Halil
Cibran saf bir müziktir. Sadece şiir tarafından bazı zamanlar ama sadece bazı
zamanlar anlaşılabilecek bir gizemdir. Yüzyıllar boyunca birçok büyük insan var
oldu ama Halil Cibran kendi başına bir kategori olarak kaldı. Gelecekte bile
insan kalbinin ve bizi saran bilinmezin bu kadar derinlerine ulaşabilecek
içgörüye sahip başka bir insanın dünyaya gelme olasılığı olduğuna inanamam.
O
olanaksız şeyler başardı, insan dilinin bilmediği en az birkaç tane yeni
kavramı ortaya çıkardı. İnsanlığın dilini ve bilincini başka hiçbir insanın
yapmadığı kadar geliştirdi. Bütün mistikler, bütün şairler ve bütün yaratıcı
ruhlar bir araya geldiler ve içlerini Halil Cibran’a döktüler.
O
her ne kadar insanlara ulaşmakta son derece başarılı da olsa, bunun yine de
gerçeğin tamamı olmadığını ve ona dair çok küçük bir yansıma olduğunu
hissediyordu. Ama bu gerçeğe dair bu küçük yansımalar seni sonsuz olana, mutlak
olana ve evrensel olana yönlendiren bir hac yolculuğunun başlangıcıdır.
Bir
diğer güzel insan, Claude Bragdon da Halil Cibran ile ilgili şöyle birkaç güzel
şey söyledi: “Onun gücü ruhsal yaşama dair büyük bir kaynaktan geliyor. Eğer
böyle olmasaydı o bu kadar evrensel ve kudretli olamazdı. Ama bu kaynaktan
gelenlerin üzerine giydirdiği dilin yüceliği ve güzelliği tamamen ona
aittir." Aynı fikirde olmasam bile Bragdon’un bu ifadesini her zaman çok
beğenmişimdir.
İnsanın
güzel bir çiçekle aynı fikirde olması gerekmez, insanın yıldızlarla dolu
gökyüzüyle aynı fikirde olması gerekmez. Ama yine de ona değer verebilir.
Anlaşmak ve değer vermek arasında net bir ayrım yapıyorum. Ve bir insan eğer bu
ayrımı yapabilirse uygar sayılır. Ama eğer bu ayrımı yapamıyorsa hâlâ ilkel ve
uygarlıktan uzak bir bilinç hali içindedir.
Onunla
bir açıdan da aynı fikirdeyim. Çünkü Bragdon’un söylediği her şey güzeldir ve
bu nedenle onlara değer veririm. Ama aynı fikirde olamam çünkü onun söylediği
her şey birer tahminden ibarettir ve onun kendi deneyimi değildir.
Ne
söylemiş olduğuna dikkat ettin mi? O diyor ki, “Onun gücü ruhsal yaşama dair
büyük bir kaynaktan geliyor. Eğer böyle olmasaydı o bu kadar evrensel ve
kudretli olamazdı.” Bu akıl yürütmeye, mantığa dayanan ama deneyime dayalı
olmayan bir şey. O, Halil Cibran aracılığıyla zihin tarafından kavranamayacak
bir şeylerin geldiğini hissediyor ama emin değil ve olamaz da. Çünkü bu onun
deneyimi değil. O sadece her sözcüğü başlı başına bir şiir gibi olan güzel bir
ifade tarzından oldukça etkilenmiş durumda. Kendisi onun tadına bakmış değil.
Halil Cibran’ı seviyor ama onu yaşamış değil.
Halil
Cibran gerçekten büyük bir şair. Hatta belki de dünya üzerine gelmiş olan
şairlerin en büyüğüdür. Ama o bir mistik değil. Bir şair ile bir mistik
arasında son derece büyük bir fark vardır. Şair bir süreliğine kendini mistiğin
de içinde bulunduğu o boşlukta bulur. Bu ender anlarda üzerine gül yapraklan
dökülür. Nadiren olmakla birlikte neredeyse bir Gautama Buda gibi hisseder.
Ama unutma! "Neredeyse" diyorum.
Bu
ender anlar gelir ve giderler. Şair bu anların efendisi değildir. Onlar bir
rüzgâr gibi ya da bir koku gibi gelirler ve şair onların farkına vardığı anda
çoktan gitmiş olurlar.
Bir
şairin dehası işte bu anlarda bazı sözcükleri yakalayabilmesinde yatar. Bu anlar
senin yaşamında da ortaya çıkarlar. Onlar varoluşun bedelsiz armağanlarıdır.
Başka bir deyişle bu yansımalar seni bir arayışa çıkman için kışkırtırlar. Bu
arayış sırasında öyle bir an gelir ki bu boşluk senin yaşamının, kanının,
kemiklerinin, iliğinin bizzat kendisi olur. Onu solursun ve nabzında o atar.
İstesen bile onu yitirmeyi başaramazsın.
Şair
birkaç kısa an için mistiktir ve mistik sonsuza kadar bir şairdir.
Ama
bu durum şimdiye dek kimsenin çözememiş olduğu zor bir soruyu ortaya çıkarır.
Benim
ona mütevazı bir yanıtım var. Bu soru dünyanın her yerinde binlerce kez
soruldu: "Eğer şairler sadece belli yansımalara ulaşabilmelerine rağmen
bu kadar fazla güzellik ve şiir yaratabiliyorlarsa ve sözcükler onlar
tarafından dokunulduklarında canlı hale geliyorlarsa, mistikler neden onlara
benzer şiirler üretemiyorlar?" Bir günde yirmi dört saat var ve onlar gece
gündüz bu yaratıcı ruh halindeler ama onların sözleri aynı güzelliği
taşımıyor. Gautama Buda’nın ve Mesih İsa’nın sözleri bile Halil Cibran’ın,
Mikhail Naimy’nin ve Rabindranath Tagore’un sözlerinin karşısında sönük
kalıyorlar. Bu gerçekten çok garip. Çünkü şairler sadece belli anları
yaşamalarına rağmen bu kadar çok şey yaratabiliyorlar. Peki ya evrensel bilince
hem uyanıkken hem de uyurken sürekli açık olan mistikler? Burada olan şey
nedir? Neden onların arasından başka Halil Cibranlar çıkmıyor? Kimse buna yanıt
vermedi.
Benim
deneyimime göre, eğer bir dilenci bir altın madeni bulursa şarkı söyleyip dans
edecektir ve sevinçten çıldıracaktır. Ama bir imparator böyle yapmaz.
Şair
arada bir imparator olur. Ama sadece arada bir. Bu nedenle onu sürekli
gerçekleşen bir şey olarak göremez. Ama mistik evrensel bilinçle sadece bir an
için birleşmiş değildir. O tamamen o bilinçle bir olmuş haldedir ve bu
birleşmenin artık geriye döndürülmesi imkânsızdır.
Bu
küçük yansımalar belki sözcüklere dökülebilirler çünkü onlar sadece çiy
damlalarıdır. Ama mistik, bir okyanusa dönüşmüş durumdadır. Bu nedenle
sessizlik onun şarkısı haline gelir. Bütün sözcükler yetersiz görünür ve hiçbir
şey onun deneyiminin söze dökülmesini sağlayamaz. Okyanus o kadar büyüktür ki o
her an onunla birdir ve doğal olarak ayrı bir varlık olduğunu unutur.
Yaratmak
için, yaratacağın yerde olmalısın. Şarkı söylemek için söyleyeceğin yerde
olmalısın. Ama mistiğin kendisi artık bir şarkı haline gelmiş haldedir. Onun
varlığı bir şiirdir. Onu yazamazsın, onu boyayamazsın. Onu sadece içebilirsin.
Bir
şairle iletişim kurmak kendine özgü bir olay ama bir mistik ile aynı yerde
bulunmak tamamen farklı bir şey. Şairlerle başlamak iyidir çünkü çiy
damlalarını sindiremiyorsan, okyanus senin için uygun değil demektir. Ya da
daha doğru bir ifadeyle, sen okyanusa uygun değilsin. Senin için çiy damlaları
bile büyük bir okyanus gibi görünüyor.
Gerçek
ressam kendi resimlerinin içinde çözünür ve gerçek şair kendi şiirlerinin
içinde yok olur. Ama yaratıcılığın bu tarzı mistiğe aittir. Mistik kendi
yaratıcılığı içinde gözden kaybolduğu için onun resmini ya da şiirini
imzalamaya ihtiyacı yoktur. Şairler bunu yapabilir. Çünkü bir an için pencere
açılır ve onlar öteleri görürler ve sonra pencere kapanır.
Halil
Cibran neredeyse otuz tane kitap yazdı. Bunlar arasında ilk kitabı olan Peygamber
bir mücevher gibidir, diğerleri berbattır. Bu garip bir fenomen. Bu adama ne
oldu? O, Peygamber’i yazdığı zaman gençti. Yirmi bir yaşındaydı, insan zaman
geçtikçe daha fazlasının gelmesini bekler. O da bunu sağlamak için çok çalıştı.
Bütün yaşamı boyunca yazdı ama hiçbir eseri Peygamber’in güzelliğine ve
gerçeğine yaklaşamadı bile. Belki de pencere yeniden açılmadı.
Bir
şair kazara mistik olmuş kişidir. Durum tamamen kazadan ibarettir. Bir rüzgâr
sana kendiliğinden ulaşır, onu sen üretemezsin. O da dünya çapında ün
kazandığı için -çünkü ilk kitabı dünyanın bütün dillerine çevrilen belki de ilk
kitaptı- daha iyi bir şeyler yapmaya çalıştı. İşte tam da orada başarısız oldu.
Ona şu basit gerçeği söyleyecek biriyle karşılaşmamış olması talihsizlik:
"Peygamber'i
yazarken hiç zorlanmadın. O kendiliğinden oldu. Ama şimdi onu yapmaya
çalışıyorsun.”
O
sadece gerçekleşti. O senin çabanın ürünü değildi. Sen onun aracı oldun. O sana
ait olan bir şey değil. O tıpkı bir çocuğun annesinden doğması gibiydi. Anne
çocuğu yaratamaz, o sadece bir geçittir. Peygamber de sana, senin çalışmana ve
zekâna bağlı olmayan az sayıdaki kitaptan biri. Onlar sadece sen yokken ve
onlara gerçekleşmeleri için izin vermişken, onların yollarına çık- mıyorken
ortaya çıkarlar. Böyle bir durumda sen ona müdahale etmeyecek kadar rahat
olursun.
O
çok az rastlanan türde bir kitaptır. Onun içinde Halil Cibran'ı bulamayacaksın.
Kitabın güzelliği de burada zaten. O, evrene kendisi üzerinden akması için izin
verdi. O sadece bir medyum ya da bir geçit gibiydi. Tıpkı flütü çalan kişiye
engel olmayan boş bir bambu gibiydi.
Benim
deneyimime göre, Peygamber gibi kitaplar senin sözde kutsal kitaplarından daha
kutsaldır. Bu kitaplar kendilerine özgü bir kutsallığa sahip oldukları için
kendi çevrelerinde bir din yaratmazlar. Onlar sana hiçbir ibadet şekli
vermezler. Hiçbir disiplin ya da emir vermezler. Onlar sana sadece kendi
başlarına gelen deneyimin yansımalarını görebilmen için izin verirler.
Deneyimin
tamamı sözcüklere dökülemez ama ona dair bir şeylerden bahsedilebilir. Belki
gülün tamamı değil ama birkaç yaprağı... Yaprakları gülün var olduğuna dair
yeterli kanıt oluşturur. Şimdi penceren açıldı ve rüzgâr içeri bazen bu
yapraklardan getirebilir.
Senin
varlığına rüzgâr aracılığıyla gelen bu yapraklar bilinmeyene davettirler.
Tanrı seni uzun bir hac yolculuğuna çağırıyor. Bu yolculuk yapılmadığı sürece
anlamsızlık içinde kalacaksın. Sürüklenip duracak ve gerçek bir yaşam
süremeyeceksin. Kalbinden kahkahalar yükselemeyecek.
Halil
Cibran kendi adını gizliyordu ve Almustafa takma adını kullanıyordu. Almustafa
peygamberdir. Halil Cibran, Almustafa adı altında mistisizmin temellerini
verir. O herhangi bir dini övmez, dinin kendisini över.
Almustafa
sadece bir ad. Onun aracılığıyla konuşan kişi Halil Cibran. Bunun bir nedeni
var. O doğrudan kendi adı altında da konuşabilirdi. Arada Almustafa'nın
bulunmasına gerek yoktu. Ama söyledikleri dindarlığın temellerini anlatsa da,
Halil Cibran bir din yaratmak istemedi. Ve bunun gerçekleşmesini engellemek
istedi. Çünkü insanlar dinler adına birçok insanlık dışı işler ve katliamlar
gerçekleştirdiler.
Milyonlarca
insan öldürüldü. Binlercesi diri diri yakıldı. Bir din organize ve kristalize
hale gelirse yaşamda değerli olan her şey için tehlike oluşturmaya başlar.
Bundan sonra o artık Tanrı'nın yolu olamaz ve sadece savaş için bir bahaneye
dönüşür.
Halil
Cibran kendini Almustafa'nın arkasına sakladı ve böylece insanlar ona
tapınmadılar ve bu sayede çirkin geçmiş devam ettirilmedi. Söylemek istediğini
doğrudan söylemek yerine “Almustafa" adlı bir alet yarattı. Almustafa
sayesinde yazdığı kitap bir kutsal kitap muamelesi görmedi. Ama buna rağmen o
kitap dünyadaki en kutsal kitaplardan biridir. Onunla karşılaştırıldıkları
zaman bütün diğer kutsal kitaplar kutsallıktan uzak görünürler.
O
Almustafa’yı yaratarak kitabının kurgusal bir eser ve bir şiir gibi kabul
görmesini sağladı. Bu onun şefkati ve büyüklüğüdür. Bütün kutsal yazıtlara bak,
onların hiçbirinde tıpkı bir ok gibi doğrudan kalbine gidecek kadar canlı
sözcükler bulamazsın. Hatta insanlıktan uzak olan ve kutsal kitaplarda yer
almaması gereken birçok şey bulursun. Ama insan çok kördür ve sadece Almustafa
adı altındaki küçük bir kurgu sayesinde şu çok temel gerçeği unutur: Böyle bir
kitapta yazılan gerçekler, sen onları deneyimlemediğin sürece ve onlar sana ait
deneyimler olmadığı sürece anlatılamaz.
Uzun
yıllar önce, bir tıp öğrencisiyken, kafası oldukça karışmış bir hemşire beni
telefonla arayarak şu garip hikâyeyi anlatmıştı; o sabah hastaneye yatırılmış
genç bir hastaları vardı. Bu genç erkek hasta, gün boyunca çok hoş ve normal
davranmıştı hatta ufak bir şekerlemeden uyanana kadar her şey yolunda
gözüküyordu. Uyandıktan sonra heyecanlı ve garip olduğunu fark etmişlerdi. En
azından hasta kendinde değildi. Bir şekilde yatağından düşmüştü, yerde
oturuyor, bağırıyor ve yatağına girmeyi reddediyordu. Lütfen gelip neler olup
bittiğine bir bakabilir miydim?
Hastaneye
vardığımda hastayı yatağının yanında, yerde, bir ayağına bakarken buldum.
Yüzündeki ifadeden, kızgınlık, telaş, şaşkınlık ve üzüntü okunuyordu. Yatağına
dönüp dönmeyeceğini bunun için yardıma ihtiyacı olup olmadığını sordum. Bütün
bu önerilerden rahatsız olarak kafasını "hayır" anlamında salladı. Yere
çömelerek hastalığıma ilgili tarihçeyi aldım. Bazı testleri yaptırtmak için bu
sabah geldiğini söyledi. Hiçbir şikâyeti yoktu fakat nörologlar sol ayağının
"tembel" olduğunu -bu kelimeyi kullanmışlardı- söylemişler, o da
gelmesi gerektiğini düşünmüştü. Gün boyunca kendini gayet iyi hissetmiş, akşama
doğru da uykuya dalmıştı. Kalktığında, yatağının içinde hareket edene kadar da
iyi hissetmeye devam etmişti. Sonra söylediğine göre yatağının içinde
"birinin bacağını", o çok garip insan bacağını, o korkunç şeyi bulmuştu.
İlk
anda büyük bir şaşkınlık ve iğrenmeyle birlikte donup kalmıştı. Bugüne kadar
ne böylesine olağanüstü bir şeyi hayal etmiş, ne de yaşamıştı. Bu ayağı çok
garip ve farklı hissetmişti. Mükemmel bir biçime sahip olmasına rağmen farklı
ve soğuktu. Bu noktada aklıma bir fikir geldi. Neler olduğunun şimdi farkına
varmıştı. Bu tümüyle bir şakaydı. Canavarca, uygunsuz ama çok orijinal bir
şakaydı. Yılbaşı akşamıydı ve herkes eğleniyordu. Çalışanların yarısı
sarhoştu. Herkes birbiriyle eğleniyor, çılgınca şakalar yapıyordu. Ortalık tam
bir karnaval havasındaydı. Açıkça görünen oydu ki korkunç ve garip bir şaka
anlayışına sahip olan hemşirenin birisi otopsi odasından kesik bir bacak
çalmış, o derin uykudayken yatağının içine şaka olsun diye bırakmıştı. Bu
açıklamadan dolayı içi rahatlamıştı ama bu şaka da eşek şakasıydı ve o lanet olası
şeyi yatağından dışarıya fırlatmıştı.
Fakat
-bu noktada sohbet eder tavrını bıraktı ve aniden titreyek yüzü bembeyaz
kesildi- o şeyi yatağından fırlatıp attığında her nasılsa kendisi de
arkasından gitmişti, şu anda o şey kendi vücuduna bağlı bir haldeydi.
Yüzündeki
iğrenme ifadesiyle "şuna bakın" diye bağırdı. "Hiç böyle garip
ve korkunç bir şey gördünüz mü? Kadavranın ölü olduğunu düşünmüştüm. Fakat bu
çok garip. Bir şekilde bu iğrenç şey bana yapışmış." Her iki eliyle ayağı
tuttu ve büyük bir şiddetle vücudundan koparmaya çalıştı. Başaramayınca hırsla
vurdu.
"Yavaş
ol!" dedim. "Sakin ol! Boşver! Ben olsam o ayağa öyle
vurmazdım."
Kızgın
ve çok rahatsız olmuş bir ifadeyle "neden peki?" diye sordu.
"Çünkü
bu senin ayağın" diye cevap verdim. "Kendi ayağını tanımıyor
musun?"
Yorgunluktan
aptallaşmış, şaşkın ve dehşet içindeki yüz ifadesinde en ufak bir şüphe
belirtisi yoktu. "Ah doktor," dedi. "Siz benimle dalga
geçiyorsunuz. O hemşireyle işbirliği içindesiniz, hastalara böyle şakalar
yapmamalısınız."
"Şaka
yapmıyorum," dedim. "O senin kendi ayağın."
Suratımdaki
ifadeden çok ciddi olduğumu fark etti ve yüzünde açıkça bir korku ifadesi
belirdi.
"Bunun
benim bacağım olduğunu söylüyorsunuz öyle mi Doktor? Peki insan kendi bacağını
bilmez mi?"
"Kesinlikle
bilir." diye cevap verdim. "Kendi ayağını bilmelidir. Bir insanın
kendi ayağını tanımamasını hayal bile edemiyorum. Belki bu kadar zamandır şaka
yapan sensin?"
"Tanrı
adına yemin ederim ki şaka yapmıyorum... Bir insan kendi vücudunun farkında
olmalı, ne kendinin, ne değil bilmeli, fakat bu ayak, bu şey..." Bir
nefret dalgasıyla daha titredi, "garip hissediyorum ve benim bir parçammış
gibi de gelmiyor."
"Peki,
neye benziyor" diye en az onun kadar şaşkınlık içinde kalarak sordum bu
kez.
"Peki,
neye benziyor?" dedi, benim sözlerimi aynen ve ağır ağır tekrarlayarak.
"Sana söyleyeyim neye benzediğini. Dünyadaki başka hiçbir şeye
benzemiyor. Nasıl böyle bir şey bana ait olur? Böyle bir şeyin nereye ait
olduğunu da bilmiyorum." Sesi giderek kısıldı. Korkmuştu ve şok
geçiriyordu.
"Dinle."
dedim. "Pek iyi olmadığını düşünüyorum. Lütfen yatağına dönmene yardım
etmemize izin ver. Ama önce sana son bir soru soracağım. Eğer bu şey senin sol
ayağın değilse (konuşmamızın bir yerinde bu "şey" e, bacağa
benzetilmiş yapay bir parça demişti. Hatta birileri, bu parçaları,
orijinallerinin tıpkı aynısı gibi üretmeye başlamıştı bile!) senin sol ayağın
nerede?"
Bir
kere daha yüzü bembeyaz kesildi, öyle ki bayılacağını sandım.
"Bilmiyorum," dedi. "Hiçbir fikrim yok. Kayboldu. Gitti. Bulunabilecek
bir yerde değil..."
NOT
Bu deneyimim basıldıktan
sonra (Leg To Stand On, 1984.) Dr. Michael Kremer adındaki bir nörologtan bir
mektup aldım. Mektubunda şunları anlatıyordu; "Kardiyoloji bölümünde yatan
şaşırtıcı bir hastayı görmem istendi. Kalp sektesi geçirmişti. Bu durum sol
tarafını felce sokan geniş bir damar tıkanıklığına neden olmuştu. Onu görmemi
istemişlerdi; çünkü geceleri sürekli olarak yatağından düşüyordu.
Kardiyologlar da sebebini bulamamışlardı.
Ona geceleri ne olduğunu
sorduğumda, açık bir şekilde cevap verdi. Her gece uyandığında yatağında ölü,
soğuk, kıllı bir ayak buluyordu ve bunu bir türlü anlayamıyordu. Fakat bu
duruma da dayanamıyordu. Sağlam eli ve ayağıyla bu 'şey'i yatağından atıyordu.
Doğal olarak vücudunun geri kalan kısmı da onu takip ediyordu.
Felçli olduğu tarafta
tamamen duyarlılığıtıı yitirmişti. Hasta, bu sevimsiz yabancı ayağa kendini o
kadar kaptırmıştı ki, ona, bu ölü bacağı yatağından atarken kendi bacağının
yatakta olup olmadığını soramadım!"
Mutluluktan kendinden geçmek her
çocukta doğuştan vardır. Mutluluktan kendinden geçmek doğaldır. Bu sadece
ermişlerin başına gelmez. O herkesin dünyaya birlikte getirdiği bir şeydir.
Herkes onunla birlikte gelir. O hayatın özünde vardır. O canlı olmanın
parçasıdır. Hayatın kendisi baş döndürücüdür. Her çocuk onu dünyaya getirir ama
toplum onun üzerine çullanır, kendinden geçme olasılığını yok etmeye başlar,
çocuğu mutsuzlaştırmaya başlar, çocuğu koşullandırmaya başlar. Toplum hastadır ve o mutluluktan kendinden
geçen insanlara izin vermez. Onlar toplum için tehlikelidir.
Ben erkek değilim. Aile geçindiremem, yeni şeyler
alamam onlara. Sivilcelerim ve küçük bir de
çüküm var.
Ben erkek değilim. Futbolu, boksu ve arabaları
sevmem. Duygularımı ifade etmeyi
severim. Hatta kollarımı arkadaşımın
boynuna dolamayı.
Ben erkek değilim. Bana verilen rolü
oynamayacağım – Madison Avenue, Playboy’, Hollywood ve Oliver Cromwell’in
yarattığı o rolü.
Televizyon bana nasıl
davranacağımı söyleyemez.
Ben erkek değilim. Bir sincabı öldürdüğüm gün bir
daha öldürmeyeceğime yemin ettim. Et yemeyi bıraktım. Kan midemi bulandırır. Çiçekleri severim.
Ben erkek değilim.
Askere alınmaya karşı çıktığımdan hapse
düştüm.
Gerçek erkekler beni dövüp bana ibne
dediklerinde kavgaya karışmam. Şiddetten hoşlanmam.
Ben erkek değilim.
Bir kadına tecavüz etmedim hiç.
Siyahlardan nefret etmiyorum.
Bayrak dalgalandığında duygusallaşmıyorum.
Amerika’yı sevmem ya da terk etmem
gerektiğini düşünmüyorum.
Bunun gülünç bir şey olduğunu düşünüyorum.
Ben erkek değilim. Hiç frengi
olmadım Ben erkek değilim. En sevdiğim
dergi Playboy değil. Ben erkek değilim. Mutsuz
olduğum zaman ağlarım. Ben erkek değilim. Kendimi
kadınlardan üstün görmem. Ben erkek değilim.
kasık-desteği giymiyorum. Ben erkek değilim. Şiir
yazıyorum. Ben erkek değilim. Barış ve sevgi
için meditasyon yapıyorum. Ben erkek değilim. Seni yok
etmek istemiyorum.
Hasretinden Prangalar
Eskittim kitabıyla Ahmed Arif'in şiiri de gün ışığına çıktı.
Böylece Ahmed Arifin Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer,
okurun gözünde de matematik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan
sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler
sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler. Ama bu arada fikir ve sanat
hayatımızda yerleşik değerlerin kendi içinde, yeni bir trafik doğmuş
bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta,
dayanaksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmektedir.
Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulmaları için pek bir şey
kalmamaktadır. Bunun için, iyidir, diyorum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce
şairler arası bir "pazarı" olan Ahmed Arif de bu arada bu durumundan
fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.
Ahmed
Arif 1927'de doğdu. Diyarbakırlı. İlk şiirleri 1948-1951 yılları arasında bir
iki dergide göründü. O günlerde kendisi Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya
Fakültesi'nde, Felsefe Bölümü'nde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini
ortaya çıkardığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hâkim görünüyorlardı.
Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyuboğlu'nun de “halk olarak sanat”"ın
dolaylarında dolaşılmaya başlanmıştı. Bütün gençler, bütün yeniyetmeler Orhan
Veli'ye, Oktay Rifat'a, Melih Cevdet Anday'a öykünüyordu. Sanki şiir yalnız
onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu
bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur. Ama genç sanatçıların çoğu böyle
olmakla birlikte, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan,
Orhan Veli ve arkadaşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed
Arif'i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile, Garip'le gelen
şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir
diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden
biri de odur. (Garip'le gelen ve Yeni şiirin biçim özgürlüğüne ilişkin öneri
ise, 1940'tan sonra yetişen bütün şairlerce benimsenmişti.)
Ahmed
Arif’in şiiri bir bakıma Nâzım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nâzım Hikmet'in
de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var.
Nâzım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden.
Ovadan akan "büyük ve bereketli bir ırmak" gibidir. Uygardır. Ahmed
Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları, "âsi"
dağları. Uzun ve tek bir ağıt gibidir onun şiiri. "Daha deniz
görmemiş" çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri
arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta bir
yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut (bir sanrı,
daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan,
yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç
katmayı ihmal etmeyen bir gerillacının şiiridir. Karşı koymaktan çok boyun
eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı,
avcı bir doğa içinde.
1959-1962
yılları arasında Ankara'daydım. Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost
olmuştuk. O sıra, Muzaffer Erdost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed
Arif de o günlerde Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç dört günü
beraberdik. Daha doğrusu üç dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11-12
sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış
bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sabahleyin,
yürüye yürüye Kızılay'a kadar gidilir, orda ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle.
Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma
tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık bir benzerlik vardır
muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir
şaire ilk kez Ahmed Arif’te rastlıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış
herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirinin her yöne doğru bir devamı
gibi. Bir bakıma "oral" (sözel) bir şiirdir onunki. Bizde oral
şiirin tuhaf bir kaderi vardır: Bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe
düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense
şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şiirin
elden çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arifin şiirinde böyle bir sakınca yok.
Hiçbir zaman söyleve düşmez. Bir duygu sağanağı, imgeler halinde, sıra sıra
mısraları kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur;
çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmed Arif,
kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir.
Anlatımıyla, şiirinin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçede destan türünün en
ilginç deneylerini yapmıştır. En ilginç çıkışını desek daha yerinde olacak.
Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O, yalçınlıktan,
birden, sınır köylerine iniyor; "tavukları birbirine karışan"
insanları anlatıyor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme
ulaştırıyor. Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından
görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görüyorsunuz. Ahmed Arif, Doğu Anadolu'nun, sınır boylarının
yerel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu
türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların
arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde
önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan
Abdal'ı, Urfalı Nazif i, Köroğlu'na, Bedreddin'e götürüyor. Büyük bir sevgiyle
bir umuda çağırıyor Anadolu insanını; gözlerinden öperek, çıldırasıya severek.
Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının,
edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığım, hatta
öbür halk kaynakları içinde türkülerin o kadar da büyük bir ağırlık
taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına edildiklerini sanan başka
şairlerden ayrılıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı ta
temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.
Ahmed
Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiştir, dedik. Bir
de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim:
Paul Eluard'ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü dönemde de, ondan
sonraki dönemde de, şiirinin temelinde yatan ana öğe, mısralarının kısalığı,
kuruluş tarzı ve bunların birbiriyle bağlanma birimi sayesinde ipuçlarını
hiçbir zaman saklamamıştır. Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın
çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır. Hasretinden Prangalar Eskittim'de bunun
birçok örneğini görüyoruz. Sonra, imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma
şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin
oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor.
Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir
imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer
ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem
kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arife özgü fizli
bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün
çekidüzenini onlarda bulmaktadır.
Sözgelimi,
"Otuz Üç Kurşun"da:
Yakışıklı
Hafif
İyi
süvari
mısralarının;
yine aynı şiirde:
Ve
karaca sürüsü
Keklik
takımı...
mısralarının
böyle bir işlevi vardır.
Bu,
Mayakovski'nin ritm elde etmek için yaptığı biçim çalışmalarını akla
getiriyorsa da aslında bu noktada iki şairin tutumlarını birbirine
karıştırmamak gerekir. Mayakovski için, ritm, bir yerde, her şeydir;
"şiirin temel gücünü" ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir
için ritm, manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise
ritm sadece bir olanak olarak önemlidir. Ama aralarındaki asıl ayrım şurda sanırsam;
Mayakovski'de ritm, bir bakıma, şiirin dışında bir yerdedir, anonim bir
tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da yatay ses benzerliklerine,
bağdaşımlarına başvurur. Daha özetlersek: Mayakovski ritmi ses'te aramaktadır.
Ahmed Arif ise söz'de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada "oral"
niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine
karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiiri
hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok yeni şairin onun etkisinden geçmesi
de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile Hasretinden Prangalar Eskittim, geç
kalmış bir kitap değildir. Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir Hasretinden
Prangalar Eskittim: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arifin şiiri. Günün değil, çağın
değil, çağların "aktüalite"siyle doludur. "Künyesi
çizileli" kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek teması içinde bulunduğu
köylülerin, yürüyerek gezdiği kasabaların arasından tarihi kalın çizgilerle
görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnız, "Diyarbekir Kalesinden Notlar
ve Adiloş Bebenin Ninnisi"nde daha güncel bir tavır var (sanıyorum, en
son yazdığı şiirdir bu). "Otuz Üç Kurşun"da da biraz öyle. Bir yerde
tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç
kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da
yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.
Hollanda'ya
gittiğimde orda Van Gogh'un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye
başlamıştım Van Gogh'un resimlerindeki sarıları. Çünkü Hollanda'daki
coğrafyanın, yeryüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları, Van Gogh'u
içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da
büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasındaki böyle bir ilişki sanat
yapıtının değerini artırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama
bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.
Aynı
şekilde, Erzurum, Sivas toprağını gördükten, Doğu Anadolu'daki yeryüzü
şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindirdikten sonra, Âşık Veysel'in sesine
daha çok tutuldum. Van Gogh'un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini
taşıyor, her yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış
«.ılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Âşık Veysel'in sesinde de Doğu Anadolu
toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar,
yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif’in
şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin,
yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle
destan türünde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arifi okurken.
Cesareti
söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
Bir
pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.
‘‘Dostuna
yarasını gösterir gibi."
Yücelerde
yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalınayak ve ayakları yanarak.
Hasretinden
Prangalar Eskittim yayımlanana kadar çok kişi bilmiyordu Ahmed Arif’in şiirini.
Hatta şöyle diyelim: onun şiirini kendisinden yararlanan birkaç şair dışında pek
izleyen olmamıştı. Hele okur kitleleri hiç bilmiyordu. Gerçi şiirlerini elden
ele dolaştıranlar, ezberleyip toplantılarda okuyanlar vardı, ama fazla değildi
bunların sayısı. "Gizli şair" olarak kalmıştı şimdiye kadar. Bu
yüzden hakkındaki bilgiler de kulaktan dolma ve yanlıştı. Sözgelimi geçenlerde
Anadolu'da çıkan bir dergide şiir üstüne bir inceleme yazmayı deneyen genç bir
arkadaş, bu yazısında Ahmed Arif’ten de söz etmiş, ama 1940 şiirinden önce
yazmış bir şair olarak göstermişti. Yalnız bu arkadaş değil, bazı ad yapmış
eleştirmenler de yanlış yargılarla baktılar ona. Belki de onun yapıtını
istedikleri an yanıbaşlarında bulamadıkları için oldu bu. Sözgelimi Hüseyin
Cöntürk, birkaç yıl önce Dönem dergisinde yazdığı bir yazıda Ahmed Arifi Orhan Veli
akımının yedeğinde bir sanatçı olarak ele almış ve şöyle yargılamıştı:
"Orhan Veli'yi iyi anlamış." Ahmed Arif’in şiiri için yapılabilecek
en büyük yanlıştı bu. Aynı dergide Cöntürk'e karşılık vermiştim ben de* Sanırım
Cöntürk'ün büyük yanlışı biraz da Ahmed Arif’in şiirini izleyebilme olanağını
hemen hemen hiç bulamamış olmasından doğuyordu. Bir iki yerde rastladığı bir
iki şiiri kendi ölçülerine göre yargılamak gereğini duymuştu belki de. Gerçi
bir iki parçadan da bir şair üstüne aykırı düşmeyen yargılara varılabilir ya da
varılabilmesi gerekli, ama neyse... Dergiler de, yayınevleri de her nedense
uzak durdular Ahmed Arif’in şiirine. Kitabını yayımlamak için onunki ciddi bir
temas arayanlarına son yıllara kadar rastlanmadı. Şiiri hakkındaki
bilgisizlikten doğuyordu bu. Yaklaşanları da Ahmed Arif geri çeviriyordu.
Nihayet, Bilgi Yayınevi bu işe girişti. Kutlarım bu yayınevini.