20 Ocak 2016 Çarşamba
31 Aralık 2015 Perşembe
Jiddu Krishnamurti / Ahmaklık
Tıpkı bunun gibi ben ahmağın biriysem ve ben zeki olacağım diye çabalıyorsam işte bu zeki olma çabası ahmaklığın ta kendisidir; Çünkü önemli olan şey ahmaklığımı anlamamdır. Zeki olmaya ne kadar çalışırsam çalışayım kendimi ahmaklıktan kurtaramam, olsa olsa yüzeysel bir cila yapabilirim. Bir şeyler öğrenebilir, kitaplardan alıntılar yapabilir, ezberden ünlü yazarların kitaplarından bölümler okuyabilirim ama böyle yaparak bu cilanın altındaki ahmaklığımı gideremem. Eğer ahmaklığın günlük yaşamımda nerede ve nasıl ortaya çıktığını görebilirsem, benden altta olanlara nasıl davrandığımı, komşularıma karşı olan tutumumu, zenginlerle, fakirlerle, görevlilerle olan ilişkilerimdeki tutumumu izleyebilirsem, bu ilişkilerdeki tutumumun, davranışlarımın bilincinde olmak zihnimi çepeçevre saran ahmaklık kabuğunda bir çatlak oluşturabilir.
Bir kere deneyin, kendinizi
altınızda olanlarla konuşurken, yüksek bir görevliye olağanüstü saygı
gösterirken, size hiçbir çıkar sağlayamayacak kimselere karşı saygısız
tutumunuz içinde izleyiniz, o zaman ne kadar ahmak olduğunuzu görmeye
başlayacaksınız. Ahmaklığınızı anladığınız zaman zekâ, duyarlık, incelik hepsi
kendiliğinden gelecektir. Sizin duyarlı olmaya, ince olmaya çalışmanız gerekmeyecektir.
Bir şey olmaya çalışan kimse çirkin bir insandır. Böyle bir kimse kaba ve
duyarsızdır.
30 Aralık 2015 Çarşamba
Can Yücel / Sevgi Duvarı
Sen
miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi
Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık seçik ki
Başucumda bi sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi
Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarını aştık
Düştüğüm yer öyle açık seçik ki
Başucumda bi sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
Yalnızlığım benim çoğul türkülerim
Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
25 Haziran 2015 Perşembe
Ben / Red Hawk
Kendini gözlemlemenin dört
temel ilkesi şunlardır:
1) Yargılamaksızın: Bu,
anlaşılması en zor ilkedir. Zihin yargıçtır, sürekli olarak hayatımdaki
herkesi, her olayı ve her şeyi yargılar. Bilgiyi dosyalamak/depolamak için
yargılar. Hayatımda yer alan bütün insanları, olayları ve şeyleri iki büyük
kategori de genelleştirerek yapar bunu: sevme//sevmeme (ya da iyi//kötü — vb. )
Daha sonra etiketleyip dosyalayabilmek için hayatımdaki her bir şeyi
ilişkilendirerek (karşılaştırma ve kıyaslama) sürekli olarak yargılar. Ayrıca
kendim ile eylem arasında bir ayrım olduğu yanılsaması yaratmak için
eylemlerimin her birini yargılar: Kötü sözler sarf ederim, ardından bu sözleri
yargılarım ve böyle yaparak, yargılanan eylemden ayrı olduğum yanılsaması
yaratırım.
Suçlamanın
olduğu an, suçlanan şeyden kendini ayrı tutmak da vardır. Bu şekilde,
davranışımı görüp hissetmekten ve onun tüm sorumluluğunu üstlenmekten,
davranışımı sahiplenmekten korurum kendimi. Yargılama kendime karşı kör kalmamı
sağlar. Üstelik, bana söylediklerini ya kabul ederek ya da reddederek, bu
yargılama sürecine tümüyle inanırım. Her iki şekilde de ben yargılanma
süreciyle “tanımlanmışımdır” (= “ben o olmuşumdur”). O yönetir, ben de hiç
sorgulamadan itaat ederim.
Bu
nedenle, hiç yargılamadan gözlemleme, dikkati sürekli olarak bedensel-
duyumsamada * tutmak anlamına gelir; bedende sabit ve kıpırdamadan kalmak,
bedeni rahatlatmak ve sürecin zamanla yok olmasına izin vermektir.
Zihin-duygu-karmaşası, içinde bulunulan durumun gerektirmediği herhangi bir
hareketi tetiklediğinde, düşüncenin ve/veya duygunun bana dikkati bedensel duyumsama
üzerinde tutup dengelememi hatırlatmasına izin veririm - düşünceyi ya da
duyguyu durdurmaya çalışmadan (onunla özdeşleşmeden) bedenin içinde kalırım:
kendimi bulur, bedeni idare ederim. Ardından onun peşinden gitmediğim ya da dikkati esir etmesine izin vermediğim zaman, düşünce/duygu enerjisine ne olduğuna bakarım. Avcının takip ettiği bir geyiğin uzun çimenler arasında saklanması gibi, zihin-duygu-karmaşasının kendi alışılagelmiş, köklü amaçları için (kalıplarını yenilemek ve/veya sürdürmek için) dikkati ele geçirip tüketmek istediği bir durumun ortasında, dikkati tamamen dingin, sabit, durağan ve sakin bırakırım.
Sürekliliğin kuralı şudur: Beslenmeyen şey zayıflar; beslenen şey gittikçe daha da güçlenir. Zihin-duygu-karmaşası ya dikkatle beslenir ve gittikçe güçlenir (bu sırada dikkat gitgide zayıflar, her esintiden nem kapar, kolayca dağılır ve her düşünce/duygu parazitine kapılır); ya da dikkat, zihin-duygu-karmaşasıyla beslenir ve gittikçe güçlenir, daha sağlamlaşır, daha uzun sürelerle sabit durumda kalmayı, dikkat dağıtıcı şeylerden uzak durmayı, özgür kalmayı ve en şiddetli zihinsel//duygusal fırtınalardan sağlam çıkmayı becerebilir. Olgun ruhun amacı* bedenin ölüm anında bile özgür ve sağlam bir dikkattir. Ruh, dikkattir; o dikkatini vermez, o dikkatin (bilincin) kendisidir. Ben, dikkatimdir.
Sürekliliğin kuralı şudur: Beslenmeyen şey zayıflar; beslenen şey gittikçe daha da güçlenir. Zihin-duygu-karmaşası ya dikkatle beslenir ve gittikçe güçlenir (bu sırada dikkat gitgide zayıflar, her esintiden nem kapar, kolayca dağılır ve her düşünce/duygu parazitine kapılır); ya da dikkat, zihin-duygu-karmaşasıyla beslenir ve gittikçe güçlenir, daha sağlamlaşır, daha uzun sürelerle sabit durumda kalmayı, dikkat dağıtıcı şeylerden uzak durmayı, özgür kalmayı ve en şiddetli zihinsel//duygusal fırtınalardan sağlam çıkmayı becerebilir. Olgun ruhun amacı* bedenin ölüm anında bile özgür ve sağlam bir dikkattir. Ruh, dikkattir; o dikkatini vermez, o dikkatin (bilincin) kendisidir. Ben, dikkatimdir.
2) Gözlemlenen şeyi değiştirmeden:
Yine bunu da anlamak zordur çünkü davranışımda gözlemlediğim şeyi değiştirme
dürtüsü, beni sonu gelmez bir suçluluk ve suçlama döngüsüne esir eden bir
tuzaktır. Bu, gözlemlenen şeyi değiştirmeye çalışan yargıçtır davranışı
değiştirmeye yönelik bu yargı komutu hemen dikkati kendine çeker ve onu
gözlemlenen şeyle “özdeşleştirme” durumuna yöneltir. Dikkat artık özgür ve
durağan değildir; yargılayıcı zihin, davranışı “sevmek//sevmemek” ya da
“iyi//kötü” vs’den ibaret büyük deposunda etiketleyip dosyalayarak
(karşılaştırma ve kıyaslama) onu kendine çekip tüketmiştir.
Davranışı
“kötü” olarak etiketlemeye kapıldığım an, gözlemlemeyi keserim. Artık
yargılayan ve bu yargılamayla tüketilen dikkat olmuşumdur. Bedenin içsel
fonksiyonlarına özgürce dikkatimi veremem artık, çünkü bu yargılama dikkati ele
geçirmiştir. Artık davranışla özdeşleştiğinden ve bu davranışın “kötü” olduğuna
hükmedildiğinden, komut kendimi değiştirmek olur. Şöyle ki: “Sigarayı bırakmam
lazım. Sigara içmek kötü.” Kendi içinde bu doğru olabilir ama özdeşleşildiğinde
bu mesaj şuna dönüşür: “Kötüyüm ve değişmek zorundayım.” Yargı, dikkatle
beslenir; alışkanlığın yaşayıp büyümesi için beslenmesi gerekir.
Ama dikkat sabit ve durağan kaldığında, bedensel duyumsamaya ve bedeni rahat bırakmaya kilitlendiğinde , o zaman yargının sabit ve durağan dikkati beslemekten başka gidecek yeri kalmaz. Düşünce ve duygu = bedendeki enerjidir. Maddenin ilk kanunu (Newton fiziği) şudur: madde (yani, enerji) ne yaratılabilir ne de yok edilebilir, sadece dönüştürülebilir. Bu nedenle, bedene bir enerji akışı olduğunda (ki bu sürekli olur: "Bugün bize gündelik ekmeğimizi ver" diye söyler bunu İncil) bu enerji, zihin-duygu-karmaşası tarafından ele geçirilir (çalınır) ve psikodramalarını ortaya çıkarmak için kullanılır. Bu enerji bir yere yönelmek zorundadır, yani zihin-duygu-karmaşası tarafından psiko-drama olarak tüketilmezse, o zaman kurallar gereği dikkatin besini olmaya dönüştürülmelidir. Psiko-drama şudur: "İyi değilim/kötüyüm/hatalıyım" yargısına dayanan kendimi değiştirme mücadelesi = olduğum şeyi değiştirmek için ömür boyu süren bir dram. Bunun alternatifi, yargılama süreciyle "özdeşleşmeden" gözlemlemek, her ne görürsem kabul etmek, onun bedende var olmasına izin vermek ve bu konuda ne aleyhte ne de lehte kesinlikle hiçbir şey yapmamaktır: basitçe gözlemlemek, rahatlamak,kabul etmek, izin vermektir. Antik ruhani ekollerde bu uygulamaya "neti-neti" = "ne bu-ne o" denir. Ayrıca, "dünyayı durdurmak" olarak da adlandırılır. Bu, dikkatin kuralını anlayan ve onları izleyen olgun bir ruhtur. Bu kuralı izlemeyen kişi bir mahkum, bir esir, yargının söylediklerini hiç sorgulamadan, çektiği acı ve kederi iyice kanıksamış halde, ömrü boyunca aynen uygulayarak "özdeşleşme"nin kölesi olmuştur. Yargılama süreciyle bu daimi özdeşleşme "kirlenme"* olarak bilinir.
3) Dikkati bedensel
duyumlara ve rahatlamış bir bedene vererek: Duyumsamaksızın gözlemleme
yapılamayacağım söylemek, bu ilkeyi açıklamanın bir diğer yoludur. Bazı
geleneklerde buna “kendini hatırlama” denir. Yani, bu kendini hatırlamanın ilk
ve öncü aşamasıdır: Kendimi bulurum. Kendimi hatırlamıyorsam, tek başına
kendini gözlemleme yetmez - dolayısıyla, gözlemleme yaptığımda önce kendimi
bulmak, zamanda ve mekânda, bedende, şu anki durumda kendimi konumlandırmak zorundayımdır.
Aynı zamanda gözlemleme yaparken, dikkatimin bir kısmını bedensel duyumlara
yoğunlaşmış halde tutmam gerekir. Bedende daima duyum vardır; hem bedenin
içinden hem de onu gözlemleyerek dışından tecrübe edilebilir. Ama gözlemlemeyi,
dikkati bedensel duyumda tutarak temellendiremezsem (bedende dolaşan enerjinin
duyumu, hareket eden düşüncenin duyumu, hareket eden duygunun duyumu,
kaslardaki fiziksel gerginliğin duyumu, rahatlamanın, uykulu halin duyumu, beş
duyu aracılığıyla makinede oluşan duyular: görme, koku, tatma, dokunma, ses -
tüm bunlar “duyu” demektir) o zaman sadece zihin merkezinden gözlemleme
yapılmış olur. Bu yüzden de temellendirilmemiş ve sadece cinnete tuz basmış
olur. Şöyle kuruntulara yol açar: bak bana, “çalışıyorum” şimdi; ya da: bak bana,
“Çalışma” nın içindeyim ve sürekli “çalışıyorum.” Bunun gibi. Zihin yalan
söyleyecektir. Hiç böyle bir şey yokken Çalışma’nın yapıldığını zannedecektir.
Dolayısıyla kendini gözlemlemenin ilk üç kuralı şunlardır:
1)
Yargılamaksızın kendini gözlemle.
2)
Gözlemlediğin şeyi değiştirme.
3)
Duyumsama olmadan gözlemleme olmaz.
Dikkatin
mutlaka temellendirilmiş halde kalması gerekir şimdiki zamanda, tam önümde
olanın ne olduğuna odaklanmış halde.
İçinden bütün "izlenimlerin" akıp geçtiği bedene odaklanmaktan daha iyi ne olabilir? Beden daima ve sadece şu andadır; beden sadece bir şimdi-fenomenidir. Zihin mevcut zamanın dışında gezinir, bedenin geri kalanıysa bunu yapmaz. Duyumsama daima bir şimdi-fenomenidir. "Şimdi burada," bu yerde, bu anda olduğumu hatırlamak zorundayım. Yoksa bu yalnızca tümüyle zihinden gelen ve hiçbir temeli ya da mevcudiyeti olmayan bir hayal ediş, boş davranış olur. Bedende daima duyumsama vardır. Uzuvlarınızı hissedin (sağ ayak başparmağınızı, ona bakmadan hissetmeye çalışın), bedenin ağırlığını ve kütlesini duyumsayın. Bedeni duyumsamak için bir diğer iyi egzersiz, ayakların ikisini de yere koymak ve iyi, rahat bir duruşta omurgayı dik tutmaktır. Buna "bedensel duyum egzersizi" denir, çünkü a) dikkati hemen bedene (yani, olduğum şeye) çekecek, ona temellenecek, dikkati kendi temeline yani bedene yerleştirecektir;
b) dikkati bedene ve onun duyumlarına yoğunlaştıracaktır;
c) dikkati zihinden ve ruh halinden uzaklaştırıp onu şimdiki zamana, mevcut ruh halimin benim yerime tercihte bulunup benim adıma konuşma ve davranmasındansa seçme özgürlüğümün olduğu yere çekecektir. Başka bir deyişle, o anda otomatik pilota bağlı bir robot, alışkanlıktan ibaret bir makine değil de bir insan olabilirim. Bütün çaba daima ve her şeyde dikkati (yani, olduğum şeyi) özgür bırakmak üzerinedir, böylece bedenin alışkanlık gücüyle yakalanıp tüketilmez, aksine ruh halinden değil de amaçtan yana tercihte bulunmakta özgürdür. Çoğu insanın tavırlarına ruh halleri karar verir, bu yüzden onlar daima ruh halinin kölesidir. Onların yerine düşünen, konuşan ve hareket eden, hep ruh halleridir. Ruh hali hava gibidir - gökteki bulut benim sorunum değildir, elimden onu gözlemlemekten başka bir şey de gelmez; aynı biçimde ruh hali de içteki havadır, iç göğünden geçen bir buluttur. O ben değildir, herhangi bir şekilde beni etkilemesi gerekmez ve tıpkı bulut gibi, beni hiç ilgilendirmez ya da benim sorunum değildir. Bu yüzden olgun ruhların tavrını , geçici ruh halleri belirlemez. Dahili ve harici koşullar ne olursa olsun, her an kendi tavrımı seçmekte özgürümdür. Herhangi türden bir duygusal çatışma içinde olduğumda, bununla özdeşleşmemem için bana yardım edecek bedensel duyum egzersizi vardır: dikkati bedenin içini ve dışını duyumsamaya yöneltmek. Bu, kendini hatırlamayı içeren kendini gözlemlemedir.
4) Amansızca kendine
dürüstlük (Lee Lozowick’in öğretisinden) şu anlama da gelir: beni
ne kadar kötü gösterirse göstersin, kendim hakkında doğruyu söylerim. Bu türden
dürüstlük, kendini gözlemleme için elzemdir. Bu olmadan, en büyük derdi
başkalarının önünde iyi görünmek olan geniş insan kitlesine dahil oluruz. Yani
bu “amansızca kendine dürüstlük” kendini gözlemlemenin dördüncü kuralı
sayılabilir çünkü bu beni dürüst tutar ve bu arada da tevazu gibi çok güzel bir
yan ürün üretir. Tevazu bir armağandır, inceliktir ve dürüst bir biçimde kendi
üzerinde çalışan insana gelir. Kendime yalan söylemek kolaydır ve bunu sürekli
yaparım. Kendimi haklı, iyi, soylu, bütün bu hayranlık uyandıran meziyetlerle
gördüğüm bir imaj vardır kafamda; ya dabu imaj “Ben hiçbir işe yaramam”da
olduğu gibi kötü, çirkin de olabilir. Bunların ikisi de yanlıştır, ikisi de
eksiktir, tam değildir, başkalarının önünde de böyleymişim gibi davranırım. Ve
içimde kendi çelişkilerime karşı körümdür. Yalan söyleyişimin beni görmekten ve
katlanmaktan alıkoyduğu bu kendi-görüntümle çatışan davranış alışkanlığımdır
bu. “Amansızca kendine dürüstlük” uyguladığımda gönüllü acıçekmenin * ne demek
olduğunu öğreneceğimdir, çünkü yalanlar ya da yargılamalar olmaksızın, sadece
içimde bulundukları şekliyle çelişkilerimi görmeye başlayacağımdır. Çalışma
benden bu acı içinde' durmamı, hiçbir şey yapmamamı, hiçbir şeyi değiştirmeye
çalışmamamı, hiçbir şeyi yargılamamamı, onu iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış
diye yargılamadan bu acıyı sadece hissetmemi ister. Basitçe, acının içinde
kalıp onun tüm bedende hissedilmesini... Duygusal ya da psikolojik acı,
bedendeki enerjidir. Başka bir şey değil. Beden bu enerjiyle ne yapacağını
bilir ama sadece ben müdahale etmediğimzaman. Yine de alışkanlıklarım müdahale
eder: acıyı düşünürüm, acıya tepki veririm, acıyı yargılarım, acıyla savaşırım,
acıyı “gidermeye” çalışırım, böyle sürüp gider. Alışılagelmiş davranışımla
müdahale ederim. Bu yüzden, acı kötüleşir; daha da büyür. Ama sadece acının
içinde, hiçbir şey yapmadan, bedeni ve acıyı hissederek kalırsam, beden bu
enerjiyi dönüştürür. Özdeşleşirsem acıyı beslerim; hiçbir yargılamada bulunmaksızın
ve acının için-de kalarak, onu bedende hissederek gözlemlersem, acı beni besler:
bu meta-fiziksel bir denklemdir. Newton fiziğinde, hareketin birinci kanunu
şöyle der: “Hareketli bir nesne [acı] ona dışarıdan bir güç [yargılamaksızın
yapılan kendini gözlemleme] uygulanmadığı sürece hareketini sürdürme
eğilimindedir.”
E.J.
Gold, “İnsan biyolojik makinesi, dönüşümsel bir düzenektir,” der. Ben müdahale
etmezsem, o acıyla ne yapacağını bilir. Bunu bir kez gördüğünüzde duygusal
acınızla tekrar aynı ilişkiye sahip olmayacaksınız, olamazsınız. Çünkü denkleme
netlik girmiştir ve netlik bir kez girince, tek bir defa bile olsa, tekrar aynı
insan olamam. Bu, alışkanlıkların sona erdiği anlamına gelmez. Elbette böyle
bir şey olmaz. Ama alışkanlıkla olan ilişkim farklıdır.
Dünyada
fark yaratan budur.
8 Haziran 2015 Pazartesi
Uzlaşma, İsyan ve Şiddet / Arno Gruen
İnsanın
kendi iç yaşamını hiçe sayarak kurumsallaşmış değerlere ve biçimlere
uzlaşması, gündelik şiddetin tükenmez kaynağıdır Başarı, denetim ve hâkimiyet
olarak tanımlandıkça ve yine kendilik değerini başarı tanımladıkça toplumsal yapının
bütün farkları oldukça anlamsızlaşır: Kendilik her halükârda güdük kalır.
Politik ideolojilerdeki bir değişme, ne kendiliğin sakatlanmasında, ne de
buradan doğan şiddette bir şeyi değiştirir.
Karl
Marx, üretim araçlarının el değiştirmesiyle insanın özgürleşeceğine ve
yenileneceğine inanıyordu. Marx, Friedrich Engels’le birlikte kapitalizmin
hırsı ve mülkiyeti besleyen yapısını mükemmel ayrıntılar üzerinden çözümledi.
Ancak güçsüzlüğün insanın aşması gereken bir zayıflık olduğundan yola çıktı
ve şeylerin ele geçirilmesini -doğa da dahil olmak üzere— insanın en üstün
amacı ilan etti. Ancak böylece, güce yönelik kendilik ideolojisinin yanı sıra,
mücadele etmek istediği toplumsal hastalığı da ölümsüzleştirdi, iktidar
savaşlarına yeni bir yön verdi, ama nedenlerini değiştirmedi. Daha da kötüsü:
insanın olanaklarını -ahlak da dahil olmak üzere- sadece ekonomik bakış
açısıyla ele alarak ve başka bir şeye izin vermeyerek iktidar arayışının gerçek
kökenlerinin görülmesinin yolunu tıkadı.
Ama
çaresizlik, iktidarı ele geçirerek ve hükmederek ortadan kaldırılamaz. Bu
yolda giden her kuram, birey olarak insana ve gelişimine şiddet uygular. Gerçi
sol görüşlü toplum kuramı, insanı tarihsel süreci içinde açıklama
iddiasındadır. Ama bunu, iktidarı sadece iktidar açısından çözümleyerek bireyi
gözden çıkarma pahasına yapar. Bu bir yinelemecilik gibi gelebilir, ama bu
kuranı, insanın sadece ekonomik güçlerin iktidarı tarafından belirlendiğine
inandığı için belirleyici nokta da buradadır. Rus sosyalizminin eski önde
gelen kuramcılarından ve propagandacılarından Georg Plechanow, tarihsel süreçler
üzerine yaptığı araştırmada bireyin rolünü tanımladığına inanır, ama aslında
bireyin tarihin devamında oynadığı rolü inkâr eder: “insan doğası bugün artık
tarihsel ilerlemenin tek ve en kapsayıcı nedeni olarak görülemez: insan doğası
değişmezse tarihin değişimlerle dolu akışını açıklayamaz; ama kendini
dönüştürebilir. Bu durumda da bunu sağlayan tarihsel ilerlemenin kendisidir.”
Ama
insanın iç dünyasının tarihsel gelişim açısından önemini inkâr eden sadece
Marksist kuram değildir. Russell Jacoby, iyice yaygınlaşan bellek kaybına
insanın iç yaşamındaki önemi açısından işaret etmiştir. Marksistler en azından
tarihsel çözümleme için çaba gösterirken, diğer kuramcıların çoğu insanı
tarihsel gelişimi açısından kavramakta bile bir anlam bulamamıştır. Louis Althusser
gibi bir Marksist bile tarihin araştırılmasının sadece bilimsel olarak değil,
politik olarak da yararsız olduğunu açıklamıştır. İngiliz sosyalist Edward P.
Thompson bu konuda, Althusser’in tarihi reddetmesinin onu deneyime yaklaşmakta
yetersiz kıldığını ifade etmiştir. Ancak insan her zaman tarihsel olan
deneyime dayanamazsa kuramı dayanak noktalarını yitirir.
İktidar
ideolojisinin geçerli olduğu yerde kendilik, kendi iç çekirdeğinden ve bununla
birlikte de bu ideolojinin kendine özgü renginden ve üretim araçlarının buna
uygun örgütlenmesinden tamamen bağımsız olarak tarihsel deneyimin köklerinden
kopar. Bunun sonucunda ortaya çıkan yıkıcılık, ifadesini ya uzlaşmacılıkta ya
da isyanda bulacaktır.
Görsel:Francis Bacon27 Mayıs 2015 Çarşamba
Dürüstlük / Red Hawk
köpekten
ötesine bakma.
Köpek
iyi görünmeyi hiç takmaz
Ama
Kraliçe’nin annesinin bacağına sarılacaktır
şayet
canı isterse. Köpek
senin
ne halt düşündüğünü umursamaz
Papa’nın
huzurunda taşaklarını yalar
eğer
canı böyle yapmak istiyorsa.
Köpek
hiçbir gücün, zenginliğin
şöhretin
karşısında ayağa kalkmaz.
İmparator’un
kıçını ısırır eğer
yemeğine
el uzatırsa; köpek
bacağını
kaldırır, Başbakan’nın limuzininin
akyanaklı
lastiğine ya da sıçıverir
Dalai
Lama’nın seccadesine
çünkü
o bir köpektir ve köpekler
böyle
yapar ve
özdeki
bozulmamış gizli bir parçada
köpeklerin
bu dürüstlüğüne hayran oluruz, çünkü
kendimizde
bulunmadığını görürüz ve
biliriz,
böyle bir dürüstlüğün
bu
dünyada korkunç bir bedelle geldiğini.
23 Aralık 2014 Salı
Kuş / Cemil Yüksel
kızıla siyaha uzamamaya kaçan her şeyle
hep böyle
her kılıç kınını keser önce ilk yarayı
orda tanır
ben bahçe diyorum derlenmiş toplanmış
her yeşile
kenar köşe demeden harcadım uzamış
ellerimi
sana baktım. devrilmiş buldular, öyle
sandılar
insanın kulağı kısık, görmesi yumru
her sözcüğün ağzı küçültülmüş
çocukluktan
ne güzel ilgisi var durmadan o sıcacık
öpücüklerin
sana baktım adınla, büyük bir sessizlik
duyuldu
bırakılmaya konduğu söyleyecekler
konmuş, gür, alışık sesinde bir kuşa
baktım
28 Kasım 2014 Cuma
5 Kasım 2014 Çarşamba
Bay A / Cemil Yüksel
bay a da beslenirdi
bir kurşun
yuvarlak ve kenarlı konuşur
sözcükle ateşlenir ve rujla köklenir açılırdı
her gün bir kaç
cinayet mahaldi
parlardı sızıntı
halinde bir musluktan
kalbinde bay a nın bir
kurşun
öfkeyle bulurdu
evlerin ta içini
cam kırılır gökler gibi sevinçlenirdi
yaşadığını duyardı her türlü gürültüde
bardaklar elinden gözyaşları gibi kayardı
bir kez ıslak bir şefkate basarak doğrulamamıştı
bay a da beslenirdi
bir kurşun
beslenir geçerdi sadece
ilgisini verir ne zaman bir
kadın görse
bay a kadınlarla dolu yoksullukla boşalırdı
suçları dinmez bir sıtma tutardı
bir sıçrama
tahtası gövdesi pirelerle dolu
akan her şeye
doğru bay a yorulurdu
bir kurşun beslerdi
kalbinde bay a
bir kurşun minik ağzıyla
kan yayardı dünyanın
günterine
bay a kurşun asker,
kurşun kalemdi.
bitmeyen kemirgeni
eksik hayvanın.
ölü kuşlar gibi
kaldırıldıkça düşerdi
yine de beslerdi o tek
atımı bay a.
30 Temmuz 2014 Çarşamba
26 Haziran 2014 Perşembe
1 Mayıs 2014 Perşembe
William Blake / Dadının Şarkısı
Yeşillikte
çocuk sesleri duyulduğunda
Ve
gülüşler duyulduğunda tepede,
Huzur
içindedir göğsümde kalbim
Ve
geri kalan her şey sükûnet içinde
"Artık
eve gelin çocuklarım, güneş batıyor,
Ve
yükseliyor gecenin çiyleri;
Gelin
gelin oyunu bırakın, ve rahat bırakın
Sabah
gökte görünene kadar bizi."
"Hayır
hayır oynayalım bırak da, gündüz daha
Ve
uyuyamayız henüz;
Hem
küçük kuşlar uçuyor gökte
Ve
tepeler de koyunlarla dolu."
"Peki
peki gidip oynayın ışık solana kadar
Ve
sonra eve gelin yatmaya."
Küçükler
sıçrayıp bağırır gülerdi,
Ve
bütün tepeler yankılanırdı.
Çeviri: Selahattin Özpalabıyıklar
22 Şubat 2014 Cumartesi
Şiir / Cemil Yüksel

(Şiire ithaf edilmiştir.)
bir ressam kararmış incir tezgahlarında
öpüşür
sırf senin gönlün olsun diye.
kirazları kullanır suya inmiş geyikleri de
ormanda yangın çıkartır üşümeni avlar
arzuyla taşınır temkinini soyunur
bir sabahlık gibi atar üstündeki her şeyi
gürül gürül avuçlarına sıkışmış kelimelerden
beyaz bir sayfayı grileştirir çabuk çabuk
birden bilmeden kullanır tüm eşyaları
senin ağzına dökülür yan yana şelalerle
bir kadın senin aynanda kendini giyinir
durmadan giyinir saçlarını
süsler alyanslar şımartan kolyeler
hepsi senin müziğinin harflerinde
nem ve sıcaklık korkusuzca
doygun bir ağızla besliyorlar seni
kuyular kadın yüzleri burun delikleri
derinliğin sarhoş meraksız tepsisinden
kesilmeden cevapsız bir varoluşla
seni ortaya çıkartmak için köklerinden
kan yürüyor orda
tam orda durulmayan bir sağnak
kalbi kasıp savuran dudaklarını çizen vadi
bir niyet bulmuş gibi sözcüklerinden
memelerine inen o kavis birden
ağzına dayanır acıkmış bir tanışmanın
çatlayan ses telleri seni çağırır
yenmiş kurabiyeler gibi
zamanın ağzında paramparça
uzaktan ta uzaktan
bu dünyada bir yerin var senin
ne çok el sabahtan akşama kadar seni yapar
salgı bezleri, çekiç ve kalkerler
enerjinin görkemli gidip gelmeleri
çamura sevgi duyan çocuk elleri
keyifle bir acının az önce bırakıldığı yerden
rüzgar azıcık esse senin denizlerinin kokusu
senin gözlerindir dolar açlığın çökeltisine
hadi kapan bir gövdeden -varsın şair
desinler-
denizaltı gibi diplere
sulardan büyür sular gibisindir öyle
bir dize midir seni kuran şimdi
bir dize midir sana kurulan
bir dize midir senden kurtulan.
19 Şubat 2014 Çarşamba
Çocuklar'a Dair / Halil Cibran
dedi:
Konuş bizlere Çocuklar’a dair.
Ve
o dedi:
Çocuklarınız
sizin çocuklarınız değildir.
Onlar
Hayat’ın kendine duyduğu hasretin
oğulları
ve kızlarıdır.
Onlar
sizin vasıtanızla gelirler fakat sizden değiller,
Ve
gerçi sizinledirler, ama size ait değiller.
Onlara
sevginizi verebilirsiniz, ama
düşüncelerinizi
değil,
Zira
onların kendi düşünceleri var.
Onların
bedenlerini barındırabilirsiniz,
ama ruhlarını
değil,
Zira
onların ruhları yarının hanesini
mesken
tutmuştur, sizin ziyaret
edemeyeceğiniz,
rüyalarınızda bile.
Onlar
gibi olmaya gayret edebilirsiniz,
ama onları
kendinize benzetmeye kalkmayın.
Zira
hayat geriye doğru gitmez, ne de
oyalanır
dünle.
Sizler
yaylarsınız, çocuklarınızın diri oklar
misali
ileriye fırlatıldığı.
Kemankeş,
sonsuzun yolu üzerindeki
nişangâhı
görür ve Kendi kudretiyle sizi gerer,
Kendi
okları gidebilsin diye hızlı ve ırağa.
Bırakın,
Kemankeş’in elinde gerilişiniz
Memnuniyetle
olsun;
Zira
O, süzülen oku sevdiği kadar
muhkem
olan yayı da sever.
31 Ocak 2014 Cuma
Halil Cibran / Osho
Halil
Cibran saf bir müziktir. Sadece şiir tarafından bazı zamanlar ama sadece bazı
zamanlar anlaşılabilecek bir gizemdir. Yüzyıllar boyunca birçok büyük insan var
oldu ama Halil Cibran kendi başına bir kategori olarak kaldı. Gelecekte bile
insan kalbinin ve bizi saran bilinmezin bu kadar derinlerine ulaşabilecek
içgörüye sahip başka bir insanın dünyaya gelme olasılığı olduğuna inanamam.
O
olanaksız şeyler başardı, insan dilinin bilmediği en az birkaç tane yeni
kavramı ortaya çıkardı. İnsanlığın dilini ve bilincini başka hiçbir insanın
yapmadığı kadar geliştirdi. Bütün mistikler, bütün şairler ve bütün yaratıcı
ruhlar bir araya geldiler ve içlerini Halil Cibran’a döktüler.
O
her ne kadar insanlara ulaşmakta son derece başarılı da olsa, bunun yine de
gerçeğin tamamı olmadığını ve ona dair çok küçük bir yansıma olduğunu
hissediyordu. Ama bu gerçeğe dair bu küçük yansımalar seni sonsuz olana, mutlak
olana ve evrensel olana yönlendiren bir hac yolculuğunun başlangıcıdır.
Bir
diğer güzel insan, Claude Bragdon da Halil Cibran ile ilgili şöyle birkaç güzel
şey söyledi: “Onun gücü ruhsal yaşama dair büyük bir kaynaktan geliyor. Eğer
böyle olmasaydı o bu kadar evrensel ve kudretli olamazdı. Ama bu kaynaktan
gelenlerin üzerine giydirdiği dilin yüceliği ve güzelliği tamamen ona
aittir." Aynı fikirde olmasam bile Bragdon’un bu ifadesini her zaman çok
beğenmişimdir.
İnsanın
güzel bir çiçekle aynı fikirde olması gerekmez, insanın yıldızlarla dolu
gökyüzüyle aynı fikirde olması gerekmez. Ama yine de ona değer verebilir.
Anlaşmak ve değer vermek arasında net bir ayrım yapıyorum. Ve bir insan eğer bu
ayrımı yapabilirse uygar sayılır. Ama eğer bu ayrımı yapamıyorsa hâlâ ilkel ve
uygarlıktan uzak bir bilinç hali içindedir.
Onunla
bir açıdan da aynı fikirdeyim. Çünkü Bragdon’un söylediği her şey güzeldir ve
bu nedenle onlara değer veririm. Ama aynı fikirde olamam çünkü onun söylediği
her şey birer tahminden ibarettir ve onun kendi deneyimi değildir.
Ne
söylemiş olduğuna dikkat ettin mi? O diyor ki, “Onun gücü ruhsal yaşama dair
büyük bir kaynaktan geliyor. Eğer böyle olmasaydı o bu kadar evrensel ve
kudretli olamazdı.” Bu akıl yürütmeye, mantığa dayanan ama deneyime dayalı
olmayan bir şey. O, Halil Cibran aracılığıyla zihin tarafından kavranamayacak
bir şeylerin geldiğini hissediyor ama emin değil ve olamaz da. Çünkü bu onun
deneyimi değil. O sadece her sözcüğü başlı başına bir şiir gibi olan güzel bir
ifade tarzından oldukça etkilenmiş durumda. Kendisi onun tadına bakmış değil.
Halil Cibran’ı seviyor ama onu yaşamış değil.
Halil
Cibran gerçekten büyük bir şair. Hatta belki de dünya üzerine gelmiş olan
şairlerin en büyüğüdür. Ama o bir mistik değil. Bir şair ile bir mistik
arasında son derece büyük bir fark vardır. Şair bir süreliğine kendini mistiğin
de içinde bulunduğu o boşlukta bulur. Bu ender anlarda üzerine gül yapraklan
dökülür. Nadiren olmakla birlikte neredeyse bir Gautama Buda gibi hisseder.
Ama unutma! "Neredeyse" diyorum.
Bu
ender anlar gelir ve giderler. Şair bu anların efendisi değildir. Onlar bir
rüzgâr gibi ya da bir koku gibi gelirler ve şair onların farkına vardığı anda
çoktan gitmiş olurlar.
Bir
şairin dehası işte bu anlarda bazı sözcükleri yakalayabilmesinde yatar. Bu anlar
senin yaşamında da ortaya çıkarlar. Onlar varoluşun bedelsiz armağanlarıdır.
Başka bir deyişle bu yansımalar seni bir arayışa çıkman için kışkırtırlar. Bu
arayış sırasında öyle bir an gelir ki bu boşluk senin yaşamının, kanının,
kemiklerinin, iliğinin bizzat kendisi olur. Onu solursun ve nabzında o atar.
İstesen bile onu yitirmeyi başaramazsın.
Şair
birkaç kısa an için mistiktir ve mistik sonsuza kadar bir şairdir.
Ama
bu durum şimdiye dek kimsenin çözememiş olduğu zor bir soruyu ortaya çıkarır.
Benim
ona mütevazı bir yanıtım var. Bu soru dünyanın her yerinde binlerce kez
soruldu: "Eğer şairler sadece belli yansımalara ulaşabilmelerine rağmen
bu kadar fazla güzellik ve şiir yaratabiliyorlarsa ve sözcükler onlar
tarafından dokunulduklarında canlı hale geliyorlarsa, mistikler neden onlara
benzer şiirler üretemiyorlar?" Bir günde yirmi dört saat var ve onlar gece
gündüz bu yaratıcı ruh halindeler ama onların sözleri aynı güzelliği
taşımıyor. Gautama Buda’nın ve Mesih İsa’nın sözleri bile Halil Cibran’ın,
Mikhail Naimy’nin ve Rabindranath Tagore’un sözlerinin karşısında sönük
kalıyorlar. Bu gerçekten çok garip. Çünkü şairler sadece belli anları
yaşamalarına rağmen bu kadar çok şey yaratabiliyorlar. Peki ya evrensel bilince
hem uyanıkken hem de uyurken sürekli açık olan mistikler? Burada olan şey
nedir? Neden onların arasından başka Halil Cibranlar çıkmıyor? Kimse buna yanıt
vermedi.
Benim
deneyimime göre, eğer bir dilenci bir altın madeni bulursa şarkı söyleyip dans
edecektir ve sevinçten çıldıracaktır. Ama bir imparator böyle yapmaz.
Şair
arada bir imparator olur. Ama sadece arada bir. Bu nedenle onu sürekli
gerçekleşen bir şey olarak göremez. Ama mistik evrensel bilinçle sadece bir an
için birleşmiş değildir. O tamamen o bilinçle bir olmuş haldedir ve bu
birleşmenin artık geriye döndürülmesi imkânsızdır.
Bu
küçük yansımalar belki sözcüklere dökülebilirler çünkü onlar sadece çiy
damlalarıdır. Ama mistik, bir okyanusa dönüşmüş durumdadır. Bu nedenle
sessizlik onun şarkısı haline gelir. Bütün sözcükler yetersiz görünür ve hiçbir
şey onun deneyiminin söze dökülmesini sağlayamaz. Okyanus o kadar büyüktür ki o
her an onunla birdir ve doğal olarak ayrı bir varlık olduğunu unutur.
Yaratmak
için, yaratacağın yerde olmalısın. Şarkı söylemek için söyleyeceğin yerde
olmalısın. Ama mistiğin kendisi artık bir şarkı haline gelmiş haldedir. Onun
varlığı bir şiirdir. Onu yazamazsın, onu boyayamazsın. Onu sadece içebilirsin.
Bir
şairle iletişim kurmak kendine özgü bir olay ama bir mistik ile aynı yerde
bulunmak tamamen farklı bir şey. Şairlerle başlamak iyidir çünkü çiy
damlalarını sindiremiyorsan, okyanus senin için uygun değil demektir. Ya da
daha doğru bir ifadeyle, sen okyanusa uygun değilsin. Senin için çiy damlaları
bile büyük bir okyanus gibi görünüyor.
Gerçek
ressam kendi resimlerinin içinde çözünür ve gerçek şair kendi şiirlerinin
içinde yok olur. Ama yaratıcılığın bu tarzı mistiğe aittir. Mistik kendi
yaratıcılığı içinde gözden kaybolduğu için onun resmini ya da şiirini
imzalamaya ihtiyacı yoktur. Şairler bunu yapabilir. Çünkü bir an için pencere
açılır ve onlar öteleri görürler ve sonra pencere kapanır.
Halil
Cibran neredeyse otuz tane kitap yazdı. Bunlar arasında ilk kitabı olan Peygamber
bir mücevher gibidir, diğerleri berbattır. Bu garip bir fenomen. Bu adama ne
oldu? O, Peygamber’i yazdığı zaman gençti. Yirmi bir yaşındaydı, insan zaman
geçtikçe daha fazlasının gelmesini bekler. O da bunu sağlamak için çok çalıştı.
Bütün yaşamı boyunca yazdı ama hiçbir eseri Peygamber’in güzelliğine ve
gerçeğine yaklaşamadı bile. Belki de pencere yeniden açılmadı.
Bir
şair kazara mistik olmuş kişidir. Durum tamamen kazadan ibarettir. Bir rüzgâr
sana kendiliğinden ulaşır, onu sen üretemezsin. O da dünya çapında ün
kazandığı için -çünkü ilk kitabı dünyanın bütün dillerine çevrilen belki de ilk
kitaptı- daha iyi bir şeyler yapmaya çalıştı. İşte tam da orada başarısız oldu.
Ona şu basit gerçeği söyleyecek biriyle karşılaşmamış olması talihsizlik:
"Peygamber'i
yazarken hiç zorlanmadın. O kendiliğinden oldu. Ama şimdi onu yapmaya
çalışıyorsun.”
O
sadece gerçekleşti. O senin çabanın ürünü değildi. Sen onun aracı oldun. O sana
ait olan bir şey değil. O tıpkı bir çocuğun annesinden doğması gibiydi. Anne
çocuğu yaratamaz, o sadece bir geçittir. Peygamber de sana, senin çalışmana ve
zekâna bağlı olmayan az sayıdaki kitaptan biri. Onlar sadece sen yokken ve
onlara gerçekleşmeleri için izin vermişken, onların yollarına çık- mıyorken
ortaya çıkarlar. Böyle bir durumda sen ona müdahale etmeyecek kadar rahat
olursun.
O
çok az rastlanan türde bir kitaptır. Onun içinde Halil Cibran'ı bulamayacaksın.
Kitabın güzelliği de burada zaten. O, evrene kendisi üzerinden akması için izin
verdi. O sadece bir medyum ya da bir geçit gibiydi. Tıpkı flütü çalan kişiye
engel olmayan boş bir bambu gibiydi.
Benim
deneyimime göre, Peygamber gibi kitaplar senin sözde kutsal kitaplarından daha
kutsaldır. Bu kitaplar kendilerine özgü bir kutsallığa sahip oldukları için
kendi çevrelerinde bir din yaratmazlar. Onlar sana hiçbir ibadet şekli
vermezler. Hiçbir disiplin ya da emir vermezler. Onlar sana sadece kendi
başlarına gelen deneyimin yansımalarını görebilmen için izin verirler.
Deneyimin
tamamı sözcüklere dökülemez ama ona dair bir şeylerden bahsedilebilir. Belki
gülün tamamı değil ama birkaç yaprağı... Yaprakları gülün var olduğuna dair
yeterli kanıt oluşturur. Şimdi penceren açıldı ve rüzgâr içeri bazen bu
yapraklardan getirebilir.
Senin
varlığına rüzgâr aracılığıyla gelen bu yapraklar bilinmeyene davettirler.
Tanrı seni uzun bir hac yolculuğuna çağırıyor. Bu yolculuk yapılmadığı sürece
anlamsızlık içinde kalacaksın. Sürüklenip duracak ve gerçek bir yaşam
süremeyeceksin. Kalbinden kahkahalar yükselemeyecek.
Halil
Cibran kendi adını gizliyordu ve Almustafa takma adını kullanıyordu. Almustafa
peygamberdir. Halil Cibran, Almustafa adı altında mistisizmin temellerini
verir. O herhangi bir dini övmez, dinin kendisini över.
Almustafa
sadece bir ad. Onun aracılığıyla konuşan kişi Halil Cibran. Bunun bir nedeni
var. O doğrudan kendi adı altında da konuşabilirdi. Arada Almustafa'nın
bulunmasına gerek yoktu. Ama söyledikleri dindarlığın temellerini anlatsa da,
Halil Cibran bir din yaratmak istemedi. Ve bunun gerçekleşmesini engellemek
istedi. Çünkü insanlar dinler adına birçok insanlık dışı işler ve katliamlar
gerçekleştirdiler.
Milyonlarca
insan öldürüldü. Binlercesi diri diri yakıldı. Bir din organize ve kristalize
hale gelirse yaşamda değerli olan her şey için tehlike oluşturmaya başlar.
Bundan sonra o artık Tanrı'nın yolu olamaz ve sadece savaş için bir bahaneye
dönüşür.
Halil
Cibran kendini Almustafa'nın arkasına sakladı ve böylece insanlar ona
tapınmadılar ve bu sayede çirkin geçmiş devam ettirilmedi. Söylemek istediğini
doğrudan söylemek yerine “Almustafa" adlı bir alet yarattı. Almustafa
sayesinde yazdığı kitap bir kutsal kitap muamelesi görmedi. Ama buna rağmen o
kitap dünyadaki en kutsal kitaplardan biridir. Onunla karşılaştırıldıkları
zaman bütün diğer kutsal kitaplar kutsallıktan uzak görünürler.
O
Almustafa’yı yaratarak kitabının kurgusal bir eser ve bir şiir gibi kabul
görmesini sağladı. Bu onun şefkati ve büyüklüğüdür. Bütün kutsal yazıtlara bak,
onların hiçbirinde tıpkı bir ok gibi doğrudan kalbine gidecek kadar canlı
sözcükler bulamazsın. Hatta insanlıktan uzak olan ve kutsal kitaplarda yer
almaması gereken birçok şey bulursun. Ama insan çok kördür ve sadece Almustafa
adı altındaki küçük bir kurgu sayesinde şu çok temel gerçeği unutur: Böyle bir
kitapta yazılan gerçekler, sen onları deneyimlemediğin sürece ve onlar sana ait
deneyimler olmadığı sürece anlatılamaz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









