsız olmuş bir ifadeyle "neden peki?" diye sordu.
"Çünkü bu senin ayağın" diye cevap verdim. "Kendi ayağını tanımıyor musun?"
Yorgunluktan aptallaşmış, şaşkın ve dehşet içindeki yüz ifa­desinde en ufak bir şüphe belirtisi yoktu. "Ah doktor," dedi. "Siz benimle dalga geçiyorsunuz. O hemşireyle işbirliği içindesiniz, hastalara böyle şakalar yapmamalısınız."
"Şaka yapmıyorum," dedim. "O senin kendi ayağın."
Suratımdaki ifadeden çok ciddi olduğumu fark etti ve yüzün­de açıkça bir korku ifadesi belirdi.
"Bunun benim bacağım oldu­ğunu söylüyorsunuz öyle mi Doktor? Peki insan kendi bacağını bilmez mi?"
"Kesinlikle bilir." diye cevap verdim. "Kendi ayağını bilmeli­dir. Bir insanın kendi ayağını tanımamasını hayal bile edemiyo­rum. Belki bu kadar zamandır şaka yapan sensin?"
"Tanrı adına yemin ederim ki şaka yapmıyorum... Bir insan kendi vücudunun farkında olmalı, ne kendinin, ne değil bilmeli, fakat bu ayak, bu şey..." Bir nefret dalgasıyla daha titredi, "garip hissediyorum ve benim bir parçammış gibi de gelmiyor."
"Peki, neye benziyor" diye en az onun kadar şaşkınlık içinde kalarak sordum bu kez.
"Peki, neye benziyor?" dedi, benim sözlerimi aynen ve ağır ağır tekrarlayarak. "Sana söyleyeyim neye benzediğini. Dünyada­ki başka hiçbir şeye benzemiyor. Nasıl böyle bir şey bana ait olur? Böyle bir şeyin nereye ait olduğunu da bilmiyorum." Sesi giderek kısıldı. Korkmuştu ve şok geçiriyordu.
"Dinle." dedim. "Pek iyi olmadığını düşünüyorum. Lütfen yatağına dönmene yardım etmemize izin ver. Ama önce sana son bir soru soracağım. Eğer bu şey senin sol ayağın değilse (konuş­mamızın bir yerinde bu "şey" e, bacağa benzetilmiş yapay bir par­ça demişti. Hatta birileri, bu parçaları, orijinallerinin tıpkı aynısı gibi üretmeye başlamıştı bile!) senin sol ayağın nerede?"
Bir kere daha yüzü bembeyaz kesildi, öyle ki bayılacağını san­dım. "Bilmiyorum," dedi. "Hiçbir fikrim yok. Kayboldu. Gitti. Bu­lunabilecek bir yerde değil..."

NOT
Bu deneyimim basıldıktan sonra (Leg To Stand On, 1984.) Dr. Michael Kremer adındaki bir nörologtan bir mektup aldım. Mektubunda şunları anlatıyordu; "Kardiyoloji bölümünde yatan şaşırtıcı bir hastayı görmem istendi. Kalp sektesi geçirmişti. Bu durum sol tarafını felce sokan geniş bir damar tıkanıklığına neden olmuştu. Onu görmemi istemişlerdi; çünkü ge­celeri sürekli olarak yatağından düşüyordu. Kardiyologlar da sebebini bu­lamamışlardı.
Ona geceleri ne olduğunu sorduğumda, açık bir şekilde cevap verdi. Her gece uyandığında yatağında ölü, soğuk, kıllı bir ayak buluyordu ve bunu bir türlü anlayamıyordu. Fakat bu duruma da dayanamıyordu. Sağ­lam eli ve ayağıyla bu 'şey'i yatağından atıyordu. Doğal olarak vücudu­nun geri kalan kısmı da onu takip ediyordu.
Felçli olduğu tarafta tamamen duyarlılığıtıı yitirmişti. Hasta, bu se­vimsiz yabancı ayağa kendini o kadar kaptırmıştı ki, ona, bu ölü bacağı yatağından atarken kendi bacağının yatakta olup olmadığını soramadım!"



17 Ocak 2014 Cuma

Söz / Cemil Yüksel


bazı sözler nasıl da ayağa kalkmış
dadanmış gövdesindeki yeşile Türkçenin
bazı sözler küçük ağır güçlü yürüyüşünde
insanın üstüne üstüne basıyor vazgeçtikleriyle
bazı sözler zıplayan pireler gibi bir kaşıntıya sebep 
yönünü değiştirmekte usta bir çıta gibi öyle
bazı sözler yıpranmış zorla hazırlanıyor doğuma
gün boyu engellenmiş bazı sözler dolduruyor rahatsızlığı
kolluyor bozmak için saçların duruşundaki sessizliği
bazı sözler bir köprü uzaklığını kurmak için
fırlatır gibi yüzüne yüzüne her türlü ağırlığı
kurtarmaya gelir yine bazı sözler sirenlerle

bazı sözler diğer sözlere varmanın sesi
yakışır bir kulağa duyulmak için
bazı sözler yıllanmış bir beklemeyi de göze almış
umurunda değil kim bulacakmış kendini

müziğini kendi yapmış bir ağaçkakan gibi
-kim bulacakmış kendini, ellerinden sevdirmezse
ağrılı bir bahçıvan unutur yeşili köklerde
ışığın kemiren canavarı, dipleriyle konuşan söz 
siyah elbiselerle giydirilir durmadan güneşe
kim bulacakmış kanın işleyişini kalbimizde

bir gözün diğerinden daha kısık kaldığı
durmadan bakılan dişlerin ve atların homurtusu
göç suret ay'na eriyen son neşe ve kahve   
her şey yer bulmuştur yuvalanmaya içine
uçuruma doğru ilerleyen su çok uzun bir konuşmadır
fısıldar deniz kabuklarından her türlü canlılığı 

yaşamakla kapılıyoruz sana ey büyük söz 
ışıyan soluyan gövdemizle sana doğruyuz 
bazı sözler bazı sözlerle bağlanıyor boşluğa
buluyor çınlamasını büyük patlamanda.



16 Ocak 2014 Perşembe

Çocuk - Kendin Olma Özgürlüğü / Osho

Mutluluktan kendinden geçmek her çocukta doğuştan vardır. Mutluluktan kendinden geçmek doğaldır. Bu sadece ermişlerin başına gelmez. O herkesin dünyaya birlikte getirdiği bir şeydir. Herkes onunla birlikte gelir. O hayatın özünde vardır. O canlı olmanın parçasıdır. Hayatın kendisi baş döndürücüdür. Her çocuk onu dünyaya getirir ama toplum onun üzerine çullanır, kendinden geçme olasılığını yok etmeye başlar, çocuğu mutsuzlaştırmaya başlar, çocuğu koşullandırmaya başlar.
      Toplum hastadır ve o mutluluktan kendinden geçen insanlara izin vermez. Onlar toplum için tehlikelidir. 

10 Aralık 2013 Salı

Ben Erkek Değilim / Harold Norse


Ben erkek değilim. 
Aile geçindiremem, yeni şeyler alamam onlara.
Sivilcelerim ve küçük bir de çüküm var. 

Ben erkek değilim.
Futbolu, boksu ve arabaları sevmem.
Duygularımı ifade etmeyi severim. 
Hatta kollarımı arkadaşımın boynuna dolamayı.

Ben erkek değilim. 
Bana verilen rolü oynamayacağım 
– Madison Avenue, Playboy’, Hollywood ve Oliver Cromwell’in yarattığı o rolü.
Televizyon bana nasıl davranacağımı söyleyemez. 

Ben erkek değilim. 
Bir sincabı öldürdüğüm gün bir daha öldürmeyeceğime yemin ettim. 
Et yemeyi bıraktım. 
Kan midemi bulandırır. 
Çiçekleri severim. 

Ben erkek değilim.
Askere alınmaya karşı çıktığımdan hapse düştüm.
Gerçek erkekler beni dövüp bana ibne dediklerinde kavgaya karışmam. Şiddetten hoşlanmam. 

Ben erkek değilim.
Bir kadına tecavüz etmedim hiç.
Siyahlardan nefret etmiyorum.
Bayrak dalgalandığında duygusallaşmıyorum.
Amerika’yı sevmem ya da terk etmem gerektiğini düşünmüyorum.

Bunun gülünç bir şey olduğunu düşünüyorum. 

Ben erkek değilim. Hiç frengi olmadım
Ben erkek değilim. En sevdiğim dergi Playboy değil. 
Ben erkek değilim. Mutsuz olduğum zaman ağlarım. 
Ben erkek değilim. Kendimi kadınlardan üstün görmem.
Ben erkek değilim. kasık-desteği giymiyorum.
Ben erkek değilim. Şiir yazıyorum. 
Ben erkek değilim. Barış ve sevgi için meditasyon yapıyorum. 
Ben erkek değilim. Seni yok etmek istemiyorum. 

Underground Poetix Dergisi sayı 9

14 Ekim 2013 Pazartesi

Duydum Beni Suçluyorlarmış / Walt Whitman


Duydum, beni yerleşmiş inançları yıkmaya çalışmakla suçluyorlarmış,
Ama gerçekte ben ne yerleşmiş inançlardan yanayım,
ne de onlara karşı,
(Onlarla ortak ne’m olabilir? ya da onların yıkılışıyla?)
Ben, Mannahatta’da bu Devletler’in bütün kentlerinde,
içerlerde, kıyılarda,
Tarlalarda, ormanlarda, suları yarıp ilerleyen,
büyük küçük bütün teknelerde,
Sırtımı koca koca yapılara, kurallara, güvenilen kişilere,
düşüncelere dayamadan,
Arkadaşlığı öveceğim, bütün yüreklere arkadaş sevgisini sokacağım,
onu yerleşmiş bir inanç halinde getireceğim.

Çeviri: Memet Fuat

9 Ekim 2013 Çarşamba

Bak / Cemil Yüksel


bir bakışımdır şeklini veren
zeminden dengesini yitirmiş bir masanın
her ağırlıkta kendini ayarlayan ucuna
dudaklara, çırpan bir gök ucu sesine
sözcükleri aralayan ne varsa onlara
kitaplara anlatılara iç dökmelerine
geniş bir etraf yüzünden 
her türlü sessizliği yolculuklara saklayan
ayaklara durmadan suları anımsatan

bakışımdır görememeye de
çığ gibi düşen acılardan kaçmaya yürüyüşleri
tutunmamaya boğazın ve sesin gövdesine
hayvanlara bakıp bakıp yitirmeye anlamı
kaybolmaya bir gece de deli çığlıklarla ulumalarla
bir kurt olmaya varamamış korkulardan
iri bir yaban domuzu gibi vurulup kalmaktan
durmadan durmadan görememeye nişanlanan
bakışımdır yere düşmüş emzik gibi reddedilen

köşe başında, kan kir ve sövgüyle
bıçakla oyularak yeniden giydirilmiş bir park oturağının
öfkeden çıkara çıkara tomurcuklarını
bir kasapta dövülerek susturulmuş etlerin
ağrısıyla sızısıyla asitle yağan iyi görünmelerin
tam ortasında duran bir çınlama gibi
bakışımdır orda her şeyle yakalanmaya

duyar ve sonsuz tarifle
gelmiştir bütün göstermeleri 
bak orada 
orada işte
  bak orada da.

ne yuvarlansa dönse gidip gelse
açılıp kapansa gözlerindir
ondan yapılma.

İzafi Dergisinin Eylül-Ekim Sayısında Yayınlamıştır.


16 Ağustos 2013 Cuma

Ahmed Arif / Cemal Süreya

“Bir şair: Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken."

Hasretinden Prangalar Eskittim kitabıyla Ahmed Arif'in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arifin Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de mate­matik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler. Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerlerin kendi içinde, ye­ni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanaksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmekte­dir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulma­ları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir, diyo­rum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir "paza­rı" olan Ahmed Arif de bu arada bu durumundan fırlayıp oku­ra uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.
Ahmed Arif 1927'de doğdu. Diyarbakırlı. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında bir iki dergide göründü. O günlerde ken­disi Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde, Felsefe Bölümü'nde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkar­dığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hâkim görü­nüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyuboğlu'nun de “halk olarak sanat”"ın dolaylarında dolaşılmaya başla­nmıştı. Bütün gençler, bütün yeniyetmeler Orhan Veli'ye, Oktay Rifat'a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yal­nız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur. Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikte, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arka­daşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed Arif'i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile, Ga­rip'le gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur. (Garip'le gelen ve Yeni şiirin biçim özgürlüğüne ilişkin öneri ise, 1940'tan sonra yetişen bütün şairlerce benimsenmişti.)
Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var. Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlükler­den. Ovadan akan "büyük ve bereketli bir ırmak" gibidir. Uy­gardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları, "âsi" dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. "Daha deniz görmemiş" çocuklara adanmıştır. Kurdun ku­şun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğru­su bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillacının şiiridir. Karşı koymaktan çok boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zengin­liği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.
1959-1962 yılları arasında Ankara'daydım. Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Er­dost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de o günlerde Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11-12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sa­bahleyin, yürüye yürüye Kızılay'a kadar gidilir, orda ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık bir benzerlik vardır muhakkak; ama ko­nuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te rastlıyordum. Onun şiiri, konuşmasın­dan alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirinin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma "oral" (sözel) bir şi­irdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: Bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şii­rin elden çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arifin şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiçbir zaman söyleve düşmez. Bir duy­gu sağanağı, imgeler halinde, sıra sıra mısraları kurar. Ana dü­şünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirinin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçede destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En il­ginç çıkışını desek daha yerinde olacak. Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O, yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor; "tavukları birbirine karışan" insanları anlatı­yor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor. Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görü­yorsunuz.  Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının ye­rel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığı­yor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sul­tan Abdal'ı, Urfalı Nazif i, Köroğlu'na, Bedreddin'e götürüyor. Büyük bir sevgiyle bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; göz­lerinden öperek, çıldırasıya severek. Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığım, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerin o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına edildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı ta temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.
Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düze­nini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard'ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü dönemde de, ondan sonraki dönemde de, şiirinin temelinde yatan ana öğe, mısralarının kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbiriyle bağlanma bi­rimi sayesinde ipuçlarını hiçbir zaman saklamamıştır. Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. Hasretinden Prangalar Eskittim'de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra, imge onda sı­nırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gös­teriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanıl­maz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmakta­dır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arife özgü fizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmak­ta, ya da bütün çekidüzenini onlarda bulmaktadır.
Sözgelimi, "Otuz Üç Kurşun"da:
Yakışıklı
Hafif
İyi süvari
mısralarının; yine aynı şiirde:

Ve karaca sürüsü
Keklik takımı...
mısralarının böyle bir işlevi vardır.

Bu, Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim ça­lışmalarını akla getiriyorsa da aslında bu noktada iki şairin tu­tumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovski için, ritm, bir yerde, her şeydir; "şiirin temel gücünü" ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm, manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir. Ama aralarındaki asıl ayrım şurda sa­nırsam; Mayakovski'de ritm, bir bakıma, şiirin dışında bir yer­dedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da ya­tay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetler­sek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada "oral" niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiiri hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok yeni şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile Hasretinden Prangalar Eskittim, geç kalmış bir kitap değildir. Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir Hasretinden Prangalar Eskittim: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arifin şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların "aktüalite"siyle dolu­dur. "Künyesi çizileli" kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek te­ması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasaba­ların arasından tarihi kalın çizgilerle görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnız, "Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Be­benin Ninnisi"nde daha güncel bir tavır var (sanıyorum, en son yazdığı şiirdir bu). "Otuz Üç Kurşun"da da biraz öyle. Bir yer­de tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.
Hollanda'ya gittiğimde orda Van Gogh'un sarılarının kay­nağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda'daki coğrafyanın, yer­yüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları, Van Gogh'u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasında­ki böyle bir ilişki sanat yapıtının değerini artırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.
Aynı şekilde, Erzurum, Sivas toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindir­dikten sonra, Âşık Veysel'in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, her yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış «.ılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Âşık Veysel'in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif’in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan türünde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arifi okurken.

Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.
‘‘Dostuna yarasını gösterir gibi."
Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalı­nayak ve ayakları yanarak.

Hasretinden Prangalar Eskittim yayımlanana kadar çok kişi bilmiyordu Ahmed Arif’in şiirini. Hatta şöyle diyelim: onun şii­rini kendisinden yararlanan birkaç şair dışında pek izleyen ol­mamıştı. Hele okur kitleleri hiç bilmiyordu. Gerçi şiirlerini el­den ele dolaştıranlar, ezberleyip toplantılarda okuyanlar vardı, ama fazla değildi bunların sayısı. "Gizli şair" olarak kalmıştı şimdiye kadar. Bu yüzden hakkındaki bilgiler de kulaktan dol­ma ve yanlıştı. Sözgelimi geçenlerde Anadolu'da çıkan bir der­gide şiir üstüne bir inceleme yazmayı deneyen genç bir arka­daş, bu yazısında Ahmed Arif’ten de söz etmiş, ama 1940 şiirin­den önce yazmış bir şair olarak göstermişti. Yalnız bu arkadaş değil, bazı ad yapmış eleştirmenler de yanlış yargılarla baktılar ona. Belki de onun yapıtını istedikleri an yanıbaşlarında bula­madıkları için oldu bu. Sözgelimi Hüseyin Cöntürk, birkaç yıl önce Dönem dergisinde yazdığı bir yazıda Ahmed Arifi Orhan Veli akımının yedeğinde bir sanatçı olarak ele almış ve şöyle yargılamıştı: "Orhan Veli'yi iyi anlamış." Ahmed Arif’in şiiri için yapılabilecek en büyük yanlıştı bu. Aynı dergide Cöntürk'e karşılık vermiştim ben de* Sanırım Cöntürk'ün büyük yanlışı biraz da Ahmed Arif’in şiirini izleyebilme olanağını hemen hemen hiç bulamamış olmasından doğuyordu. Bir iki yerde rastladığı bir iki şiiri kendi ölçülerine göre yargılamak gereğini duymuştu belki de. Gerçi bir iki parçadan da bir şair üstüne aykırı düşmeyen yargılara varılabilir ya da varılabilmesi gerekli, ama neyse... Dergiler de, yayınevleri de her nedense uzak durdular Ahmed Arif’in şiirine. Kitabını yayımlamak için onunki ciddi bir temas arayanlarına son yıllara kadar rastlanmadı. Şiiri hakkındaki bilgisizlikten doğuyordu bu. Yaklaşanları da Ahmed Arif geri çeviriyordu. Nihayet, Bilgi Yayınevi bu işe girişti. Kutlarım bu yayınevini.


1969


12 Ağustos 2013 Pazartesi

Cinsellik ve Korku / Pascal Quignard

Orgazm, zevkin doruğu olarak betim­leniyordu; önce sıcak, sonra sürtünen, daha sonra çalkantı­lar içine giren, sonunda patlayan bir zevk. Bu zevk, yükse­len dalgaları doruğunda (erkeğin köpüğü oluşmadan) patlı­yor ve bu sayede insanın ölümlü teni, yeniden üreme gü­cüyle tanışıyor, toplumsal bedenin sürekliliğini sağlama yeteneğini kanıtlıyordu. Yunan ve Roma toplulukları, biyo­loji ile politikayı birbirinden ayırmıyordu. Beden, site, deniz, tarla, savaş, yapıt, aynı kısırlık riskini taşıyan, kendilerinden aynı doğurganlığın beklendiği tek bir canlılık biçi­mi ile yüz yüzeydi.
Erkeğin cinsel organı sertliğini sürekli koruyamaz. Er­kek, potentia ile impotenüa'nın kendince anlaşılmaz ve ira­de dışı art arda gelişine boyun eğmek zorundadır. Kimi za­man sönük penis, kimi zaman sertleşmiş phallos'tur (mentula ve fascinus). İşte bu yüzden iktidar bütünüyle erkeğe özgü bir sorundur; çünkü bu sorun onun kendine özgü kırıl­ganlığını ve bu konuda sürekli kaygı taşımasının kaynağı­nı oluşturur.
Boşalma zevke bağlı bir yitimdir. Bundan kaynakla­nan uyarılma yitimi ise hüzün kaynağıdır; çünkü bu, fışkır­makta olan kaynağın kuruması anlamına gelir. Bu hüznü Roma uygarlığı kadar hiçbir uygarlığın duymamış olduğu ileri sürülebilir. Tohum yitimi doğurganlığa yol açabilir; ne var ki bu doğurganlığın, membrum virile'nin vulva dışında o utandırıcı gevşemeye ve küçülmeye uğradığı anda algı­lanmasına olanak yoktur.
Erkeklik organı, vulva'nın içine fascinus olarak girer, oradan mentula olarak çıkar.
Erkeğin erkekliği zoolojik zevk içinde, insan bedeninin ölüm içinde yok oluşu gibi yok olur. Çünkü erkeğin (uir) en özlü benliği, hiçbir zaman onun kafasının içinde ya da yü­zünün çizgilerinde değildir: Benlik, beden kendini tehdit al­tında gördüğü anda erkeğin elinin gittiği yerdedir.
Zafer kazanarak yönetimi altına aldığı tüm halkların dinlerini kendi zaferiyle, kendi 'inancıyla' bağdaştırıp gide­rek daha yayılmacı hale gelen bir dine, giderek daha uğur­suz hale gelen bir korku egemen oluyordu. Büyülerle ilgili birçok jesti, hareketi kullanan Romalılar, kem gözleri kov­mak ya da ludibrium'un alaycılığına başvurarak etkisiz kılmak için, o büyüyü 'sahibine geri çevirmek' için bu kez apotropaion'a başvurur oldular; Perseus'un, Medusa'nın ba­kışından kurtulmak için kalkanını kullanması gibi. Apotropaion Yunanca'da, taşıdığı ürkütücü (terribilis) nitelik yü­zünden insanlarda aynı zamanda hem gülme, hem korku duygusu uyandıran kötülüğü kovan resim ya da heykelcik anlamına gelir. Fascinum (yapay fascinus) bir baskanion'dur (insanı kemgöze karşı koruyan bir kılıf, bir prezervatif). Plutharkos, cinsel organ biçimli nazarlıkların, büyü yapmak isteyenin (fascinator) bakışlarını üzerine çekerek bu bakışların kurbanın üzerine dikilmesini engellediğini yazar. Müzelerde sergilenen nazarlıkların, müstehcen kü­pelerin, kemerlerin, gerdanlıkların, arkeolojik kazılarda bulunan, her biri Priapos biçimli, altından, fildişinden, taş­tan, bronzdan yapılmış çirkin cüce heykelciklerinin inanıl­maz ölçüde çok olması, bu inanıştan kaynaklanır. Gergin tutulan ortaparmak (digitus impudicus; el parmaklarının, yukarı doğru dik tutulan orta parmak, mesos dactylos dışın­da yumulması, en büyük küfürdü), fica'yı canlandıran (baş­parmağın ucunun işaret ve orta parmak arasından geçiril­mesi) nazarlıklar, cinsel organ biçiminde masa ayakları, lamba ayakları, bunlardan başka bronzdan ya da başka me­talden yapılmış tintinnabulum'lar (üzerine küçük çanlar yerleştirilmiş, kemere, parmağa, kulağa, direklere, ayaklı lambalara, üç ayaklı nesnelere takılan fascînuslar) da ben­zeri inanışın örnekleridir. İnsan bedeninin bu özelliği en çok taşıyan tek uzvu, erkeğin penisidir; bunun ardından er-bezi torbası, daha sonra da yeterince dolgunsa kadınların göğüsleri ve kalçaları gelir. Bu bakımdan, bedenin cinsel istek uyandıran bölümleri, yani titreşerek cinsel isteği kamçılayan bölümleri aracılığıyla ilgi ve istek duyulan şey, insanın cinselliğidir. Bedenimizin dışında, uzantı olarak yer alan ve gözle görülür değişimlere uğrayan bu biçimler, bu yüzden bedenin en çok korunan bölümleridir. Eski Roma'daki kadınların, İmparatorluk dönemi Roması'nda oldu­ğu gibi, göğüslerini bandajla sıkıştırması, bu sakınma sap­lantısının kanıtlarını sergiler. Yunanca'da strophion adı verilen sutyen, Latince'de fascia sözcüğü ile karşılanır, do­layısıyla erkeklerin fascinum'u ile bağlantılıdır. Bu amaçla kullanılan dikişsiz bezin altına, göğüsleri sıkıştıran, sığır derisinden yapılmış ince bantlar gizleniyordu. Kadın göğ­sünü gösteren erotik resimlere ender rastlanır. Tacitus (XV, 57), Pison'un komplosu ile karşı karşıya kalan Epicharis'i, fascia'sını kendini boğmak için çıkarırken can­landırır.