28 Ağustos 2012 Salı
Parmak İzi / Jiddu Krishnamurti
İnsanın içinde bütün dünya vardır ve eğer nasıl bakman ve öğrenmen gerektiğini bilirsen, kapı orada ve anahtar elindedir.
Yeryüzünde senden başka hiç kimse ne sana o anahtarı verebilir ne de o kapıyı açabilir.
10 Ağustos 2012 Cuma
Arno Gruen / Normalliğin Deliliği
Gerçeklik Adına Gerçekliğin Reddi
İnsanın
kendi benliği için sorumluluk alması çelişik bir süreçtir. Zamansal dizilişin
basit kavramlarıyla düşünen biri buradaki etki mekanizmasını hiçbir zaman
anlayamaz. Dıştan gelen etkiler olmaksızın gelişim asla olası değildir. Hepimizin
ailesi, içimizde etkili olmayı sürdüren bir annesi veya babası var. Ancak
insan ruhunun içlerinde oluşan zıtlıklar kendi dinamiklerini geliştirir.
Böylece, görünüşte dış olayların neden olduğu, ama aslında bunlarla hiç ilgisi
olmayan veya çok az ilgili olan davranışlar ortaya çıkar.
Çünkü
büyümek isteyen küçük kendiliği etkileyen sadece çevre değildir. Çocuğun bu iz
bırakıcı etkiler karşısındaki tepkisi de çevreye geri döner. Yani sürekli bir
karşılıklı etkileşim söz konusudur. Anne ve baba çocuğa kendi iradelerini
dayatabilirler, ancak eğitici etkilerinin biçimi ve yoğunluğunu çocuğun
tepkileri de belirler.
Anne
baba ve çocuk arasındaki bu karşılıklı oyunun karmaşıklığı; bir yandan
özerklik alternatifinin temeli, oluşan kendilik ve çevresi arasındaki
etkileşimde atılırken, diğer yandan bunun çocuğun kendi sorumluluğunu ne ölçüde
üstlenebileceğinde belirleyici olmasından kaynaklanır. Çocuğun sosyal alan
içinde gelecekteki ilişkilerinin tümü buna bağlıdır. Esas olarak sorumluluk
iki yönde gelişebilir: Oluşmakta olan kendilik, ya özgür ve açık olarak kendi
sorumluluğu içinde şekillenir ya da kendisini edilgence diğerlerinin şekillendirici
etkisine bırakır. Böylece gerçek
sorumluluğun yükümlülüklerinden kaçmış olur.
Bu
süreçte, sorumluluktan kaçış bilinçten atılır. Bunun böyle olması
gerekmektedir, çünkü yabancı bir iradeye tabi olarak özerklikten vazgeçmek,
asli bir iktidar oyununu devreye sokar : “Benim sorumluluğumu üstlenmen için
senin istediğin gibi olacağım. Şu andan itibaren, sana tabi oluşum,
sorumluluğumu üstlenmen için senin üzerinde uygulayacağım iktidar olacaktır.”
Kendini-bağımlı kılmak, böylece tabi oluşun öcü haline gelir. Bu durum pek çok
şey içerir, ilk olarak çocuk, anne babanın değer yargılarını devralır. Yani
içselleştirme dediğimiz durum, tabi oluş yoluyla gerçekleşen işbirliği
sürecidir, ikinci olarak bu, çocuğun kendi içindeki her şeyden nefret etmeye
başlaması anlamına gelir, ki bu da anne babanın beklentileriyle çelişebilir.
Üçüncü olarak bu kendilik nefreti, giderek derinleşen bir tabi oluş eğilimi
gelişmesine neden olur. Böylece bir kısırdöngü oluşur: Tabi oluş ve kendini
küçük görme, karşılıklı etkileşime girer. Ancak özellikle kendini küçük görme,
katlanılmaz bir durum olduğundan hissedilmemelidir. Bu yüzden bütün bu süreç
bilinçdışında kalmalıdır; bu süreç bastırılır ve reddedilir, böylece kişi
iktidar oyununun giderek daha derinlerine doğru körlemesine dalar.
Kendisini
bir başkasına teslim eden kişinin sürekli şikâyeti de bu sürece bağlı olarak
şudur: “Benim için yeterince şey yapmadın.” Bu, iktidar ve tabi oluş üzerine kurulu
her sözleşmenin temelinde bulunan karşı güç olma hayalinin bir ifadesidir. Bu
iktidar oyunu, gizli tutulanın içinde serbestçe etkisini gösterir ve memedeki
çocukta konuşma öncesi duyguların akışı içinde başlar. Karşı güç oluşturma
niyetini saklamak için bu iktidar oyunu gizli tutulmak zorundadır. Karşı güç
oluşturma yanılsaması, kendini tabi kılan için bunu kendi isteğiyle yaptığının
gizlenmesine yarar. Bu çifte bir yenilgi getirir: Tabi oluş devam eder ve
intikam duyguları kendine zarar vermeye dönüşür. Sürekli olarak kendilik
nefretinden beslenen intikam ihtiyacı, kişinin ruh durumunu belirleyen,
bilinmeyen ve itiraf edilmeyen bir kaynak ve yönlendirici haline gelir.
Eğer
kişinin gelişimini kendi tabi oluşunda işbirliği belirliyorsa ortaya çıkan
tablo budur. Kişi kendisini tabi kıldığının farkında değilse yarılmış ben,
yaşamın sonraki yıllarında da bütünlenemez. Bunun doğurduğu kendilik nefreti,
ruhsal dengesizliği ödünleme girişimi olarak gelecekteki tüm edimleri
besleyecektir. Aslında kendilik nefreti duyguları içinde bir yaşam mümkün
değildir. Ancak kişi, tabi olmaya o denli hazır olan kendi benliğine karşı
durabilirse —acı çekme pahasına da olsa— kendilik nefreti azaltabilir. Fakat bu
karşılaşma, nefreti yaratan tabi oluşu kabul etme anlamına gelir.
Oysa
bir çocuk bunu göremez ve kendi benliği içinde kabul görmemenin,
onaylanmamanın yarattığı acıya katlanamadığını itiraf edemez. Bir başkasının
sevgisiyle kendini onaylanmış hissetmek insani gelişimin temel koşuludur. Friedrich Hebbel, bunu bir şiirle ifade etmiştir.
Gözlerinin
içinde öyle bir mucize var ki,
Orada
oluştuğumu görüyorum.
Kabul
görmemekten duyulan acı büyük bir ihtimalle bazı çocuklar için ani çocuk ölümü
olarak adlandırılan durumun nedeni oluyor. Çocuk, kendisini ezen iktidardan pay
alabilmek için çoğunlukla kendisini tabi kılar. Görülen o ki, otistik çocuklar
bu acıyla başka türlü başa çıkıyorlar, acıyı yadsımaya yanaşmıyorlar.
Bu
ağır bir ikilem: insan, ona karşı bir şey yapmadan kendilik nefreti duyguları
içinde yaşayamaz. Kendilik nefretiyle yüzleşirse de kendi kendisine ihanet
edişinin acısıyla karşı karşıya gelecektir. Bu durumda kendilik nefreti
yadsınır, insanın kendi kendisine saygı duyma ihtiyacıyla, boyun eğerek
iktidarla işbirliği yapma eğilimi arasındaki çelişki, bu nedenle insan
ruhundaki en temel ve belki de ilk yarılmadır. Bu yalnızca bir bastırma değil,
aksine kökten bir bölünmedir; kendinden vazgeçmiş olmayı bilmek ve bundan doğan
kendilik nefreti arasında bölünme. Bu bütün bir yaşamın esası haline gelir. Bu
yarılma içselleşmiştir ve itaatle sorumluluğu özdeşleştiren toplumsal ideoloji
tarafından desteklenir: itaat etmek iyi olmak demektir, iyi olmak da sorumluluk
sahibi olmak demektir. Buna karşın özgür olmak itaatsizliktir, itaatsiz olan
hoşnutsuzluk yaratır ve güçlülerin himayesini, dolayısıyla iktidarlarından pay
alma şansını riske atar.
Bu
noktada insan oluşun sosyolojik görünümü üzerine bir şeyler söylemek gerekiyor.
Örneğin suç, yoksulluğun bir sonucu olarak değerlendirilir. Ancak bu görüş
çoğunluğun niçin suç işlemediğini açıklamaz. Bununla birlikte yoksullukla suç
arasında hiçbir ilişki olmadığını da söyleyemeyiz. İnsan bazı şeyleri
ayırmaktan kaçınamaz. Eğer aç biri çalıyorsa bunun nedeni açgözlülük değildir
ve eğer bunu yaparken istemeden birini öldürüyorsa bu kasti bir cinayet
değildir. Diğer yandan varsıllar ve güçlüler, toplumun savaşları çıkartan, diğer
insanların yaşam temellerini yıkıma uğratan, doğayı ve insanı zehirleyen
kesimidir. Ancak hapishanelere atılan onlar değildir. Suç istatistiklerine
geçenlerin varsıllardan çok yoksulların olmasının nedeni, bu tür
istatistiklerin varsılların ve güçlülerin denetiminde olması ve yıkıcılığın
bütün biçimlerini hesaba katmamasıdır.
Uygarlık
ve onun itaat talep eden normları kendilik nefretinin oluşumunda belirleyici
etkenlerdir. Hoşnutsuzluğun ve mutsuzluğun nedeni budur. İktidar kültünü ayakta
tutan ideolojiler adına gerçek görmezlikten gelindiği sürece toplumun ekonomik
ve politik çizgisi ne olursa olsun insanın mutsuzluğu yaşamımızın sürekli
özelliği haline gelecektir.
Bunun
en açık belirtisi, ister kapitalist, ister komünist bir ülkede yaşıyor olsunlar
pek çok insanda gözlenen intikamcı ve suçlayıcı tutumdur. Çünkü intikam ve
suçlama —özgürlük değil— onların yaşam amacı haline gelmiştir ve böylece bağımlılıklarına
giderek daha fazla saplanırlar ve iktidarın tüm sorunlara çare olduğunu sanma
deliliğine kapılırlar. Bunun sonucu olarak pek çok insan, sağlam bir duruşları
olduğu ve yaşamlarını kendilerinin belirlediği yalanına sarılır. Bütün iktidar
oyunlarının, art niyetliliğin ve kendini kandırmanın belirlemesinin temelinde
de bu vardır. Bir anne, az önce altını değiştirdiği için ellerini bir daha
kirletmesine gerek olmadığını düşündüğünden çocuğunun çağrısına cevap
vermeyebilir. Bebeğinin çaresizliğini hissetmek yerine, kendi kendisine
acımaktadır o an.
Ruhsal
değişimler ancak insanın kendi hikâyesini anlamasıyla mümkün olabilir. Her
psikoterapi veya psikanalizde çocukluk dönemi yaşantılarının ve etkilerinin iç
içe geçmiş zaman dizimini çözmek gerçek değişimleri sağlamaya yetmez. Hasta
ancak, bir zamanlar iktidara boyun eğme kararını kendisinin verdiği konusunda
sorumluluğu üstlenirse değişme sürecine girebilir. Çünkü özerk güçlerini
sakatlayan ve ruhsal deformasyonuna neden olan bu boyun eğiştir.
Yapıtlarını
ne kadar önemli ve kapsamlı bulsam da Alice Miller’in bakış açısını bu noktada
eleştiriyorum. Miller, belirleyici olan etkiler karşısında anlayış göstermenin
iyileşme için yeterli olacağını öne sürer. Aslında bu sadece, hastanın
kendisini değiştirmek zorunda kalmaksızın terapide gördüğü anlayışın aynasında
büyük bir iştahla keyif çatmasına yol açar. Ayrıca, terapist de kendisini iyi
anne konumunda hissettiği için hastayı kendisine bağımlı hale getirdiğini
görmezden gelir. Yani böylece güçlü ve bağımlı arasındaki, “iyi anne” ve onun
sayesinde büyümek zorunda kalmayan müteşekkir çocuğu arasındaki, sonsuz oyun
tekrarlanmayı sürdürür. Terapistin böylece içselleştirilmesi — ki bu asıl
aranan kendi kimliğine ulaşmanın zıddıdır— yanlış bir biçimde değerlendirilerek
yetişkinleşmek olarak adlandırılır.
Sakatlanmanın
bir diğer biçimi de özerkliğini koruyabilmek için sadece görünüşte boyun
eğmektir. Bu, en azından özerklik yeteneğini korumak için çelişik bir
olasılıktır.
Gerçek
özerkleşme için ve dolayısıyla değişim cesareti göstermek için tek bir yol
vardır: Kendi kendine ihanetten duyulacak acıyı göze almak. Daha önce de
değinildiği gibi, insanın kendi hikâyesini anlaması yeterli değildir, ama aynı
şekilde bireyin gelişimi üzerinde etkili olan toplumsal şiddeti “anlamak” da
yeterli değildir. Sadece bununla bir insanın nasıl katil olduğunu açıklayamayız.
Kişi tabi oluşuyla yüzleşmelidir; bir insanın kendisinden nefret etmesine ve
sonra kendisine ne yaptığını hatırlattığı için çevresindeki tüm yaşamdan
nefret etmesine neden olan, bu tabi oluştur. Kötülük, yıkıcılık, insaniyetsizlik
— bütün bunların kökleri, insanın doğumla hak ettiği kendisi olma hakkından
vazgeçişine dair yaptığı çok gerilerde kalmış tercihin sorumluluğunu üstlenemeyişindedir.
Elbette kötülük ve insaniyetsizlik, tabi oluşu ve bağımlılığı gizleyen ve boyun
eğişi “sorumlu” davranışla aynı gören toplumsal yapıların ve kuramların desteği
olmadan mümkün değildir. Ancak Hitler gibi bir kişiliğin, “normal” » veya
"ruh hastası” olma cinsinden sıradan bir kavram İkilisiyle anlaşılabilir
olduğunu düşündüğümüz sürece onun gibi birinin iktidara gelmesinin o dönemde ne
anlam taşımış olduğunu ve bugün bizim için hâlâ ne anlam taşıdığını kavrayacak durumda
değiliz demektir.
Şu
noktaya kadar söylenenlerin ışığında, ruh hastalığı için niçin daha
genişletilmiş bir kavramı gerekli gördüğümün anlaşıldığım sanıyorum. Ancak
böyle bir kavram genişletmesi, insanı ve yaşayabileceği ruhsal karmaşaları daha
kapsamlı bir biçimde anlamayı gerektirir. Psikiyatri ve psikolojinin ruh
hastalığı olarak kabul ettiği durum, ruh hastalarında artan bir gerçeklik
yitiminin söz konusu olduğuna inanan görüşe bağlanmaktadır. Gerçeklikle
ilişkinin daha az ya da daha çok oluşu: tüm insani davranışlar buna göre
sınıflandırılmaktadır. "Gerçeklik” burada yalnızca dış gerçeklik olarak
anlaşılmakladır.
Aslında
gerçekle ilişki -dış gerçeğe bağlılığın derecesi veya hiç olmayışı- insanları
içinde düzenleyebileceğimiz ve hastalıklı davranıştan nevroza ve normalliğe
kadar uzanan bir sınıflandırmaya sokabileceğimiz bir temel örgüdür. Ancak böyle
bir şema, gerçeklik yitimiyle tanımlanandan çok daha tehlikeli başka tür bir
hastalık daha olduğunu gizler.
Hastalığın
bu başka türünü görebilmek, bakış açısını değiştirmeyi ve alışılmış kategorilerden
uzaklaşmayı gerektirir. O zaman, genel olarak sağlıklılık kriteri olarak kabul
edilen “gerçeğe” uygun davranışın ardında daha derin ve daha az dikkat çeken
başka bir patolojinin gizlendiği görülür: “normal” davranışın patolojisi;
kendinden vazgeçişin sonucu olarak uzlaşmanın patolojisi.
Bu
patoloji daha yakından incelendiğinde hedefi delilik üretmek değil, deliliği
“hileyle bertaraf etmek” olan bir hastalığın söz konusu olduğu görülür. Bir
hastalığın “hedefi” ile kastettiğim, örneğin birisinin dikkati kendi acısına
çekmek için çabalarken tuhaf davranışlara başvurmasında kendini gösterir.
Bunlar çoğunlukla öylesine örtük yardım çağrılarıdır ki hem yardıma çağrılanı
hem de yardım isteyeni gerçekten çaresiz bırakır. Deliliği hileyle bertaraf
eden normalliğin patolojisinin belirleyici özelliğiyse bundan farklı olarak
acıdan kaçmaktır. Üstelik bu yoğunlaştırılmış bir biçimde yapılır. Söz konusu
olan sadece ruhsal acıdan kaçış değildir, bu tür bir kişilik yapısının
kendisini sürekli olarak tehdidi altında hissettiği dağılmanın karşısında
duyulan korku söz konusudur aynı zamanda.
Araştırılması
algılamalarımızın bloke edilmesiyle engellendiği için bu süreci gözle görülür
hale getirmek kolay değildir. Acıya katlanamadığımız için belli algılar
karşısında duyarsız oluşumuz gibi. Örneğin iç huzursuzluğunu fark etmekte zorlanırız,
çünkü bunu göz ardı edebilmek için dikkatimizi dış gerçeğe vermeyi
öğrenmişizdir. Tam da bu nedenle yukarıda açıkladıklarımı genelde görme
yeteneğinden yoksunuz. Dolayısıyla benim projem de zor bir proje: Hepimiz,
bize içteki kaosun acısından kaçmayı zorla kabul ettiren uygarlığımız tarafından
şekillendirildik. Korkunun üstü örtülmelidir, korkunun yüzüne bakmamak
gerekir. “Sağlıklı olmak” böylelikle, karmaşık bir içyaşamın hastalığını
gizlemek üzere çok etkin bir şaşırtmaca oyunu haline gelir. Sonunda kişi hasta
mı yoksa çaresiz mi olduğunu kendisi bile bilemez olur.
Asıl
hastalığımızı sürekli olarak maharetle gizleyişimiz, çağımız yaşamını da
insanlık tarihinde daha önce görülmemiş ölçüde tanımlıyor. Bugün insanlık
tarihinin devamını öncelikle tehdit eden süreç budur. Bu, Henry Miller’in bir
zamanlar şu ifadeyle tanımlamış olduğu türden bir “sağlıklılık”: Öylesine
“sağlıklı”yız ki, sokakta kendimize rastlasak tanıyamayacağız, çünkü karşımıza
çıkacak olan, bize korku veren bir benlik olacak. Kendimize ve başkalarına
karşı sevgi ilişkisi içinde olmadığımızdan sürekli olarak kendi içimizdeki
çölden, kendi boşluğumuzdan ve dolayısıyla kendi geçmişimizden kaçıyoruz.
Eğer
yarılma henüz etkisini göstermemişse yaptıklarımız ya da başımıza gelenler
karşısında acı, çaresizlik veya sevinç ve merak duygularıyla tepki veriyoruz.
Bu tepkiler, yaşam deneyimimizin bir parçası halinde sürekli olarak iç yaşamımıza
işleyip orada etkisini göstermeye devam ediyor. Dışarıdan içimize işleyen her
şey karşısındaki duyarlılığımızı şekillendirdiği için yaratıcı varlığımıza
enerji sağlayan bu duygusal tepkilerdir. Ancak bu duyguların değerinin
yadsındığı ölçüde de yaratıcılığımız azalmaktadır. İnsan kendi iç yaşamından
kopmuşsa artık sadece önceden belirlenmiş ve dikte edilmiş düşünceler ve
tasarımlarla tepki verir. Bundan sonra bir robota dönüşmesine az kalmış
demektir.
Eğer
acı, kaygı ve çaresizlik, bir zayıflık olarak görüldüğünden; hatta kadınsı
kabul edilen duygusal gevşemenin erkeğe yakışmayan bir ifadesi olarak
görüldüğünden ve güçlü erkek anlayışına göre (aynı şey, erkeği örnek alarak
güçlülük iddiasında bulunan kadınlar için de geçerlidir) uygunsuz sayıldığından
yadsınırsa o zaman iç dünya devre dışı kalır ve gündelik hayatın dişlileri
tarafından yalıtılır. İç dünya böylece bilinçdışında giderek daha derinlere
gömülür. Ama görülemez hale gelse de davranışlarımızın, düşüncelerimizin ve
duygularımızın motoru olarak kalır.
Yani
temelden farklı iki değişik ruhsal durum vardır: İç dünyanın ulaşılabilir
olduğu durumda insan, dışarıdan içine işleyen çekimler karşısında yaratıcı
tepkiler verme yetisine sahiptir. İç dünya tekrar geri çağrılabilir durumda
olduğu sürece bilinçdışında olmasının önemi yoktur. İçyaşam, büyük bir tepki
yetisine sahip son derece hareketli bir varlıktır.
Karşıt tip
değişiktir: Hisseden iç, kilitlenmişse kişinin dış dünyayla etkileşim akışıyla
temas edemez. Dolayısıyla, daha açık bir ifadeyle, gerçek bir etkileşim zaten
oluşmaz. Bunun sonucu olarak ortaya çıkan iç yalıtımın ölçüsü kendilik nefretiyle
doğrudan bir ilişki içindedir. Bu kendilik nefreti, özerk duyguların
yalanlanmasını talep eden bir “gerçeklik”in diktesine tabi oluşa etkin biçimde
katılım sonucu oluşur.
Nefreti sürekli
besleyen bu kaynak sadece iç yalıtımı değil, aynı zamanda iç dünyayla dış
dünya arasında bağlantı olmayışının sonucunda ortaya çıkan karmaşayı da
güçlendirir. Bütün bunlar insanın kendi içinden ve onunla bir kez daha
karşılaşmaktan duyduğu korkuyu büyütür. Yarılma yarılmayı güçlendirir. Böylece
yıkımdan duyulan korku, insana iktidar ve güce boyun eğen bir dünyada yerini
sağlamlaştırmasını öğreten dış dünyaya dalışı hızlandırır.
İçerinin kapatılması,
yani dış dünyanın onaylayıcı temasından yalıtılması, yapılanma ve bütünlenme
kaybına yol açar. Baskın unsurları yıkım dürtüsü ve kendilik nefretine
dönüştüğünden iç dünya korku verir.
Kendilik yapılanması
olmadan içerisi sürekli bir isyan ve karmaşa konumunda kalır. Bu rüyalarla
ilişkide kendisini gösterir: Rüya görmenin temel mekanizması, bunlar istekler
veya giderilmemiş gereksinimler olsun, duygusal anlam taşıyan yitirilmiş
şeylerin yeniden üretimi çevresinde döner. Ama böyle insanlarda bunlar
bozulmuş, hatta yalanlanmıştır. Şizofrenlerden farklı olmakla birlikte kendi
benlerinden kopmuş oldukları için rüyalarından söz edemeyen hastalar olduğunu
klinik deneyimlerden biliyoruz.
Bütünlenme eksikliği,
olası dağıtıcı gücü nedeniyle, ama daha çok insan doğumundan itibaren
bütünlenmeye dönük olduğu için korku verir. Eric Alonson ve Shelley Rosenblo’un
bebeklerin daha otuz günlükken, anneye dair bütünleyici algının kesintiye
uğraması durumunda acı ve huzursuzluk belirtileri gösterdiğini kanıtlamıştır.
Bütünleşmiş bir insani varoluş için önkoşul, çok yönlü olarak uyarılabilen ve
dış dünyayla tamamlayıcı bir alışveriş içinde gelişebilen bir içya- şamdır. Bu,
“insani” bir insan olmanın da önkoşuludur. Bu aynı zamanda, kötünün
önkoşulunun, kendiliğin yadsınması ve tahribine dayanan çok daha karmaşık bir
gelişme olmasının da nedenidir.
Yukarıda tanımlanan
yarılma süreçleri şizofrenlerde gözlenenden çok farklıdır. Şizofren,
dışarıdaki dünyanın, “gerçek” dünyanın ikiyüzlülüğüne katlanamadığı için kendi
iç dünyasında kalmaya çalışır. Kendi duygu dünyasıyla ve kendi iç dünyasının sunduğu
özerklik olanaklarıyla bağlantıda kalabilmek için dış dünyayı kopartıp atar.
Tümüyle gerçeğin
üstünde durduğu düşünülen insanların ayırt edici özelliği ise, çaresizliklerini
ve iç dengesizliklerini bastırmaları, yani kendi içyaşamlarından kopmuş olmalarıdır.
Bu değerlendirmenin temelinde, “gerçeklik” anlayışımızın tamamen bu tipe göre
şekillendirilmiş olması vardır ve böylelikle görünürde sürekli onaylanır. Bu
nedenle de kaderimiz üzerinde belirleyici olma iktidarı, asla bu sorumluluğu
taşıyacak güçte olmamalarına rağmen tam da böyle insanlara teslim edilir. Ama
bunun nedeni aynı zamanda bu insanların, gerçekçiliğe ve güce dair kendi
fantezilerimizi temsil etmeleridir.
Bu nedenle bu kitabın
konusu, gerçek bir benin eksikliğini gizleyen ve aynı zamanda bu eksikliğin
sonucu olan iç karmaşadan kaçış için bir araç işlevi gören bir “sağlıklılığın”
sinsiliğidir. İnsanın kendi içinden kopuşu, gerçek bir benin gelişmesini olanaksız
kılar.
Kendisini
normallik olarak maskeleyen delilik, alışılmış olarak delilik olarak tanımlanan
durumdan temel farklılıklar gösterir. Bu nedenle deliliğe dair tasarımımızı
daha farklı biçimde ifade etmeliyiz. Şizofreni — “tanınabilir” delilik— tamamen
başka bir bakış açısından görülmelidir: Şizofreni, sonuçları çok daha zengin
bir delilikle, yani normallik olarak görünen delilikle boğuşmaktır. Bu noktada
benim görüşümün içerdiği zorluk da belirginleşiyor: Kendimiz de aldığımız eğitimin
baskısı altında bu görüntünün ardında gizlenenle temasımızı yitirdiğimiz için
hepimiz normalliğin dış görünümüne kapılıyoruz.
Günümüz
psikopatolojisindeki çelişkili yan, kendi duygu dünyalarıyla olan bağlarından
kurtulmaya çalışan insanların değil de, aslında tüm çabaları bu bağı korumak
olan insanların hasta olarak sınıflandırılmasındadır. Duygu dünyalarıyla bağlarını
korumaya çalışanların hastalığı çoğunlukla, deneyimlerimizin dünyasındaki
çelişkileri ve yarılmaları fark etmelerini olanaksız kılan baskı karşısında gösterdikleri
tepkidir. Dikkatimizi sadece şizofrenlerin “delice” davranışlarına odakladığımızdan
göremediğimiz daha derindeki hastalıksa, toplumdaki çelişkiler ve yalanlar
yüzünden insanların iç bütünlüklerini koruma gücünü yitirmesinden kaynaklanır.
Bu nedenle de açıkça direniş gösteremezler ya da başkaldıramazlar.
Deneyimlerimizin
gerçek anlamda bütünlenmesi çelişkileri de içermesini gerektirir. İkiyüzlülük,
ikiyüzlülük olarak tanınmalıdır. Örneğin sadece başkalarını bağımlı kılmak ve
onları hâkimiyeti altına almak için gösterilen bir ilgiyi “sevecen” ilgi olarak
kabul etmekten vazgeçmeliyiz. Ama çoğumuz böyle bir ilgiyi sevecen ilgi kabul
ederiz! Bir şizofrenin, ahlaki bakımdan inanç duymaya değer bulmadığı,
ikiyüzlü bir dünyayla özdeşleşememesinin nedeni tam da budur. Başka türlü
olmak, onun için insaniyetsiz bulduğu şeylere, yani sevgi olarak gösterilen
nefret, baskı ve denetime boyun eğmek anlamına geleceği için duygusu ve
düşüncesi yarılmıştır.
Şizofrendeki
yarılma, duygu bütünlüğünü, yani iç dünyasıyla temasını koruma çabasıdır. Onun
“deliliği”, aslında bütünlük olmayan dayatılmış ve ısmarlanmış bir “bütünlüğe”
karşı çıkıştır. Örneğin bir başkasına acımak, kendini üstün hissetmek veya
karşısındakini aşağılamak için duygudaşlık kullanıldığında şizofren bunun
karşısında herhangi bir duygu uyumu göstermez. Biz uzlaşanların, kaygı veya
sevecenlik belirten, bir tepki beklediğimiz yerde şizofren gülecektir. Bu
nedenle şizofrene, gerçeklikle ilişkisi olmadığı ve yarılmış olduğu tanısı
konur.
Şizofrenin
bir iç alana geri çekildiği doğrudur. Ama bunu yapmasının nedeni, gerçekçiliğin
yadsıdığı sahici duyguların gerçekliği içinde bulunabildiği tek yerin orası
olmasıdır. Şizofrenin kendisini dış dünyadan kopartarak bütünlüğünü koruma
çabası, ne yazık ki kendi yaşamının indirgenmesine ve ruhsal ölümüne yol açar.
Böyle bir insan, bir özdeşleşmeme süreciyle boş ve yanlış bulduğu bir dünyadan
uzaklaşmaya çalışır. Böylece şizofrenin vardığı nokta, bizim gerçekliğimizin
içinde yaşamaması olur.
Ama
buraya varana kadar şizofrenlerin, bütün zıtlıklarıyla birlikte bu gerçekliği
bizim yaşadığımızdan daha da acıtıcı bir şekilde yaşamış olmaları gerekir. Bu
insanlar gerçekliği başından beri yanlış algılamış değillerdir -başlangıçta
gerçeğe ilişkin her şeyi bilmiş olmaları gerekir— daha çok tam da gerçeğe
fazla yakın oldukları için sözde bir insani bütünlenme aldatmacasına katılmak
ellerinden gelmemektedir. Ancak kendi iç yaşamlarıyla bağlantı içinde kalma
çabaları sonucu hastalanırlar. Kendi içlerindekini algılamak zorunda kalmamak
için gerçekliğe kaçan diğerleridir; “sağlıklı” olanlardır. Daha derin bir
anlamda, şizofren bütünlüğünü koruma ihtiyacıyla hareket ederken, “normal”
olanın ihtiyacı yarılmadır.
Bize
dayatılan gerçeklikle kendi iç dünyaları arasındaki zıtlıkların gerilimini
kaldıramadıkları için “normal” davranışın görüntüsü arkasına saklanan
insanların bir süre sonra gerçek duyguları kalmaz. Bunun yerine duyguların ne
olduğuna dair düşüncelerle donanırlar, duygularla deneyimleri gerçekleşmez.
Kendi duygularının yerine yapıştırma duygular sergilerler ve kendi gerçek
duygularını terk ederler. Varsaydıkları kimliklerinin görüntüsü ne kadar
“sağlıklı”ysa bu manevrayı gerçekleştirmekte o kadar başarılı olurlar.
Amaçları kendi benlerini ifade etmek değil de, başkalarını davranışlarında,
düşüncelerinde ve hissettiklerinde tutarlı olduklarına inandırmak olduğu için
bu bir manevradır. Benim aramızdaki gerçek deliler olarak göstereceğim
insanlar böyleleridir.
Bu
insanlar, kendi içlerindeki karmaşa, öfke ve boşlukla yüzleşemediklerinden
hepimiz için tehlike yaratırlar. Şizofren, kendisi için çelişkili ve acı
verici yaşantılarla dolu bir dünyada, gerçek sevginin geçerliliğine dayanan
odaksal duygu çekirdeğini korurken deliliği gizleyenler için, ezici iç karmaşalarına
ve iç yıkımlarına karşı tek direniş yolu iktidar peşinde koşmaktır. Boşluğun
kendi iç boşlukları olduğunu kabul etmek zorunda kalmamak için çevrelerinde
boşluk ve yıkımı yaratırlar. Şizofrenin ikilemi, kendi iç çekirdeğini saklayarak
korumaya çalışmasındadır. Benlik, ancak canlı bir alışveriş içinde
yaşayabileceğinden bu başarısızlığa uğramaya mahkûmdur ve bu yüzden şizofren,
bu girişiminin bedelini çoğunlukla akıl, mantık ve iletişimini tümüyle
yitirerek öder. Dünyanın ona yaptığını kendi kendine yapar. Çevresindeki
insanları kendi durumundan dolayı suçluluk duymaktan korumak için artık
sevilesi biri olmak istemez. Kendi iç durumlarına dair bilgiden kaçmak
isteyenler ise, çevrelerindekileri de kendi “düzen”lerine ve dolayısıyla kendi
kendileriyle ilişki kurma biçimlerine uymaya zorlarlar.
Şizofrenler,
keşfedilmekten korunmak için kendilerini azaltırken diğerleri bunun tersi bir
yöntem uygularlar: kendilerini değil, gerçekliğin yarattığı çelişkileri ve
korkuları yalanlayarak gerçekliği azaltırlar. Yaşama biçimlerinin temelini bu
azaltmayı savunmak ve iç korkularını inkâr etmek oluşturur. Bu azaltılmış
gerçekliğe sarılırlar ve bunun yaşantının tümünü temsil ettiği düşüncesinde
direnirler. Buna bağlı olarak kendilikleri, varlığımızı öncel olarak
belirleyen düşünceleri gönüllü olarak izler ve gerçek varoluşla bizi
sarmalayan dış dünya arasındaki etkileşimlere yaslanmaz. Böylece bilinci de bireyin
dış gerçeklikle bütünleşmesini değil, bu gerçekliği ele geçirme ihtiyacını
yansıtır.
Bu
durumda sadece düşüncelere itaat eden, dolayısıyla sevinç ve acının
yaşanmasıyla oluşan duyguların açık oyununu tanımayan bir bilincin köleleşmesi
ve yıkıcılaşması gerçekleşir. Kendimizi düşüncelere teslim ederek, aslında
sadece hissetmemiz gerektiğini düşündüklerimizi duygu sanırız. Aynı şekilde,
düşündüğümüzü sanırken aslında düşüncelerimiz, intikamcı ve yıkıcı duyguların
kılık değiştirmiş şeklinden başka bir şey değildir. Sakatların “yaşanmaya
değmez yaşamları” üzerine III. Reich döneminde geliştirilen “bilimsel” kuramlar
bunun uç bir örneğidir.
Bu
ikilem, hepimizin ortak yanı olan gelişimin içinde temellendiği, düşünceleri ve
duyguları birbirinden ayırt etme olanağıyla sıkı bir bağ içindedir. Aslında
yaptığımız, duygularımızın devinimiyle düşüncelerimizin devinimini birbirlerinin
yerine geçirmek oluyor.
Eğer
öncelikle duygu ve düşünceleri birbirinden ayırmaya, yani duygularımızın
kökeninden uzaklaşmaya eğilim gösteriyorsak bu süreci artık görecek durumda
olmamanın zorluğunu yaşayacağızdır. Gelişimimize bağlı olarak kendimizi
olduğumuz gibi değil, görünmemiz gerektiğini düşündüğümüz gibi görme çabasına
gireriz. Dış görünüm ve gerçek varoluş eşbiçimli olmayacağından birbirlerine
denk düşmezler. Ve birbirlerine denk düşmediklerinde iç gerçekliğin bu çelişkisi,
sürekli bir korku kaynağı oluşturur. Korku da bu kopmayı bir kez daha
pekiştirir. Bir örnek: Güçlülük imajı, bir başkasının acısı karşısında
gösterdiğimiz duygudaşlıkla çelişiktir, çünkü duygudaşlık zayıflıkla
özdeşleştirilir. Bu çelişki bir çöküntü tehdidi oluşturur, bundan duyduğumuz
korku da bizi duygularımızdan “vazgeçmeye” zorlar.
Bu
süreci başka bir biçimde de tanımlayabiliriz: Hâkimiyetin güçlülük,
çaresizliğin zayıflık olduğu inanışı dağılımda farklılıklar göstermekle birlikte
hepimizin derinliklerine yerleşmiştir. Bunu doğamızın temel bir unsuru kabul
ederiz. Ancak hâkimiyete ve çaresizliğe ilişkin bu duygularımız, erken
çocukluk yıllarımızda annemizin koruyucu kolları arasındayken ve onun
tarafından beslenirken duyduğumuz doğal duygularla örtüşmez. Daha sonraları
hâkimiyeti ve çaresizliği güçlülük ve zayıflık olarak hissetmeye
başladığımızda söz konusu olan, temelde düşünce süreçlerinin ürünü olan
duygulardır, asıl doğamızın ve deneyimlerimizin ürünleri değil. Bu düşünce
süreçleri, duygulara katlanamamanın belirlediği azaltılmış bir gerçekliğin
içinde ortaya çıkar. Yani
yine
içinde yarılma barındıran bir süreç.
Duyguların
taşınamaması ilk olarak düşünceyi duygudan kopartır. Bu, şizofrenik davranışın
özelliklerinden biri olarak kabul edilse de, şizofrenlerin değil, biz
“normallerin” gerçeğidir. Şizofren için yarılma, yapıştırma ve ikiyüzlü
duygular göstermeyi reddetmesinin bir ifadesidir. Çünkü şizofren, acı, kaygı,
çaresizlik ve sevinç gibi gerçek duyguları tanımıyor değildir. Ancak bunların
şekilsizleşmesini kabullenerek yaşamayı reddeder. Ama “normal” insanlar
çaresizliği kaldıramadıklarında, böyle bir yaşantıyı küçümseyen ve çaresizlik
yaşamanın, içinde gerçek güce götüren bir kuvvet barındırdığını inkâr eden bir
“gerçeklik” tarafından bu yükün üstlerinden alınmasına ihtiyaç duyarlar.
Bu
gerçeklik kaçınılmaz biçimde, güçlülüğün belirtisi olarak, kişinin kendiliğinin
sınırları dışındakinin ele geçirilmesine özel bir önem verir. Böylece insanın
kendi ruhunu yanıltıcı bir şekilde zaptı söz konusu olur. Bir keresinde Eu-
gene O’Neill, ABD’nin kendi ruhuna sahip olabilmek için sürekli kendi dışında
bir şeyleri ele geçirmeye çabalaması yüzünden başarısızlığa uğradığını ve bu
yüzden hem ruhunu, hem de ele geçirdiklerini yitireceğini söylemişti. Martti
Siirala, uzlaşmacı insanın temel deneyimi olarak “gerçekliğin yanıltıcı
mülkiyeti”nden söz ederken aynı süreci bireysel düzlemde tanımlamıştır.
Kişi,
ele geçirme ve iktidar vasıtasıyla kendi duygularını yaşadığını kendine karşı
onaylar. Ancak iktidar ve ona bağlı olarak oluşan her şey, canlı olma duygusunu
verir görünmekle kalmaz, insan doğasına dair de yanlış bir kavram aktarır ve
kendisi de yine değişir, insan, “düşünce”si yoluyla ve düşüncenin talimatlarına
itaat edişiyle (gerçek duygu ve yaşantılarla bağ kopuksa düşüncenin iç mantığı
hiçbir düzeltmeye izin vermez) kendi içinden kopuk kaldığı sürece sadece
sürekli olarak özerkliğinin zedelenmesiyle kalmaz, aynı zamanda da öfke ve
şiddet duyguları oluşturur. Böyle bir sahte hissediş durumunda sahici olan tek
şey öfkedir. Ama sahiciliğin mümkün kılacağı şey —gerçek duygular- , tasarlanmış
duyguların ideolojisini tehdit edeceği için bu inkâr edilir ve örtülür.
Bilincin
yarılmasının pek çok ruhsal yapının merkezi örgütleyicisi olduğu açık, insanın
ilk deneyimlerinin kopması, sadece iç bütünlüğü yaşamayı imkânsız kılmakla
kalmıyor, aynı zamanda çaresizlik ve zayıflık gibi duygularla başa çıkmayı
sağlayan modelden de vazgeçmek anlamına geliyor. Eğer insan kendi acısının
anlamını kavrayamaz duruma gelmişse o zaman çaresizlikle, zayıflıkla baş
etmede deneyim eksikliği var demektir. Çaresizlik bu yüzden insanın, iktidar
sahibi olarak karşısında kendini savunma ihtiyacı duyduğu bir durum haline
gelir. Bu başarılamazsa çaresizlik deneyimi hızla bir yanılsamaya dönüştürülür
ve bu neden olarak gösterilir. Görünürde her zaman gayet normal olan insanlar
çok şaşırtıcı bir biçimde kör bir yıkıcılıkla tepki veriyorlarsa, bunun
nedeni kendilik değeri duygularının zedelenmesinin böyle bir süreci harekete
geçirmesidir; savaşta ve mesleki başarısızlık alanında bunun sayısız örneği
vardır.
İnsan
güven duymadan yaşayamaz. Güveni de sevecen bir ilgi yoluyla kazanır. Bebekler
ve küçük çocuklar ilgisiz kalırlarsa duygu yitimine uğrayabilirler,
hastalanabilirler, hatta ölebilirler. Sevilme yaşantısı —hangi biçimde olursa
olsun— bir kez dahi gerçekleşmiş olsa, hayal gücümüzün doğasına uygun olarak,
ardından gelecek bir boşluğu, hayati önem taşıyan anneyle bağ içinde olma duygusunu
korumak amacıyla kendi kendimize doldurabilmemizi sağlıyor. Ama böyle hayaller
eğer acıya ilişkin deneyimlerin dışlanması üzerine kuruluyorsa o zaman
kendilik, iktidar ve indirgenmiş bir ruhsal zemin üzerinde temellenir.
ABD’li
psikiyatr Harry Stack Sullivan, insanın sadece yapılacak “doğru şeyi bulması
gerektiğine, o zaman istenilen deneyimin tekrarlanacağına ikna olması için tek
bir olumlu deneyim yaşamasının yeterli olduğuna işaret etmişti. Elbette burada
hayal gücü belirleyici bir rol oynuyor: Artık gerçeklik içinde yaratılamayan
yaşamsal bir teselli sağlıyor. Bu, insanın çıkmazını “atlatabildiği” yollardan
biridir. Sevgiden yoksun yaşamak zorunda kalmak bir insanın en derin
çaresizliklerinden biridir. Çocuklar, ihtiyaçlarının veya algılarının reddedildiğinin
ya da yalanlandığının bilinci içinde yaşayamazlar, eğer ki ruhsal yapıları
sonunda gerçek ihtiyaçlarını inkâr edecek kadar değişmemişse.
Çocuğun
içsel ihtiyaçlarını inkâr etmesi için bunları kısmen veya tamamen koparıp
ayırmış olması gerekir. Bu esaslı bir altüst oluşu içerir. Anne ve babanın
kendisine acı verdiğini ve çaresizliğe düşürdüğünü algılamak zorunda kalmamak
için çocuk nedeni kendi içinde arar. Çocuğun tabi oluşuna yol açan trajedi,
sadece kendi iç dünyasını kopartmasında değildir. Çocuk bunun da ötesinde,
yaşamasını sağlayan anne ve babayla ilişkisini koruyabilmek için sevgi
eksikliğini kendi içindeki bir bozukluktan gelen bir şey gibi algılamak zorunda
kalacaktır. Anne babasının “fikrini değiştirmek” için çırpınacaktır ve bunu
yaparken hatayı hep kendinde bulmaya çalışacaktır. Böylece çocuk hissettiği
sevgi eksikliğinin farazi suçunu kendi üstlenecek ve bu “hata”dan
kurtulabilmek için, iktidar ihtiyacını besleyen bir düşler ve fanteziler
yaşantısı oluşturacaktır.
Eğer
bir çocuk, anne baba iradesinin kendisi için belirlediği çerçeveye —çerçeveyi
belirleyen anne babanın çocuğu nasıl gördüğüdür— uzlaşma sağlayabilirse bu
uzlaşma, bir hayatta kalma stratejisi olma anlamı taşır. Çocuk, kendi iç süreçlerini
bir yana itecektir; kendi ihtiyaçlarını, beklentilerini ve algılayışlarını yok
sayacaktır ve yaşamını kendi benliğinin dışındaki bir şeyin üzerine kuracaktır.
Bu süreçte gerçekliğin görüntüsü de, sahici olmayan bir duygular dünyasının
sözde bütünlüğüne uzlaşmaya dönüşecektir. Bu nedenle çocuğun kendiliği acı ve
ölümü algılamadan gelişir ve ama aynı zamanda kendini bunun bilincine varmadan
acı ve ölüme adar.
/....................
Ressam:Francis Bacon
Ressam:Francis Bacon
3 Ağustos 2012 Cuma
Ercüment Uçarı / UT
Ben yaşarsam utlar gibi yaşarım
Eski zamanlarda gül bahçelerinde
Bir orman aydınlığını getirir meyvaların
Aşkın eğilmiş mor ağzından
Ben gözlerini severim ceylanların
Kalbimi duyarım balıklar soluyunca mavilerde
Hanımelleri mantarlar kuzukulakları
Unutulmuş aşkları kırların
Ben ellerimi severim sabahleyin uyanınca
Büyülü masallar limanında
En erken kalkan gemi benim
Rüzgârımda deniz kızları
Rüzgârımda deniz kızları
31 Temmuz 2012 Salı
Sorunlu Aile / A.S.Neill
-Cinsellik-
Yaşamdaki
en büyük günah, cinsel olanıdır. Yaşama karşı gösterilen bütün olumsuz
tutumların temeli bu günahtır, ayrıca, tekrar ediyorum, kendilerinde cinsellik
günahı bulunduğu duygusunu taşımayan çocuklar, ne dine başvururlar ne de
herhangi bir gizemciliğe. Burada cinsellik konusunda kuramsal sözler söylemek
istemiyorum: erken eğitim sayesinde coşkusal vebayı öldürüp öldürmeyeceğimizi
anlamaya çalışıyorum. O korkunç eski yöntemleri sergilemekle başlayacağım. Ben
altı yaşımdayken kız kardeşimle birbirimizin üreme organlarını keşfettik ve
doğal olarak onlarla oynadık. Annem bunu anladığında müthiş azarlandık, ben
saatlerce karanlık bir odaya kapatılarak, diz çöküp tanrının beni bağışlaması
için dua etmek durumunda bırakıldım. Bu erken şoku atlatmam onlarca yılımı aldı
hatta bazen acaba tümüyle atlattım mı diye soruyorum kendime. Milyonlarca kişi
benzer deneyimler yaşadılar, günümüzde milyonlarca kişi bu türden işlemlerle
karşılaşmaları nedeniyle doğal sevme yaşantılarını nefrete ve yıkıcılığa dönüştürmüş
durumdalar. Bugün milyonlarca insana üreme organlarına dokunmanın kötü ya da
günah ya da (kırsal yörelerde) ayıp olduğu söylenmekte. İşte bu yüzden Wilhelm
Reich adeleleri kasılmış ve ruhsal durumları saptırılmış insanların kendilerini
bir zırha bürüyerek yaşama tepki gösterdiklerini söylüyor. Herhangi bir
cinsel bastırmayla karşılaşmış her çocuğun karnı tahta gibidir. Duyguları
baskı altına alınmış bir çocuğun soluk almasını izleyin, sonra da bir kedi yavrusunun
ne kadar güzel soluk alıp verdiğine bakın. Hiçbir hayvanın karnı kaskatı
değildir, hiçbir hayvan cinsellik ya da tuvalet konusunda herhangi bir bilince
sahip değildir... yerleri kirletmemeleri için bilinçlendirdiğimiz köpek gibi
hayvanları saymazsak elbet.
Öyleyse
çocuklara nasıl davranacağız? Çocuk, daha ilk andan başlayarak kendi bedeninin
istediği her yanına dokunmakta özgür bırakılmalıdır ama gene de toplumun
duygusal vebası kin uyandırıcı gücünü gösterir. Ruh doktoru bir dostum, dört
yaşındaki oğluna şu sözleri söylemek durumunda kalmış: "Bob. yabancı
insanların yanında pipinle oynamamalısın, çünkü onlar bunun kötü olduğunu
sanıyorlar. Bunu yalnızca evde ve bahçede yapabilirsin." Bu dostumla
konuyu konuştuk; ikimiz de çocukları cinsellikten nefret eden yaşam-karşıtı
öğelerden korumanın olanaksız olduğu sonucuna vardık. Ana babaların yaşama
içtenlikle inanan kişiler olması halinde çocukların ana babanın verdiği
özgürlüğü kabullenmeleri ve dıştan gelen erdemlilik kurallarını benimsemeleri
içimizi biraz rahatlatıyor, ama gene de beş yaşında bir çocuğun mayosuz denize
giremeyeceğini öğrenmesi, cinselliğe çok küçük de olsa bir çeşit güvensizlik
oluşturması için yeterli.
Günümüzde
kendi kendine cinselliği doyurmaya yasak koymayan pek çok aile var. Bunlar,
kendini doyurmanın doğal olduğunu düşünüyor ve bu isteği bastırmanın
yaratacağı tehlikeleri biliyorlar. Harika. Çok güzel. Ama bir sonraki adım,
yani karşı cinsle cinsel deneyimler yaşamak söz konusu olduğunda bu aydınlanmış
ebeveynlerin bazıları direniyorlar. Küçük oğullarının diğer küçük erkek
çocuklarla cinsel oyunlar oynamasında sakınca görmüyorlar, ama bir kızla bir
erkek çocuk cinsel oyuna girişirse büyük bir tehlike karşısındaymış gibi kaskatı
kesiliyorlar. Eğer benim iyi ve iyi niyetli annem benden bir yaş küçük olan kız
kardeşimle cinsel oyunlar oynamamı görmezden gelseydi, cinselliğe
karşı-sağlıklı bir yaklaşım benimseyerek büyüme fırsatımız olacaktı. Erkekteki
cinsel güçsüzlük, kadındaki soğukluk, karşı cinsle ilişkiye yöneltilmiş ilk
engellemeden ne kadar sonra başlamıştır acaba? Eşcinsellik, aynı cinsle
oynaşmanın hoş görülmesinden ve karşı cinsle oynaşmanın engellenmesinden ne
kadar zaman sonra başladı acaba.
Belki
de İngiliz devlet okullarının yeğlenmesinin nedeni, karşı cinsle oynamayı
tümüyle yasaklaması ve aynı cinsle oynamaya izin vermesidir. Burada yazmaya ara
verdim ve Reich'a bu konudaki görüşünü sordum. Tıpkı pornografinin,
ahlâkçılığın süpabı olması gibi. eşcinsel oyunların da cinsel baskının süpabı
olduğunu söyledi. Yaşamın "günahı", müthiş haz veren orgazmla son
bulan heteroseksüel edimdir. Eşcinsel oyun, bu tehlikeyi, dolayısıyla da karma
eğitim korkusunu, kendini doyurmanın bir sonraki evresi olan eşcinselliği
kabullenme korkusunu ortadan kaldırır. Çocuklukta karşıcinsle cinsel oyun.
sağlıklı, dengeli bir yetişkin cinsel yaşamına giden en iyi yoldur.
Bazı
anne babalar, çocuklukta karşı cinsle cinsel oyunlar oynanmasını, delikanlılık
çağındaysa bunların dizginlenmesini olağan karşılar. Çocuklar cinsellik
konusunda ahlâk eğitimi almamışlarsa sağlıklı bir yetişkinlik çağına ulaşırlar;
ahlâkçıların kaygılandığı rastgele cinsel ilişkide bulunan gençler haline
gelmezler. On altı ve on yedi yaşlarında kızları olup da kızlarının
cinselliğini yasaklamayan altı anneye şu soruyu yönelttim: "Sizce kızınız
isterse cinsel ilişkide bulunmalı mı?" Sadece ikisi evet dedi.
Diğerlerinin öne sürdüğü neden ilginçti: "Daha küçük." "Hamile
kalır diye korkarım." "Kötü birini başına sarabilir."
Delikanlılık
ya da genç kızlık dönemi cinsel yaşamı günümüzde onaylanmıyor, biliyorum. Belki
de çoğu bedensel hastalıklara olduğu gibi kansere de cinsel baskının neden
olduğuna Reich beni inandırdığından yarının bedensel ve ruhsal sağlığına giden
yol bu çağlarda cinsel yaşamı yaşamaktır yolundaki görüşümü yazabileceğimi de
biliyorum. Yazabilirim, ama benim okulumda, genç öğrencilerimin birlikte yatıp
kalkmalarını onaylamam halinde, okulumun yetkililerin baskısıyla karşılaşma
tehlikesine düşeceğini de biliyorum, bu yüzden Fre- ud'çuluğun dilediğini söylemeyi,
ama dilediğini yapmamayı öğütlediğini yazarak kibarlık ettim. Ama okulum, insan
yaşamında çok küçük bir kalemdir, bense, gelecek günleri, toplumun, cinsel
baskının ne denli tehlikeli olduğunu anlayacağı dönemleri düşünüyorum. Reich'ın
dediğine göre toplum, ancak ve ancak, insanlık, yaşam-karşıtı baskının korkunç
bedelinin insan hastalıkları olduğunu öğrendiğinde, çaresizlik içinde,
kanserin, veremin ve yaşamı yok eden tüm diğer süreçlerin yarattığı yıkıcı
etkileri durdurmaya çabaladığında bunu daha iyi anlayacak. Reich, başkalarının
tahmin ettiğini, biyolojik olarak kanıtlıyor. Otuz yıl önce Homer Lane,
bedenden nefret etmeyi savunan ahlâkçıların hastalığın nedeni olduğunu
söylemişti. Groddeck de buna benzer bir şey söylemişti. Reich'ın önemi, bunu kanıtlayacak
konumda bulunmasından kaynaklanıyor. Ahlâkçı eğitim, düşünme sürecini dolaşık
hale getirmekle kalmıyor, yapısal olarak bedenin içine giriyor, bedeni sözcüğün
gerçek anlamında zırhla çeviriyor, onu kaskatı hale getiriyor, karnını
kasmasına neden oluyor. Reich'ın yeni biyofiziğini ve Orgone kuramını
yorumlamaya yeterli görmüyorum kendimi. Ancak şunu söyleyebilirim ki,
kitapları incelendiğinde, ruhçözümlemesi konusundaki yapıtları okumak
olanaksızlaşıyor. Bana göre onun kitapları çok önemli, çünkü insanlığın nasıl
kurtarılacağını bulma umuduyla yıllarca psikoloji eğitimi gördüm. Başarılı
olamadım. Reich'ı yeni bir kurtarıcı olarak gördüğümü söyleyecek değilim, ama
onda insanlığın sefaleti sorununa yeni bir yaklaşım, sinir hastası olmayacak
çocuklar yetiştirme amacıyla yürüttüğüm işimi sürdürmem için beni yüreklendiren
bir yaklaşım buluyorum. Bir kuşak hiçbir şeyi kanıtlamaz, biliyorum; her bir
Summerhill öğrencisinin sinir hastalığından uzak kalmasını beklemiyorum,
sonuçta bu toplumda kim kompleksiz olabilir? Yapay cinsellik tabularına bağlı
kalmama yönündeki bu başlangıç, gelecek kuşaklar için yaşamı seven bir dünya
oluşturacak diye umuyorum.
Cinsel
eğitime dönüyorum. Çocuğun sorularına anne baba doğru yanıtlar verir, ona
yasaklar koymazsa, cinsel eğitim, doğal çocukluk sürecinin bir parçası haline
gelir. Sözümona bilimsel yöntem kötüdür... Bu yöntemle kendisine cinsellik
"öğretilen" bir genç tanıyorum, polen sözcüğünü duyduğunda yüzünün
kızardığını söylüyordu. Cinsellik konusunda olguların bilinmesi önemli, ama
cinselliğin coşkusal içeriği daha da önemli. Doktorlar cinselliğin anatomisini
çok iyi bilirler, ama Okyanusya'dakilerden daha iyi sevişmezler; hatta belki de
bu konuda hiç iyi değildirler. Babasının, kendi organını annesininkinin içine koyduğu
bunu neden yaptığı yolundaki sözleri çocuğu ilgilendirmez. Cinsel oyunlar
oynamasına izin verilmiş bir çocuk neden diye sormaz. Cinsellik bilgilenmesinin
bir parçası olarak evde çıplak gezilmesinden yanayım, ama anladığım kadarıyla
çıplaklık kültü de yeni bir cinsel baskı biçimi olabilir. "Gördün mü işte.
Cinsellik önemli değil." Şimdi okulda ve evde yanlış cinsel eğitimin
sonuçlarına göz atalım.
Gece işemeleri.
Kuşkusuz çoğu olgu, cinsel baskıdan kaynaklanmıştır. Gündüz dokunulmaması
gereken cinsel organ gece kendi enerji boşaltımını gerçekleştirir. Gece
işemesi genellikle gençlik çağına dek sürer. Bir doyum biçimi yasaklandığında,
çocuk, daha erken bir doyum biçimine dönme eğilimi gösterir, kendini doyurmanın
bastırılmasının da çocuğu gece işemelerine, yani gelişmenin bebeksi evresine
döndürdüğü söylenebilir. Psikolojik tedavi uyguladığım yıllarda gece
işemelerine son vermek, en zor tedavilerden biriydi, hatta, iyileştirmeden çok
başarısızlığa uğradığımı bile söyleyebilirim. Çalma alışkanlığını gidermek
görece olarak kolaydır, ama gece işemesi kişiliğin derinlerine kök salmıştır.
Çok inatçıdır, ayrıca, hem ruhsal hem bedensel bir olgudur, deyiş yerindeyse
ilk kronik hastalıktır. İyileştirme Reich’ın Orgonterapi tekniğinde yatıyor
olabilir, ama bilmiyorum, ayrıca ben gece işemesinin durdurulmasından çok önlenmesi
çarelerini arıyorum. Bazı doktorlar, bu hastalığın genellikle asit oranı ya da idrar
torbası hastalığı gibi fiziksel nedenlerden kaynaklandığını öne sürüyorlar.
Bildiğim tek şey gece işemesinin devamlı olduğu bir olguyla karşılaşmadığımdır;
Bill, evde yatağını ıslatıyordu ama okulda değil ya da bunun tam tersi: Jane
eve tatile gitmezden bir hafta önce okulda yatağını ıslatmaya başlıyordu.
Cinsellik suçluluğu duymayan bir çocuğun işeme gibi bir sorunla
karşılaşmayacağından nerdeyse eminim.
Hırsızlık. Bu
genellikle sevgi yokluğunun belirtisidir, dolayısıyla ancak ve ancak kurbana
sevgi göstererek alt edilir. Bu nedenle genç bir hırsıza altı peni vererek onu
ödüllendiriyorum. Ödül çocuk için şu anlamı taşıyor: Seviliyorum,
onaylanıyorum. Er ya da geç hırsızlık kesiliyor, çünkü para ya da eşya
biçiminde simgesel olarak çalman sevgi, şimdi çocuğa öğretmen tarafından
serbestçe verilmektedir. Bu yalın bir olgu: çalma ana baba sevgisinin
yokluğundan ve aynı zamanda ana babanın cinsellik konusundaki
yasaklamalarından kaynaklandığında durum daha karmaşık oluyor. Yasaklanmış bir
şeye elde olmadan el atma şeklindeki kleptomani (çalma hastalığı) bu kategoriye
girer; burada çalınan nesne, kendini doyurmayı ya da mastürbasyonu
simgelemektedir. Anneyle baba yaptıkları hatayı anlarlar, ve çocuğa baskı
yapmakla hata ettiklerini açıkyüreklilikle söyleyip yeniden başlarlarsa bu
türden çalma alışkanlığının giderilmesi kolaylaşır. Tek başına öğretmen bunu
pek düzeltemez, okulla ailenin yakın işbirliği gereklidir, elbet burada
öğretmenin de bir ahlâkçıbaşı ve yaşam düşmanı olmadığı varsayılmaktadır. Bir
robotu hareket ettirecek en elverişli kişi onu başlangıçta yapan kişidir.
Burada iyileştirme yöntemleri beni kaygılandırmıyor; yapmak istediğim tek şey
hırsızlık yapan çocukların anne babaların önce kendilerini incelemeleri, hangi
davranışlarının çocuklarını dürüstlükten uzaklaştırdığını anlamaları konusunda
ikna etmek. Suçu kötü arkadaşlara, gangster filmlerine, baba orduda
savaştığından baba denetimi yokluğuna yüklemek, yanlış kapıyı çalmak olur.
Bütün bunlar yanlış bir yöntemin belirlenmesine yardımcı olur kuşkusuz;
cinsellik konusunda doğal haline bırakılarak yetiştirilmiş bir çocukta bütün
bunların hiçbir etkisi yoktur. En önemli neden belki de yaşamın ilk
haftalarında, ellerin hırsla üreme organlarından çekilmesinde yatmaktadır.
Yıkıcılık. Bu.
nefretin harekete geçmesi, simgesel cinayet anlamına gelir. Bu yalnızca
çocuklara özgü değildir; savaş sırasında evleri ordu tarafından kuşatılan
aileler, askerlerin çocuklardan çok daha yıkıcı olduklarını gördüler, elbet
onların işi yıkıcılık. Yaratma, yaşam, yıkma, ölüm demektir. Dolayısıyla yıkıcı
çocuk yaşama karşıdır. Her şeyin çok yalın olduğuna dikkat çekmek istiyorum,
çocuktaki her bozukluğun saptırılmış cinsellikten "başka bir şey"
olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Yıkıcılığı oluşturan öğeler pek çoktur....
bazen yıkıcı kişiden daha çok sevilen bir kardeşi kıskanmak söz konusudur:
bazen sınırlayıcı yetkeye karşı isyanı dile getirir; bazen de "acaba
içinde ne var?" merakından başka bir şey değildir. Asıl etmen yıkıcılık
olgusu değil, içerdeki bastırılmış nefrettir, bu öyle bir nefrettir ki,
koşullar elverdiğinde sadist bir Gestapo yaratacaktır. Bu içinde, ana okulundan
darağacına dek uzanan bir yelpazede nefretin yeşerdiği dünyanın hastalığıyla
uğraşması açısından yaşamsal önem taşıyan bir sorundur. Sevgi vardır elbet, hem
de çok sevgi vardır, eğer o olmasaydı, yaşam karşısında çok umarsız kalacaktık.
Sevgi, her anne babanın ve her eğiticinin keşfetmeyi, beslemeyi ve vermeyi
amaçlaması gereken şeydir.
Genç
hırsız sevgiden yola çıkmıştır, sevmek isteyen, çocuklarının sevmesini isteyen
anne babaların bastırdığı yaşam sevgisi onu yönlendirmiştir. Çalışmaktan canı
çıkan, sakin bir baba oğlunun beslediği sevgiyi yaşamdaki vaizlerin ve sevinç
katillerinin nefrete dönüştürmesine neden izin verdiği yaşamın en büyük
gizemlerinden biridir. Din yavaş yavaş ölmekte: Sinema izleyicilerinin yüzde
iki ya da üçünün kiliseye gittiği söyleniyor. İyi güzel, ama gene de sinemaya
gidenler dinin aşıladığı cinsellikten nefret etme özelliklerini koruyorlar,
üstelik tanrıtanımazlar da dindarlar kadar kolaylıkla problem-çocuklar
yetiştiriyorlar.
Ceza
yasamız, sorunlu ailelerimiz ve disiplinli okullarımız var oldukça yıkıcı çocuk
yetiştirmeyi sürdüreceğiz. Bir baba, cinsellik ve sevgi yasaklaması konusunda
kendi adına hiçbir şey yapmamayı seçerek küçük oğlunun sorunlu bir çocuk
olmasına yol açabilir.
22 Temmuz 2012 Pazar
Yengeç / Edip Cansever
Belirsiz
olan ne? Ölülerden
Boşalan
yeri doldurur doğa
Yansır
beyaz hayvan kemikleri, taşıllar
Yok
oluşun içinde
İri
bir yengecin sırtı arasıra.
Ben
ki yengeçleri bilirim daha çok. Birini
Yıllar
var unutamadım
Dönüp
duruyordu bir taşın etrafında
Sanki
bir hırçınlıktan damıtılmış ya da bir sıkıntıdan
Ve
geçer gibiydi tekrar bir başka sıkıntıya
Gömüldü
kumlara iyice, şöyle bakındı
Gördüm
kendi büyüsüyle keserken kıskacını
O
gün bugündür anladım ağrıyı, taşıdım da.
Büyüdür
ölüm, külrengi harcıdır sonsuzluğun
Bir
vahşet gibi yaratılır orda umut
Gerer
kayalar kaburgalarını
Katırtırnakları
arasında
Arabalar
biter, atlar birikir
Bir
tanrı gelir belli belirsiz, ne kadarlık bir tanrıysa
Büyüdür
çünkü ölüm
Külrengi
harcıdır sonsuzluğun.
Gerçi
kurnazdır doğa, alımlıdır da
Her
gün biraz olsun geri verir aldıklarını
Sızar
kentlere, evlere, dölyataklarına
Bir
gün ki ölü bulmuştum kendimi, korkmuştum
Öyle
bir yok olma saatinde, bir kuytuda
Sanırım
boynumdaki bu yara izi ondan
Kaplanır
sabahları göğe uzatsam
Geceden
kalma bir yıldızla
Buz
rengi bir yıldızla. Ve uykum
Yeni
bitmiştir daha, üstelik
Geri
veriliyordur bana
Düşlerimin
o karmaşık mimarisi
Dalgalar
susmuştur çoktan, denizse gümüş sikkeler gibi
harcanıyordur.
Aşağıya
yukarıya
Yukardan
aşağıya
Nedense
her başlangıçta bir acı vardır. Sabah
Kuşatır
bu acıyı önce
Eskiyip
gider sonra da
Ve
yengeç batırır göğsünün ortasına kıskacını
Tam
göğsünün ortasına. Artık
Görüp
göreceğiniz ölü bir yengeç kabartısıdır
Her
gümüş sikkenin üstündeki
Yalnızca
bir kabartma. Derken
Kaskatı
kesilir gök, fırlatıp atar bir kırlangıcı
Ürperir
yosunlar, deniz şakayıkları, batık gemiler
Yaşlı
balıkçılar sandallarında
Kayalar,
balık sürüleri ve fenerler
Ve
hayalet gemiler türer çıkarak kınlarından
Yonulara
döner tayfalar, çarşı
Camlara,
aynalara yapıştırılmış bitkiler
Yoktur
ki görünsün bir intihar anının gölgesi
Ölü
bir şeyin gölgesi yoktur ki
Fışkırır
kazılarından birbiri ardısıra yengeçler
Sütunlar,
kemerler, eski çağ mozaikleri üstünde
Posta
kurşunları üstünde, kandiller ve çanaklar
Armalar,
tapınaklar, yüzük taşları üstünde
Ve
yengeç ki onca dönüşten sonra geriye
Yetişir
kendi ölüm törenine yeniden
Ve
ölüm, o gözüpek savaşçı
Bir
yandan kendi büyüsüyle çizerken yazgısını
Yazar
bir kelimelik tarihini de.
Belli
ki bir yol bulmuştur yengeç
Kumlardan
değil, kendinden gidilen bir yol
Ne
var ki, rüzgar ileri olduğu için külden
Ölümden
önce geldiği içindir ki sezgi
Duyar
insan bu gereksiz yüzgeçleri
İki
gök arasında kımıldayan
Tanımazsa
da kendini bir başkasının düşü gibi.
Üç
kişiyle başka türlü konuşulur, bir kişiyle
Kendini
açıklar insan
Bir
vahşet gibi de olsa yaratılır orda umut
Hızlı
bir ibreye döner yürekse
Yaşamını
içerirken bir yandan
İşler
ölümünü de.
Görsel: Alexander Calder
11 Temmuz 2012 Çarşamba
A.S.Neill / Özgürlük Okulu
YERLEŞİK EĞİTİME KARŞI ÖZGÜR
EĞİTİM
Yaşamın
amacının mutluluk olduğuna inanıyorum; buysa merak duyup zevk almak demektir.
Eğitimin yaşama hazırlık olması gerekir. Kültürümüz bu konuda pek başarılı
sayılmaz. Eğitimimiz, siyasetimiz ve tutumbilimimiz savaşlara yol açmaktadır.
İlaçlarımız hastalıklarla baş edememektedir. Dinimiz tefecilik ve soygunculuğu
ortadan kaldıramamıştır. O kadar övündüğümüz insancıllığımız hâlâ kamuoyunun
barbar bir spor olan avcılığı onaylamasına izin vermektedir. Çağın ilerlemeleri
uygulayımdaki —radyo televizyon, elektronik ve jet uçaklarındaki—
ilerlemelerle sınırlı kalmıştır. Yeni dünya savaşları ensemizde beklemektedir,
çünkü dünyanın toplum bilinci hâlâ aynı ilkelliktedir.
İçimizden bugünü sorgulamak geliyorsa, ortaya
alışılmadık birkaç soru atabiliriz. İnsan hastalıklarının sayısı neden hayvanlarınkinden daha fazladır?
Neden insanlar nefret eder savaşlarda birbirini öldürür de, hayvanlar bunu
yapmaz? Neden kanser gittikçe daha fazla yayılıyor? Kendi canına kıymalar
neden bu kadar arttı? Ya delice cinsel suçlar? Yahudilerden neden nefret
ediliyor? Neden karaderili insanlara diş bileniyor; neden linç ediliyorlar?
Neden herkes birbirinin kuyusunu kazıp kin besliyor? Neden cinsellik ayıp
sayılıp, açık saçık şakalara yol açıyor? Evlilikdışı çocuklar neden toplumun
yüzkarası sayılıyor? Sevgi umut ve
yardımseverliğini çoktan yitirmiş dinler neden hâlâ sürüp gidiyor? Seçkin
uygarlığımızın kendini beğenmişliğiyle ilgili daha binlerce neden sorusu
sorulabilir!
Bu soruları soruyorum çünkü öğretmenliği
uğraş edindim ve bir öğretmen gençlerle ilgilenir. Bu sorulan soruyorum, çünkü
genellikle öğretmenler önemsiz yani salt derslerle ilgili sorular soruyor.
Fransızca ya da eskiçağ tarihiyle ilgili bir tartışma, yaşamın doğal doyumuyla
—insanın iç mutluluğuyla— kıyaslandığında şu kadarcık önem taşımazken, bütün
bunların ne gibi bir yarar sağlayabileceğini merak ediyorum doğrusu.
Eğitimimizin ne kadarı gerçek eylem, gerçek
öz anlatımdır? Bir uzmanın gözünde el işi çoğunlukla bir çivi tablası yapmaktan
öteye geçmez. Yönlendirilmiş oyun dizgesi olarak tanınan Montessori dizgesi
bile, çocuğun yaparak öğrenmesini sağlama açısından yapay bir yöntemdir.
İçinde yaratıcılık yoktur.
Evde de çocuğa hep bir şey öğretilir. Hemen
hemen bütün evlerde Tommy'ye yeni oyuncak treninin nasıl çalıştığını göstermeye
meraklı büyümemiş bir büyük vardır. Bebek duvarda gördüğü şeyi incelemek
istediğinde, onu hemen iskemleye çıkaran bir büyük hep bulunur. Tommy'ye
treninin nasıl çalıştığını her gösterişimizde çocuğun yaşam sevincinden
—bulgulama sevincinden— bir engeli aşma sevincinden bir şeyler çalmış oluruz.
Hatta daha da kötüsü; çocuğun kendini aşağı görmesine, her zaman yardıma gerek
duymasına yol açarız.
Ana babalar öğrenme konusunda okulun ne kadar
önemsiz olduğunu anlamakta zorluk çekmektedir. Yetişkinler gibi çocuklar da
yalnız öğrenmek istediklerini öğrenir. Ödüllendirmeler, notlar ve sınavlar kişiliğin
düzgün gelişimini geriletir. Eğitimin kitaptan öğrenme olduğunu ancak
bilgiçlik taslayanlar öne sürebilir.
Okuldaki en önemsiz gereçler kitaplardır.
Bütün çocuklara gereken tek şey okuma, yazma ve aritmetiktir; gerisinin el
araçları, kil, spor, tiyatro, boya ve özgürlük olması gerekir.
Gençlerin yaptığı okul çalışmalarının büyük
bölümü, zamanın, enerjinin ve sabrın boşa harcanmasıdır. Gençlerin oyunlarını
ve oynama hakkını çalar; genç omuzlara yaşlı kafalar yerleştirir.
Öğretmen yetiştiren okullarla üniversitelerde
ders verdiğimde, kafalarına gereksiz bilgiler tıkıştırılmış bu genç kızlarla
delikanlıların büyümemişlikleri karşısında şaşkınlığa düşmüşümdür. Aslında
birçok şey bilirler; eytişimde çevrelerine ışık saçarlar; klasik yapıtlardan aktarma
yaparlar — ama yaşam görüşü açısından çoğu hâlâ çocuktur. Çünkü onlara bilmek
öğretilmiş ama
duyumsamalarına izin verilmemiştir. Bu öğrenciler dost canlısı,
hoş ve heveslidir, ama eksik bir yanları vardır — bu da coşkusal etmen, yani
düşüncelerini duygularının buyruğu altına sokma gücüdür. Bu gençlerle elden
kaçırdıkları, kaçırmayı sürdürdükleri dünya konusunda konuşurum. Ders kitapları
insanların özyapısından, sevgiden, özgürlükten, özyönetimden söz etmez.
Dolayısıyla yalnız kitaptan öğrenmeyi ölçüt alan dizge —kafayı yürekten
ayırarak— sürüp gider.
Artık okulun çalışma kavramına meydan okuma
zamanı gelmiştir. Her çocuğun matematik, tarih, coğrafya, bir tutam fen, bir
tutam sanat ve elbette edebiyat öğrenmesi gerektiğine kesin gözüyle bakılır.
Ortalama küçük çocuğun bu konularla hiç ilgilenmediğini anlamanın zamanı
gelmiştir.
Bu söylediklerim her yeni öğrenciye bir daha
kanıtlanır. Okulun özgür olduğu söylenince her yeni öğrenci sevinç çığlığı
koparır, "Yaşasın! Bir daha hiç o sıkıcı şeylerle, aritmetikle
uğraşmayacağım!"
Öğrenmeyi kötülemiyorum. Ama öğrenme oyundan
sonra gelmelidir. Ayrıca öğrenme, hoşa gitmesi için oyunla tatlandırılmalıdır.
Öğrenme önemlidir — ama herkes için değil.
Nijinsky St. Peters- burg'dayken okul sınavlarında başarılı olamıyor,
sınavlardan geçemediği için de devlet balesine giremiyormuş. Okulda öğretilen
dersleri öğrenemiyormuş işte —aklı başka yerlerdeymiş. Bunun üzerine onu,
sorularla birlikte yanıtları da vererek uyduruk bir sınava sokmuşlar—
yaşamöyküsü böyle yazıyor.
Nijinsky o sınavları gerçekten vermek zorunda
bırakılsaydı, bu dünya için ne kadar büyük bir kayıp olurdu!
Yaratıcılar, özgünlüklerinin ve üstün
yeteneklerinin gereksinim duyduğu araçlara kavuşmak için öğrenmek istediklerini
öğrenirler.
Öğrenmeyi öne çıkararak sınıflarda
yaratıcılığın ne kadar büyük bölümünü öldürüp yok ettiğimizi bilmiyoruz.
Bir zamanlar her gece geometri kitabının
başında gözyaşı döken bir kız görmüştüm. Anası üniversiteye gitmesini
istiyordu, oysa kızda tam bir sanatçı ruhu vardı. Onun üniversiteye giriş
sınavlarında yedinci kez başarısız kaldığını duyunca çok sevinmiştim. Belki
anası kızının arzuladığı gibi sahneye çıkmasına artık izin verirdi.
Bir keresinde Kopenhag'da, üç yılını
Summerhill'de geçirmiş İngilizceyi kusursuz konuşan on dört yaşında bir kızla
karşılaşmıştım. "Sanırım İngilizcede sınıf birincisi olmuşsundur"
dedim.
Üzüntüyle yüzünü buruşturdu. "Hayır
sınıf sonuncusuyum çünkü İngilizce dilbilgisi bilmiyorum" dedi. Kızın
söylediklerinin, yetişkinlerin eğitimden ne anladığını en iyi biçimde
açıkladığını düşünüyorum.
Sıkıdüzen altında yüksekokulları,
üniversiteleri bin bir güçlükle bitirip yaratıcılıktan yoksun öğretmenler,
sıradan doktorlar, yetersiz avukatlar olmuş şöyle böyle öğrencilerden, büyük
olasılıkla çok iyi onarımcılar. kusursuz duvarcılar ya da birinci sınıf
polisler çıkardı.
Okumayı diyelim on beş yaşına kadar
öğrenememiş ya da öğrenemeyecek bir çocuğun, çoğunlukla makinelere meraklı
biri olduğunu ve sonradan onarımcılığı ya da elektrikçiliği uğraş edindiğini
hep görmüşümdür. Derslere, özellikle matematik ve fiziğe hiç girmeyen kızlar
için aynı şeyi söyleyemem. Bu kızlar zamanlarını çoğunlukla iğne iplikle
uğraşarak geçirir, bir bölümü sonradan terzilik ya da giysi tasarımcılığı
yaparak yaşamını kazanır. İleride terzi olarak birisine ikinci derece
denklemleri ya da Böyle Yasası'nı öğretmeye kalkışan bir öğretim izlencesi son
derece anlamsızdır.
Caldwell Cook İngilizce'nin oyunla nasıl
öğretileceğini anlattığı The
Play Way (Oyun Yöntemi) adlı bir kitap yazmıştır. Bu, içinde çok
hoş şeyler bulunan büyüleyici bir kitaptır; ama bana kalırsa, bu kitap da
öğrenmenin son derece önemli olduğunu vurgulayan kuramı desteklemenin yeni
yolundan başka bir şey değildir. Cook'un inancına göre öğrenme o kadar
önemlidir ki ilacın oyunla tatlandırılması gerekir. İşte bu "çocuk bir şey
öğrenmiyorsa zamanını boşa harcıyordur" düşüncesi başımızın belasıdır —
ve öyle bir beladır ki binlerce öğretmenin ve denetimcinin gözlerini kör eder.
Elli yıl önce ilke "yaparak öğrenme'ydi. Bugünkü kural "Oynayarak
öğrenme "dir. Dolayısıyla oyun sonuca götüren bir araç olarak
kullanılmaktadır, oysa bu sonucun iyi olup olmadığını gerçekten bilmiyorum.
Bir öğretmenin çamurla oynayan çocukları
görür görmez ırmak kıyısının aşınması konusunda bir söylev çekerek bu güzelim
ânı değerlendirmeye kalkışmasındaki amaç ne olabilir? Irmağın aşınması çocuğun
umurunda mıdır? Sözde eğitimcilerin çoğu, bir şey öğretildiği sürece çocuğun ne
öğrendiği önemli değildir, der. Elbette bugünkü durumlarıyla —toptan üretim
yapan üretimliklere benzeyen— okullarda öğretmenlerin elinden öğretmekten ve
öğretmenin tek başına her şeyden önemli olduğuna inanmaktan başka ne gelir?
Öğretmenlere seslendiğim zaman söze, okulla
ilgili konuları, sıkı- düzeni ya da dersleri ele almayacağımı söyleyerek
başlarım. Dinleyicilerim ilk bir saat boyunca soluklarını tutup büyük bir
sessizlik içinde beni dinler; içten alkışların ardından başkan soruları
yanıtlamaya hazır olduğumu bildirir. Soruların en az dörtte üçü dersler ve
öğretimle ilgili olur.
Bunu herkese tepeden bakarak üstünlük
taslamak için söylemiyorum. Bunu, derslik duvarlarının ve tutukevlerine
benzeyen yapılarıyla okulların öğretmenleri nasıl dar görüşlü kişilere
dönüştürdüğü, eğitimin asıl önemini görmelerini nasıl engellediğini belirtmek
için söylüyorum. Öğretmen çocuğun boynundan yukarısıyla ilgilenir; zorunluluklar.
çocuğun coşkusal, dirimsel yanı onu hiç ilgilendirmez.
Genç öğretmenlerimiz arasında daha büyük bir
başkaldırı eğilimi görmek isterdim. Yüksek öğrenim ve üniversite diplomaları,
toplumun kötülükleriyle yüz yüze geldiğimizde hiçbir işe yaramaz. Okumuş bir
sinircelinin, okumamış bir sinirceliden hiç ayrımı yoktur.
İster anamalcı, ister toplumcu, ister
ortaklaşmacı olsun bütün ülkelerde gençleri eğitmek için süslü püslü okullar
kurulur. Ama bütün o kusursuz deneylikler ve işlikler, John, Peter ya da
Ivan'ın uğradıkları coşkusal zararı karşılamaya; ana babaların, öğretmenlerin
ve uygarlığımızın zorlaınacı niteliğinin baskısıyla beslenen toplumsal
kötülükleri aşmasına yardım etmez.
ÖZGÜRLÜK OKULU'NU BİTİRENLER NE
OLUR
Ana Babaların gelecek korkusu, çocuklarının
sağlığı konusunda yetersiz tanı koymalarına neden olur. Gariptir ama bu korku,
ana babaların çocuğun kendilerinden daha çok şey öğrenmesi gerektiği inancından
kaynaklanır. Bu ana babalar Willie'nin okumayı istediği zaman öğrenmesine izin
vermez, öğrenmeye zorlanmazsa Willie'nin yaşamda başarısız olacağından korkar.
Bu ana babalar çocuğun kendi hızıyla ilerlemesini bekleyemez. "Oğlum on
iki yaşında hâlâ okuyamıyorsa. yaşamda başarılı olma olasılığı nedir? On sekiz
yaşında yüksekokul giriş sınavlarını veremiyorsa onu yaşamda niteliksiz bir
işten başka ne bekler?" diye sorarlar. Ama ben bekleyip çocuğun yerinde sayışını
ya da gösterdiği küçük ilerlemeleri izlemeyi öğrendim. Çocuğun rahatsız edilip
zarara uğratılmazsa sonunda yaşamda başarılı olacağından hiçbir zaman kuşku
duymadım.
Anlayışı kıt kişiler "pöh. sence bir
kamyon sürücüsü yaşamda başarılı sayılıyor galiba" diyeceklerdir. Benim
başarı ölçütüm,
sevinç duyarak çalışıp olumlu yaşamaktır. Bu tanım uyarınca çoğu
Summerhill öğrencisi yaşamda başarılı olmuştur.
Tom Summerhill'e beş yaşındayken gelmişti.
Bir tek derse bile girmeden on yedisinde aramızdan ayrıldı. Bütün zamanını
işlikte uğraşıp bir şeyler yaparak geçirirdi. Ana babası oğullarının geleceğini
düşünüp tasalanıyordu. Çocuk okuma, yazma öğrenmeye yönelik hiçbir arzu
duymuyordu. Ama dokuz yaşındayken Tom'u bir gece yatakta David Copperfield'ı
okurken buldum.
"Aa" dedim "kim sana okuma
öğretti?"
"Kendi kendime öğrendim."
Birkaç yıl sonra gelip bana sordu "bir
bölü ikiyle, iki bölü beşi nasıl toplarsın?" Ona anlattım. Başka bir
şeyler öğrenmek isteyip istemediğini sordum. "Hayır, sağ ol" dedi.
Daha sonra bir film yapımevinde alıcı
yönetmeni yardımcısı olarak işe girdi. İşini öğrenirken, bir gece, yemekli bir
toplantıda işvereniyle karşılaştım, Tom'un ne yaptığını sordum.
"Şimdiye kadar çalıştırdığımız en iyi
yardımcı" dedi işvereni. "Hiç yürümüyor — hep koşuyor. Hafta
sonlarında tam bir baş belâsı, çünkü cumartesi pazarları bile işlikten uzak
duramıyor."
Bir de okumayı öğrenemeyen Jack vardı. Hiç
kimse Jack'e bir şeyler öğretemiyordu. Okuma dersi almak istediğini söylediği
zaman, bile; b ve p'yi, 1 ve k'yi birbirinden ayırmasını önleyen gizli bir
engelle karşılaşmıştık. On yedi yaşında okumayı öğrenemeden okuldan ayrılmıştı.
Bugün Jack araç yapımında bir uzmandır. Maden
işçiliğiyle ilgili konularda konuşmaya bayılır. Artık okuyabiliyor; ama
bildiğim kadarıyla genellikle makinelerle ilgili yazılan —bazen de ruhbilim
yapıtlarını— okuyor. Şimdiye kadar bir roman okuduğunu hiç sanmıyorum; buna
karşın İngilizceyi kusursuz bir dilbilgisiyle konuşuyor ve her konuda
olağanüstü bilgili. Onun öyküsünü bilmeyen Amerikalı bir konuk bana "Şu
Jack ne kadar da akıllı bir delikanlı" demişti.
Diane derslere pek ilgi duymadan girip çıkan
hoş bir kızdı. Bilimsel bir kafa yapısına sahip değildi. Uzun zaman onun ne
yapacağını düşünüp durdum. On altı yaşında okuldan ayrıldığında, bütün okul denetmenleri
onun zayıf eğitim almış biri olduğunu rahatça söyleyebilirdi. Diane bugün
Londra'da yeni bir yöntemle yemek pişirme konusunda uygulamalı dersler veriyor,
işinde çok başarılı; asıl önemlisi mutlu.
İşyerlerinden biri, çalışanlarının en az
yüksek okul giriş sınavlarında başarı göstermiş olmasını istiyordu. İşyerinin
yöneticisine Robert'la ilgili şunları yazmıştım, "Bu delikanlı hiçbir
sınavda başarılı olamamıştır, çünkü bilimsel bir kafaya sahip değildir. Ama
gözü pek, ve atılgandır." Robert işe alındı.
Yeni öğrencilerden on üç yaşındaki Winifred
bütün derslerden nefret ettiğini söylüyordu; ona istediğini yapmakta özgür
olduğunu söylediğimde sevinç çığlığı atmıştı. "Eğer istemiyorsan okula
gelmek zorunda bile değilsin" demiştim.
Kendisine eğlenceli bir izlence düzenledi ve
çok eğlendi — ama ancak birkaç hafta. Sonra sıkılmaya başladığını fark ettim.
Bir gün gelip "Bana bir şeyler
öğret" dedi, "sıkıntıdan patlıyorum."
"Tamam" dedim sevinçle, "ne
öğrenmek istiyorsun?"
"Bilmiyorum" diye yanıtladı.
"Ben de bilmiyorum" deyip yanından
ayrıldım.
Aylar geçti. Bir gün yeniden yanıma geldi.
"Yüksekokul sınavlarına gireceğim" dedi, "bana ders vermeni
istiyorum."
O günden başlayarak her sabah benimle ve öbür
öğretmenlerle çalıştı, hem de çok çalıştı. Kulağıma gizlice derslerin onu hiç
ilgilendirmediğini, onu ilgilendiren tek şeyin amaç olduğunu fısıldamıştı. Winifred'in
istediği gibi olmasına izin verilince, kendini bulmuştu.
Özgür çocukların matematiğe bile alışıp
sevebileceğini bilmek ilginçtir. Bütün çocuklar tarih ve coğrafyayı eğlenceli
bulur. Özgür çocuklar kendilerine önerilen dersler arasından salt
hoşlandıklarını seçer. Özgür çocuklar zamanlarının büyük bir bölümünü —ahşap
işleri, maden işleri, resim, roman okuma, oyunculuk, düşlemleri canlandırma,
caz plakları çalma gibi— ilgi duydukları uğraşlara ayırır.
Sekiz yaşındaki Tom sürekli kapımı açıp
sorardı; "Söyle bakalım, şimdi ne yapayım?" Kimse ona ne yapacağını
söylemezdi elbette.
Altı ay sonra Tom'u bulmak için odasına
bakmak yetiyordu. Tom genellikle bir kağıt denizi ortasında oturuyor olurdu.
Saatlerce uğraşıp haritalar çiziyordu. Bir gün Viyana Üniversitesi 'nden bir
profesör Summerhill'e konuk geldi. Soluğu Tom'un yanında alıp ona bir yığın
soru sordu. Bu profesör sonradan bana gelerek "çocuğun coğrafyasını
sınamaya çalıştım, adını bile duymadığım yerlerden söz etti" dedi.
Ama başarısız öğrencilerimizden de söz etmem
gerekiyor. On beş yaşındaki İsveçli Barbel, bir yıl kadar yanımızda kalmıştı.
Bütün bu süre boyunca ilgi duyabileceği hiçbir şey bulamamıştı. Summerhill'e
gelmekte gecikmişti. Yaşamının on yılı boyunca kızın yerine hep öğretmenleri
karar vermişti. Summerhill'e geldiğinde girişimciliğini tümden yitirmiş
durumdaydı. Hep canı sıkılıyordu. Neyse ki varlıklı bir ailenin kızıydı,
yaşamını evhanımı olarak sürdürebilirdi.
Öğrencilerimiz arasında on bir ve on dört
yaşlarında iki Yugoslav kız kardeş vardı. Okul onların da ilgisini çekememişti.
Zamanlarının Çoğunu Hırvatça beni çekiştirerek geçiriyorlardı. Pek de çelebi
olmayan bir arkadaş söylediklerini bana aktarıyordu. Bu durumda başarı elde
etmemiz mucize gibi bir şey olurdu, tek ortak konumuz sanat ve müzikti. Anaları
gelip onları okuldan alınca çok sevinmiştim.
Onanma meraklı Summerhill öğrencilerinin,
olgunluk sınavına katılma sıkıntısına katlanmadığını yıllardır görüyoruz. Bu
öğrenciler doğrudan doğruya uygulamalı eğitim merkezlerine giderler. Üniversiteye
girmeden önce, dünyayı görüp tanımak gibi bir merakları vardır.
Öğrencilerimizden biri, bir gemiye kamarot olarak girip dünyayı dolaşmıştı.
İki delikanlı Kenya'daki kahve çiftliklerinde çalışmıştı. Biri Avustralya'ya,
bir başkasıysa dünyanın öbür ucuna İngiliz Guyanası'na gitmişti.
Derrick Boyd özgür eğitimin yüreklendirdiği
serüvenci bir ruh taşıyordu. Summerhill'e sekiz yaşındayken gelmiş, on sekiz
yaşında üniversite sınavlarını kazanarak okulumuzdan ayrılmıştı. Aslında
doktor olmak istiyordu ama babasının onu üniversiteye gönderecek parası yoktu.
Demek bekleme süresini dünyayı gezerek değerlendirmeye karar vermişti. Londra
rıhtımına gitmiş ve iki gün boyunca iş —herhangi bir iş— ateşçilik bile olsa
olur, bir iş aramıştı. Kendisine sahici denizcilerin bile işsiz olduğu
söylenmiş, o da üzüntüyle evine dönmüştü.
Sonra bir okul arkadaşı İspanya'da yaşayan
bir İngiliz hanımın kendisine sürücü aradığını söylemiş. Demek ayağına gelen
fırsatı kaçırmamış, İspanya'ya gitmiş, hanımın bir ev yaptırmasına ya da evinin
genişletilmesine yardım etmiş, ona bütün Avrupa'yı arabasıyla gezdirmiş sonra
da üniversiteye girmişti. Hanım üniversite için gereken parayı ödemesine
yardım etmeye karar vermişti. İki yıl sonra bu hanım Derrick'den öğretimine bir
yıl ara verip kendisini Kenya'ya götürmesini ve orada ona bir ev yapmasını
istemişti. Demek tıp öğrenimini Ca- petovvn'da bitirdi.
On iki yaşındayken okulumuza gelen Larry, on
altı yaşında üniversite sınavlarını verip Tahiti'ye meyve yetiştirmeye
gitmişti. Bunun çok az para getiren bir iş olduğunu görünce taksi sürücülüğüne başlamıştı- Sonra Yeni Zelanda'ya
gitmiş ve sanırım orada içinde taksi sürücülüğü de olmak üzere her
türlü işe girip çıkmıştı. Sonra Brisbane Üniversitesi'ne girdi. Bir süre önce
bana konuk gelen üniversite dekanı, Larry'nin yaptığı hayranlık verici işlerin
öyküsünü anlattı. "Yıl sonu dinlencesi başlayıp bütün öğrenciler evlerine
giderken, Larry kalıp biçkievinde işçi olarak çalışıyor" diyordu. Larry
şimdi Essex'de hekimlik yapıyor.
Yaşça büyük bazı çocukların pek başarı
gösteremediği doğrudur. Belli nedenlerle onları anlatamam. Başarılı
öğrencilerimiz hep iyi bir ev ortamından gelen çocuklar olmuştur. Derrick, Jack
ve Larry, okulumuzun düşüncelerine
tam anlamıyla katılan ana babalara sahipti, bu nedenle şu bezdirici çatışkıyı
hiç yaşamamışlardı: Hangisi doğru, ev mi yoksa okul mu?
Summerhill'den hiç üstün yetenek çıktı mı?
Şimdiye kadar hayır, hiçbir üstün yetenek çıkmadı; sanırım henüz ünlü olmamış
birkaç buluşçu; birkaç çarpıcı ressam, birkaç kavrayışlı müzikçi yetiştirdik;
bildiğim başarılı yazar hiç yok; kusursuz bir mobilya tasarımcısı ve ince iş
yapan marangoz; birkaç kadın ve erkek oyuncu; hâlâ özgün çalışmalar
yapabilecek nitelikte bilim adamları ve matematikçiler de yetiştirdik. Öğrenci
sayımız düşünülürse —okula her yıl kırk beş çocuk alırız— herhangi bir dalda
özgün ve yaratıcı işlere girenlerin oranının yüksek olduğu görülür.
Bununla birlikte özgür çocuklardan oluşan tek
bir kuşağın hiçbir şey kanıtlayamayacağını hep söylerim. Summerhil'de bile bazı
çocuklar yeterince ders görmediklerini düşünerek için için üzülebilir. Bazı
uğraşları edinebilmek için sınavların geçit olduğu bir dünyada başka türlüsü
düşünülemez. Ayrıca "on bir yaşındasın ve hâlâ doğru dürüst okumayı
beceremiyorsun!" diye şaşkınlık çığlığı atan bir Mary Teyze hep bulunur.
Çocuk belli belirsiz de olsa, tüm dış çevresinin oyun-karşıtı, çalışma-yanlısı
olduğunu sezer.
Genel anlamda ele alırsak, özgürlük yöntemi
on iki yaşın altındaki çocuklarda kesin sonuç verir, ama on iki yaşını
geçenlerin edilgin eğimden kurtulması uzun zaman alır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






