Suskunluk / Sheila Rowbotham


Hiçbir umudu olmayan ezilmişler, gizemli bir sessizlik içindedirler. Değişikliğin kavranması, olabilirliğin sınırları ötesinde kaldığı zaman, hoşnutsuzluğu dile getirmek için hiçbir sözcük bulunamaz; bu nedenle de hoşnutsuzluğun var olmadığı savunulur zaman zaman. Bu yanlış inancın doğmasına yol açan şey, sessizliği ancak bozulduğu anda ayırt edebilmemizdir. Bozulan sessizliğin sesi daha önce işitemediklerimizi anlamamıza yol açar. Ne var ki, bizim işitememiş olmamız, sancının var olmadığını kanıtlamaz. Devrimciler, sessizliğin dilini can kulağıy­la dinlemelidirler. Kadınlar açısından özellikle önemlidir bu nokta, çünkü biz çok çok uzun bir sessizlikten geliyoruz.
Fıkralar yoluyla, dolaysız deneyimler yoluyla algıladık biz kendi­mizi. Dünya bir gerçekti ve biz de onun içindeydik. Dünyanın ancak dış biçimlerine dokunabiliyor ve ancak bu dış biçimleri etkileyebiliyor­duk, gözlerimizde de erkeklerin bizim için yaptıkları gözlükler vardı. İç benliklerimizi nesnelerin dışsal devinimine bağlama olanağından yoksunduk. Kendimizi kesintisiz bir süreçle ilişki içinde ya da bir bü­tünün parçaları olarak görmemizi sağlayabilecek bütün kuramlar, bü­tün birleştirici dil ve düşünceler bizim dışımızdaydı. Bunların oluştu­rulmasında kesinlikle pay sahibi değildik. Sersemce ve beceriksizce or­talıkta dolaşıp duruyorduk — zihnimizde canlandırdığımız biçimleri­mize uymayan ödünç alınmış kavramlar içindeymiş gibi. Büyük bir sa­karlıkla kendi ayağımıza takılıp tökezliyor, numarası kesinlikle bize göre olmayan çizmelerin içinde yitip gidiyorduk. Adımlarımızı onlarınkine uydurma savaşı veriyorduk. Kendi saçmalığımızı papağan gibi, maymun gibi taklit ediyor, herkese maskara oluyorduk. Bizi hiç kimse ciddiye almıyordu, hatta kendi kendimize bile inancımız yoktu. Taşbebektik, piliçtik, yavruyduk. "Hanımlar 'dık, "kızlar"dık. Hadi sallan­mayın tatlılarım, hünerinizi görelim. Her ne zaman onların kürsülerinin basamaklarını tırmanmaya başlasak, kaçıp eve saklanmak istiyorduk. Hiçbir yere ait olmama duygusu içindeydik. Çağrısız konuklar olduğu­muz açıktı. İçimizden onların bölgesine girme cüretini gösterenlere, son derece incelikli yöntemlerle yerimiz öğretilmişti.
Erkek havalarına büründüğümüz sürece, onların sözcükleriyle, dü­şünceleriyle, kültürleriyle oyalanmamıza izin veriliyordu. Kadın olduğumuz gün ışığına çıkar çıkmaz onlar sertleşiyorlardı, dudakları gerili­yordu, sanki kendi içlerine çekiliyorlardı, bizi kesip doğruyorlardı. Bu­nu denememek daha akıllıcaydı. Bir parçamız diğer parçamızla eğleni­yordu. Onların bizim özlemlerimizle geçtikleri dalgaya, biz de katılı­yorduk. Ya onların oyununu oynayacaktık ya da bütünüyle oyundışı kalacaktık. Bir bölümümüz onların dünyasına atladık, bir bölümümüz de geride kalıp evlerimizde oturduk. Sürekli olarak, tehlikeden kaçınmak için kafamızı kuma gömme eğilimi gösteriyorduk. Bulaşık yıka­mak bize daha rahat geliyordu. Geri çekiliyorduk, hiçbir güç bizi kabu­ğumuzdan çıkaramazdı. Onlar kuramlarını tartışırlarken, biz suspus ve suçlayıcı bir tutumla oturduk, çünkü bu tartışma erkeklerimizi bizden alıyor, birbirlerini etkilemeye yöneltiyor ve alay konusu yapıyordu. Onları yargılıyorduk, ama kendimiz hiçbir zaman ringe çıkamıyorduk. Ateş hattından kesinlikle uzak duruyorduk. Etkin katılımın sorumlulu­ğunu taşıyamıyorduk.
Hırçın ve savungan olup çıkmıştık. Kendimizden nefret ediyorduk. Başka kadınlara, özellikle de kendi oyunlarını oynayanlara —bizimle aynı duyguları taşır görünmeyen kadınlara— karşı güvensizlik. Ama aradaki ayrım, yalnızca koşullara bağlı, yani geçici bir ayrımdı. Bazen biz onların yerini alıyorduk, bazen kendi rollerimizi oynuyor, sergili­yor, yerine getiriyorduk. Sonra bazen de kendi içimize gömülüyorduk.
Ama her zaman ikiye yarılmış durumdaydık, sessizliğin içinde öyle apışıp kalmıştık, kendimizi ya da birbirimizi bulmaya nereden başlaya­cağımızı bilemiyorduk. Bu bölünmüşlüğümüzden, maddesel kopuşu­muzdan dolayı, bir parçamızı tuhaf, yabancı gibi görmeye başladık; bu parçamızın, kendi kimliğimiz konusunda dili tutulmuş felç durumu ola­rak karşımıza çıkan öteki parçamızdan kopuk olduğunu algılamaya başladık. Hiçbir zaman belli bir yerde bir araya gelemiyorduk; hep ge­çiş durumundaydık, yaban ülkelere göç eden kişilerdik. Kendimizi ra­hatsız, gözaltında, huzursuz duyumsuyorduk. Kendimizi biliş biçimi­miz, tarihsel bir kadınlık durumu olarak kendimize aykırı düşüyordu. Kendimize ilişkin yakın ve dolaysız algılarımız, kendi toplumsal gizil- gücümüze sıkı sıkıya kapalıydı

Suskunluğun Niteliği

Ama kendimizle ilgili seçenek bir bilinç nereden kaynaklanacaktı? Daha ilk anlamlı hareketle başlayarak, kendi felçli durumumuz içinde belirlenmiştik. Bu konuda ilk adımı Simone de Beauvoir atmıştır. Beauvoir kız çocuğun, kadın olmanın ne demek olduğunu keşfettiği sü­reci kavramaya çaba gösterir. Öğrenilmiş edilginliği. çömelerek küçük su dökme olgusunu, cesaret kırıklığı içindeki saldırganlığı ve benlik belirtimini, kendine yönelmiş enerjiyi irdeler. Küçük kıza, kendine hakim olması ve "kadın gibi" davranması öğretilir. Küçük kız, kendini bütünüyle yabancı bir kalıba sığdırmaya uğraşır. Kadın bilincinin nasıl oluştuğunu anlamak demek, kendimize ilişkin en uzak anılarımızı kur­calamak demektir. Küçük çocukların özbilince nasıl ulaştıkları konu­sundaki koyu bilgisizliğimiz sürüyor. Belirli küçük kızların belirli top­lum biçimleri içindeki belirli ailelerde kendilerini nasıl algıladıkları ko­nusunda daha pek çok şey öğrenmemiz gerekiyor. Ailenin ağır basan kapitalist toplum değerlerini taşıyıp pekiştirmesine ortam hazırlayan süreç de, yine aynı biçimde, ancak kabataslak anlaşılmıştır. "Yetkeci" aile konusunda yaptığımız genellemelerin yetersiz olduğu apaçıktır. Bilinci kitle hareketleri açısından algılamakta kullandığımız araçlar, in­sanların üreme noktasında birbirlerini kısıtlayıp belirlerken takındıkla­rı güç sezilir tutumu gözlemlemeye elvermeyecek ölçüde kabadır. En azından kadınlar bakımından, bu bilincin yerli yerine oturtulması, bir anlamda siyasal ivedilik taşıyan bir konudur. Varoluşumuzun bir par­çasıdır. Bir de dil sorunu var. Sözcükleri öğrenir öğrenmez, kendimizi on­ların dışında buluyoruz. Bir ölçüye kadar, paylaşılan bir dışlama bu. Sözcük, kişinin benliğinin ötesine geçmesi anlamına gelir, kuram ise benliğin ötesindeki alanda bağlantı kurmak ve dönüştürme olanağı ta­şır. Dilin belli bir gücü vardır. Dil, egemenlik kurma araçlarından biri­sidir. Üst konumundaki kişilerce özenle korunur; çünkü dil, onların üs­tünlüklerini korumalarını sağlayan yollardan birisidir.
Eski günlerde, kabahat yapanın dilini kesiverirlermiş; daha insancıl olan bizim toplumumuzsa, hiç kullanmaması koşuluyla ses çıkarma organlarının ki­şinin kendisinde kalmasına izin veriyor... Gerçekle, en çok korkulan şey, kaba­hatli sayılan kişinin, sözcüklerin arılığını bozması olasılığıdır: Benzer biçimde, bazı boyların kadınları, anlatmak istediklerini el-yüz hareketleriyle, yani jest­lerle anlatmak zorundadırlar dili kullanarak konuşma hakkı yalnız erkeklere aittir. Kabahatli sayılan kişi yasağı çiğnerse, ne kimse onu dinlemeli ne de, en önemlisi, kimse ona yanıt vermelidir... Elbette, onu sessiz sessiz, gırtlağının içinden kendisiyle konuşmaktan alıkoyamazlar; hücresinin duvarlarına yazı yazmaktan, gardiyanlar arkalarını dönünce öteki tutuklularla işaretleşmekten alıkoyamazlar: Ama bu gizli kapaklı, ağırbaşlı iletişimler, onun, dili aşırmakta olduğu yolundaki duygusunu doğrulayıp pekiştirir. (J.P.Sartre)
Bu dünyada kendilerini tanımlama ve belirleme gücünden yoksun olanlarca kullanılan yeraltı dili, kendine özgü bir yoğunluk ve yetkin­lik geliştirir. Bu dil, rüzgârı koklama, ortamı algılama, dostluk göster­meyen bir arazide kendilerini savunma olanağı verir onlara. Ama öte yandan, güçlülerin sözcüklerine bağımlı olduklarını doğruladığı içinde de onları kısıtlar. Kendilerine dayatılan gerçekliği, kendi başlarına ve kendileri için belirleyip denetleyebildikleri bir gerçeklik aracılığıyla kırma gücüne sahip olmadıklarını yansıtır. Onları kendilerine sıkı sıkı­ya kapalı tutar. Öte yandan, kuram dili —uzaklaştırılmış dil— ezenlerce duyumsanıp yaşanan bir gerçekliği anlatıma kavuşturur yalnızca. Bu dil, ezenlerin bakış açısıyla, ezenlerin dünyasından yana konuşur yal­nızca. Devrimci bir hareket, eninde sonunda, başat durumdaki grubun kuram üzerindeki denetimini kırmak zorundadır, kendi bağlantılarını kurup yerleştirmek zorundadır. Dil, egemen durumdakilerin siyasal ve ideolojik iktidarının ayrılmaz bir parçasıdır.
Deneyim dili ile kuram dili arasındaki savaşımın bir tür işkence olup çıktığı uzun bir oluşum dönemi vardır. İngiltere'de işçi sınıfının gelişmesi sürecinde, suskunluk ile "onların" dili arasındaki çatışma, felç ve bağlantı sorunu, süreklilik göstermiştir. İşçi hareketi içinde ye­tişmiş herkes, şu ya da bu biçimde anlatıma kavuşturmuştur bu olguyu. Şivenin verdiği sıkıntı, aile içinde konuşulan dil ve öğrenim görmüşle­re özgü dil arasındaki kopukluk, "kültür 'ün —onların kültürünün— başkalığı, yeğin ve sancılıdır. Bugün, her ne zaman grevdeki bir işçi, egemen sınıfın soruşturucu kameraları önüne çıkıp televizyon stüdyo­sunun tümden yabancı yapıları içinde kendi tutumunu haKİı göstermek durumunda kalsa ya da her ne zaman işçi sınıfı kökenli bir çocuk orta sınıftan bir öğretmenle karşı karşıya kalsa, bu çatışma ortaya çıkıyor. Uzlaşma derecesi değişmiştir. Bazen uzlaşma, egemen sınıf kültürün­den bazı öğelerin sırıtacak biçimde ödünç alınması anlamına gelmiştir, hatta bu ödünç alma yoluna gidilirken bir yandan da egemen sınıfın si­yasal ve ekonomik tutumu en amansız biçimde lanetlenmeye devam edilmiştir. Ya da uzlaşma, kuramın, egemen güçlere ait olduğu için kirlenmiş bir şey sayılarak yadsınması sonucunu doğurmuştur. Dolaysız deneyimden kaynaklanan kavrayışın inatla yüceltilmesi, erkeklerin ağır bastığı İngiliz işçi sınıfı politikasının hem güçlü hem de zayıf yönünü oluşturmuştur. Bu tutum, eldeki kalelerin savunulmasını güvence altı­na almakta, ama atak bir stratejinin yaratılması olanağını azaltmaktadır. Amerika'daki Zenci hareketi de buna benzer bir açmazla yüz yüze gelmiştir.
…..

Bunun sonucu olarak, bizim dünya yorumumuz, her zaman kırılıp dağılmaya hazır ve donuk olagelmiştir. Kadın sürekli olarak kendi ka­buğuna çekilmeye zorlanır. Bütün boyun eğdirme biçimlerinin köken­leri gibi bizim ezilmişliğimizin kökeni de çoktan yitip gitmiştir. Belle­ğimizde, belki de bir zamanlar seçenek olarak başvurulmuş olan yolları anımsatacak en ufak bir iz bile yoktu. Güçlü kuvvetli kadınlardan ku­rulu kabileler ve ırklarla ilgili, anaerkilliğin altın çağıyla ilgili söylen­celer bile erkek kültürünün ürünleriydi. Özgür kadın düşlemi kurmak için bile elimizden gelen tek şey, erkek korkularını yansıtmaktı. Böyle­si kadınlar, bizim bilinçlerimize, erkek imgelemiyle erkekleştirilmiş olarak ulaşırlar. Yazılı kaynaklara geçmiş yakın tarihte bile oynadığı­mız rol çok önemsizdir. Biz, tarihin geri planını oluşturuyoruz. Bugün içinde bulunduğumuz durum, bölük pörçüklüğü ve yalıtlanmışlığı da­yatıyor. Kendi içimizde, kendimize karşı ve birbirimize karşı bölünmüş dutumda bulunan bizler, hem fiziksel hem de sınıfsal dayanışmadan uzağız.
"Onlar, birtakım erkeklere konut, ev işi, ekonomik koşul ve top­lumsal konum bağlarıyla bağlanmış olarak erkekler arasına saçılmış bir durumda yaşarlar." Aile. bizim iç dünyada bulunmamızı sağlar, erke­ğimizin sınıfı da bize dış dünyada belli bir konum kazandırır. Erkekle­rin elde ettikleri mevkileri yansıtırız biz. Kapitalist düzende bizim işle­vimiz toplumsal aksesuar olmaktır.
      Bundan da öte, erkeğin kadınla olan ilişkisi, ezenle ezilen arasında­ki başka ilişki biçimlerine hiç mi hiç benzemez. Bu ilişki çok daha in­celikli. çok daha karmaşıktır. Ne de olsa, iki taraf çoğu kez birbirini se­ver. Bu ilişki, oldukça kibar bir tiranlıktır. Daha yakın ilişkiye girdiği­miz anda dizginleri yaptırırız. Bu nedenle, böylesine esrik bir boyun eğdirme, işçi ile kapitalist arasındaki ilişkiden bütünüyle farklıdır. İşçi­ler. gelecekte, artık kapitalistlerin var olmadığı kendilerine ait bir dün­ya kurmayı düşünebilirler. Oysa biz, içinde erkeklerin yaşamadığı ken­dimize ait bir dünya düşleyemeyiz.
İki cins arasındaki bölünme, insanlık tarihinde ortaya çıkmış bir olay değil, biyolojik bir olgudur... kadın, iki bileşenin birbiri için mutlak gerekli olduğu bir bütünlük içinde ötekini oluşturmaktadır.
Sonuç olarak, kadınların siyasal bir güç olarak ortaya çıkmaları, hem erkeklerden ayrı olarak hem de erkeklerle bağlantı içinde gerçek­leşmek zorundadır. Ne var ki, farklı olduğumuza ilişkin bilincimiz, salt dıştaki çalışma dünyasından ya da dışsal yaşam deneyimlerinden doğamaz. Kadınlara özgü devrimci bilinç, anılarımızdan silinmiş çocuklu­ğumuzun karanlıklarından doğar. Sömürgeleştirilişimizin boyutu, an­cak burada gerçekten gün ışığına çıkar. Sözgelimi, kendi ruh ve beden yapımızı bile bizi ezenlerden öğrendiğimizi düşünün bir. Üreme organlarımız, aybaşı hallerimiz, boşalmamız, âdetten kesilmemiz ile ilgili kendi deneyimlerimizi, erkekler tarafından belirlenen bir deneyimin yerine koyuyoruz. Hissettiklerimizle ilgili kendi bölük pörçük, dolaysız algılarımızı, sürekli olarak, erkekler taralından kurulan bir çerçevede ifade ediyoruz. Kadınlara özgü duyumlar, olağanüstülük niteliği taşıyor. Yalnızca bize ilişkin olan her şey, ana metnin dipnotları biçiminde, ikin­ci derecede önem taşıyan şeyler olarak ortaya çıkıyor sanki. Gündemde­ki yerimiz. "Gençlik" ile "Başka İşler" arasında bir yerlere düşüyor. Er­keklerin kültüründe, ancak "rastlantı sonucu" ve kıyıda köşede karşıla­şıyoruz kendimizle. Yapılan bütün yorumlara göre. gerçekte biz orada yer almıyoruz. Bü bizi şaşkına çeviriyor ve bir grup olarak kendi kimli­ğimizi algılamaya başlamamızın bizim için daha güç olacağı anlamına geliyor. Bu da kadın bilincine, kolayca kavranamayan ve bütünlüğü bo­zucu bir duygu katıyor. Biz onların pozitifinin negatifiyiz. Orada olma­manın doğurduğu ezici bir duygu baskı altında tutuyor bizi.
Her ne zaman bir kadın, kadın olarak yalnızca kendisine özgü olan bir deneyimini bir erkeğe anlatsa, erkeğin kendi deneyimini normal öl­çü olarak kabul etmesiyle karşı karşıya kalıyor. Bundan da öteye, erke­ğin "ölçü'yü değerlendiriş biçimiyle ilgili deneyimi, hem erkeğe hem de kadına erkeğin haklı olduğunu söyleyen başat ideoloji tarafından doğrulanıp pekiştiriliyor. Böylece, bugün var olan kültür içinde, kendimizi algıladığımız ve yaşadığımız gibi bulamıyoruz; hiç kuşkusuz, bu durum kadınlar dışında kalan başka topluluklar için de geçerlidir. Ka­pitalist düzende yaşayan işçi sınıfı, karaderililer, ulusal azınlıklar gibi bütün topluluklar kendileriyle birer yankı olarak yüz yüze geliyorlar, kapitalizmin onlara yansıttığı görüntülerin parıltısı ve gösterişi içinde kendilerini yitiriyorlar.
Bununla birlikte, kadınlar açısından sorun daha bir içselleşmiştir. Bu, bir ölçüde tarihle ilgilidir. Dönüp geriye bakabileceğimiz ne bir za­man dilimi ne de yer vardır. Bütün kadınları özgürlüğe kavuşturmak için yarattığımız hareket, işçi hareketiyle karşılaştırılamayacak ölçüde güçsüzdür: tarihsel olarak "kardeşlik" peşinde koşup durduk; hâlâ da "Sizin kardeşleriniz"iz. Neleri paylaştığımızı ve nelerin bize özgü ol­duğunu henüz ortaya çıkarmış değiliz.

Kitap: Kadın Bilinci Erkek Dünyası / Payel Yayınları
Görsel: Sarolta Ban