LUSİN
.................
STEPAN
Elini verir misin, elini?
Benim anladığımca sen
Bir başına yüceltmek istiyorsun kendini
Bu böyle olunca da, o zaman
Şaşırma bir gün mutluluk yerine
Daha hiç denenmemiş bir acıyla karşılaşırsan.
LUSİN
Bir acıyla.. daha hiç denenmemiş!.
STEPAN
Bak işte, en soylu isteklerle odama geliyorsun
Ve düşün, insanlığının en alımlı katında
Her şey bu kadar doğal, her şey bu kadar güzelken
Sorarım, neden böyle yabancı kalıyorum sana?
LUSİN
Bilemem ki Stepan..
STEPAN
Bak Lusin, çünkü ben sevmiyorum kadınları
Bu tuhaf alışkanlığı, bu gereksiz yakınlığı
Sense bencillik diyeceksin buna. Ya da
Bir zevk düşkünlüğü diyeceksin. Oysa hiçbiri değil..
LUSİN
Peki, ya nedir?
STEPAN
Olsa olsa bunca çıkmazı
Sürdürmek benimkisi bir zevk biçiminde boyuna
Ve yaratmak yeniden bütün iğrendiklerimi.
LUSİN
Kaçınılmaz bir yalnızlık seninkisi. Ayrıca
Katı, ilgisiz, iğreti...
STEPAN
Ve diyebilirsin ki Lusin, soyu kalmamış hayvanlar gibi
Öyle bir buz çağını yaşıyorum da
İçkiyle aşıyorum, içkiyle çözüyorum bu cehennemi.
LUSİN
Hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey istemeden gerçekte.
STEPAN
Belki de bir bilinci yoğunlaştırıyorum böylece
Doğarak acılarıma her an yeniden
Ve kendini kanatan bir bıçak gibi işte.
LUSİN
Anlıyorum Stepan, ne var ki, ben de
Çıkmalı diyorum bu boğuntudan
Bu yanlış orospuluktan, bilmiyorum
Bana yardım edebilir misin? Daha doğrusu
Bir yol gösteren değil, bir uğrak
Olabilir misin bana?
STEPAN
Sadece bir anlaşma! Ne çıkar anlaşsak da biz
Ve bütün anlaşmaların dünyada
Sanırım bir anlamı var: yok gibiyiz hepimiz.
LUSİN
Öyleyse yalnız da değilsin sen. Ayrıca
Tutsaksın yalnızlığına Stepan.
STEPAN
Bunu yadsımıyorum ki Lusin. Yadsımıyorum da
Demek istiyorum ki, sen de yalnızsın benim gibi
Biz ikimiz de yalnızsak.. ve işte bu durumda
İki kişilik bir yalnızlık olmaz mı bizimkisi?
Yok sanki bir şey yapacak..
LUSİN
Belki de var.. ama nasıl?
STEPAN
Zorlasak mı acaba bizim olmayan
Görünmez bir mutluluğun yollarını
Her türlü acılarla yılmadan
Savaşsak mı geleceği kurtarmak için
Ama gelecek ne Lusin, bilmem ki
Bilsem bile ne çıkar, o zaman da ben neyim?
LUSİN
Düşündüm ben Stepan. Düşündüm daha önce de
Diyorum bir geneleve gitmeli
Hiç değilse bir karşıkoyma biçimi. Ve belki
O yalanlardan, o yalan ilişkilerden
Daha önemli bu, kim bilir
STEPAN
Bence bu kurtuluş yolu değil. Gerçi her şeyin hakkını vermeli.
Üstelik kaygılanmadan
Ama bir tükenme duygusu, ölümsü bir yılgınlık da
Olabilir seninkisi. Öyleyse karar vermeli
Bir çözüm yolu mu bu, değil mi?
LUSİN
Hep böyle baş eğmek mi? İstemiyorum bunu Stepan
Düşmeli bir çirkinliğin içine. Ve yavaş yavaş
Aşmalı çirkinliği.
STEPAN
Bak Lusin, şu da var ki, genelevse gideceğin yer senin
Zaten bir genelevde yaşıyor gibisin
Her türlü çirkinliğin içinde
Her türlü düşmanlığın, her türlü bencilliğin
İçinde anlaşıyorsun vuruşaraktan
Ve kırılaraktan durmadan
Öyleyse bir kurtuluş bu mu? Bana kalırsa
Ölümünü içinde taşıyan bir isyan.
LUSİN
İsyandı tanrıya başkaldırmak da. Öyleyse
Ben şimdi neye inanacağım
Yalnızsam, beni yalnız bırakan
Ve yalnız değilsem, kararsız bir yargıç olan
Başkalarına mı?
Yoksa kendime mi Stepan, ne dersin?
STEPAN
Korkunçtur, bana kalırsa adımıza
Hazırlanmış bir oyun var bizim
Hepimizi yalnız bıraktıkları bir oyun
Ve bilirler, insanlar yalnız kaldıkça
Konuştukları dil de değişir
Sonunda hiç anlaşamazlar. Öyle ki
Bir zaman parçası içinde, bir durumun
Değişmez akışında, tekdüze
Kalırlar bir sıkıntı avcısı gibi
Ve bir gün anlarlar ki, bir güc değildir artık yalnızlık
Ve bunu anlayınca, işte o zaman Lusin
Aşıvermek isterler bu zamanla durumu
Koşarlar, koşarlar, tam sınıra gelince
Sanki o tel örgülere yapışmış gibi
Bir duman oluverirler ya da kaskatı
Bir kömür parçası, bir ceset..
Nedir bu durumda insanın anlamı?
LUSİN
Aşmalı bu durumu Stepan.
STEPAN
Duymuyorum ben acılarımı. Ve yitirdim çoktan
Yitirdim bütün karşıtlıkları. Ne umut
Ne umutsuzluk, ne hiçbir şey
Kurtaramaz varlığımı benim. Ve yoğun bir anlamsızlığın içinde
Sanki renksiz, boyutsuz
Ve göksüz, zamansız bir evrende
Tek çıkar yol yaşamaksa Lusin
Yaşıyorum ben de kaygısız
Değişmez bir anlamsızlığı böylece.
LUSİN
Yani bir çıkmazı sürdürüyorsun kısaca
Bu yitiriş kendini, bu çöküş
Sanki bir üstünlük duygusu veriyor sana
STEPAN
Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki
Bir önseziyi kuruyorum şimdiden.
LUSİN
Asıl iş bir sonuca varmakta.
STEPAN
Varabilir misin?
LUSİN
Öyleyse çok uzun bir yol bu doğrusu.
STEPAN
Bir konyak daha içer misin?
LUSİN
Ayrılalım Stepan, belki biz anlaşıyoruz ama
İlkemiz ayrı yaşamak
Ve ne varsa işte bu ayrılıkta.
STEPAN
Adım Stepan, Lusin. Yani ben
Bir satranç oyuncusu olamam
LUSİN
Elini ver Stepan, ne de olsa bir anlaşmadır bu
Belki de bir anlaşmadır.
IV
(Bir insan yaşanmamışlığı bulunca
Onu artık hiç kimse anlatamaz
Kalır sonsuz gücünün buyruğunda
Ve bütün kesinliklerin üstünde, yalnız
Dolaşır bir ateşböceği gibi kendi aydınlığında).
Görsel:Theo Altenberg
6 Nisan 2011 Çarşamba
1 Nisan 2011 Cuma
Aksi İstikamet / Cemil Yüksel
bunun için çok kullanışlı ellerim var
bahaneler, baştan savmalar çeşidi
bir işlikten alarak baş döndüren o iç ağrımızı
her şeye doymuş, hayretler uyandıran kırlara
fazlasıyla yıldız ve zifir karanlık
neymiş görsün gerekçesiz ayrılamayışımızın gevezeliği
görsün bahçesinde sakladığı her şeyiyle o küçük kız
avuçlarım yerleştirdi o sabahı
seni kırlara götüreceğim ısıtarak
parkları seven bir marangoz kalfasının
ceplerinde uğraşan, sigarasını yakan
unutan sonra ne kadar yaktığını
kalın sararmış tırnak izleriyle
derinliğine koyu bir akşam
tüm sesleri duymanın imkanına ve
sesimizle dalları uyardığımız o buluşmaya
vardık mı vardık diyeceğim
yüzünün omzumdaki duruşundan anlayacağım bunu
kollarının bir sarılmakla kurduklarıyla
anlayacağım; bileceğim yetersizlikle
seni kırlara götüreceğim, ne oldu diyeceksin
toz toprak karışır gibi tüm kelimeler
o sakinlikle yüzümde kokacak sevginin ayrıntıları
kayalıkların duruşuyla yaslanmış bulacağım dudaklarına
yılları görmeksizin ne yaşadımsa
kırlar kırlar kırlar diyeceğim
o yeşilliğin kudurduğu vahşilikteki dakikalar
zamanın hükmü ancak kapı deliğinde
genişleyecek gözlerimiz, kurulacağız kırlara
ve diyeceğiz ki bizim yüzümüzden
ey büyük kendiliğindenlik
al düzelt bu bozulmuşluğumuzu
seni kırlara götüreceğim
hazırlanmış şatafatlı salonun birden ışıklarının kesilmesi gibi
atkının şalların ve nice ruj izinin kendini yitirdiği
eldivenleri sıyırıp çiğlerin değdiği vücuda
toynakların ezdiği saçlarımızı silkeleyerek
bir sabahın en erken ayrımına titremelerle
gözlerimize yasladığımız yumru parmaklarımızla
uyandırmak için kollayacağız sevinçleri
sahilde su seslerinin vurgusunu öğrenmiş oyuncak bir kürekle
ne vakittir gözlüyorduk biz bu karanlığı
-sahil kelimesi ne kadar da uzak şimdi bir kıyıya-
bir şey olmasın yanında, yeter çalı örtü ve kirpikler
29 Mart 2011 Salı
Requiem / Can Yücel
Requiem
Dr. Mehmet Şen'e
boynum kıldan ince ölüme
-değil mi ki şol illetten iğne ipliğe dönmüş bedenim-
ve ölüm ki benim bu ölümlü dünyaya gelmemle
beraber dünyaya gelen maşallahı var oğlum,
ona ben analık ettim, onu ben elimde büyüttüm
onu şu kadarcıktan bu boya ben getirdim
yedim yedirdim, içtim içirdim, kustum kusturdum
onu sütümle, onu kanımla, onu aklımla besledim
nereye gittiysem, ölümüne kadar yanımda götürdüm
ne zaman aşkımı öpsem, ona da öptürdüm
ben gençken o da gençti, ihtiyarım o da ihtiyar
siperlerde omuz omuza döğüştük o diyar bu diyar
kimi de nefsimizle barışık-bahtiyar mı bahtiyar
şiir düzerken tüy kalemim oynatırdı kıyısından
onu unuttuğum da oldu, ölümcül mü ülümcül bir ihmal!
hatırladığımda ama, öyle yarım yaşadığıma bin pişman
o denli unutkanlıklarım için mi şimdi bu intikam?
-adam sen de; bir ben miyim alemde oğlu hayırsız çıkan!
ki saldın bu hebis Haşhoşiyûnu, lan günahı boynuna;
anarşit bir Urartulu ur musallat ettin boynuma!
Truva da Tahta At güya, içinden uğruyorlar dışarı
çoğaldıkça çoğalan o maraz, o haşarı hücreler
farkındaysalar da kıyımın, tutamıyorlar kendilerini
yazık, benle koyun koyna onlar da verecek son nefeslerini! ..
gel bakalım diyorum, gidiyoruz senle, namızsız oğul!
oğul verdikçe veren o belalıları da alayımıza katıp
neş eye neşideler okuya okuya, iyi sularda aşağı
gidiyoruz o ölümsüz Allahrahatlıkversinlere doğru...
sizin de içiniz rahat olsun ey arkada kalanlar
bundan böyle size anakarada ölüm yok!
28 Mart 2011 Pazartesi
Söyleşi: Önce Kendi Hizamı Bozmak İstiyorum / Akif Kurtuluş
Şiirle ilişkime, yıllar önce, "Kim itti lan beni" diye bir "nida" ile baktığımı hatırlıyorum. Biraz da, şiir yazmakla şair olmak arasında korumaya çalıştığım mesafe ile ilgiliydi. Benim şiir yayımlamaya başladığım yıllar, çok talihsiz bulduğum yıllardır. Şiir yazanı mutlaka "şair yapmak" için neredeyse herkes elinden geleni ardına koymuyordu. Şiir yazanı, şiirin dışında ne varsa ona bulaştırmak için ne gerekiyorsa yaptılar. Biz de doğrusu pek teşne çıktık bu işte. Neyse işte, bu çabam, "düz koşu", "çapraş koşu" şeklinde de olsa devam ediyor. Böylece formumu korumaya çalışıyorum. Yani diyeceğim, "kimin ittiği" meselesinde, pişmanlıkla edilmiş bir laf değil bu. İlk şiirimin yayımlandığı tarihten yirmi yıl sonra bugün, beni çeken bir şey olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bu neyle mi ilgili? Yani şiirde veya şiire beni çeken ne mi? Bu konuda öyle çok düzgün cümleler kuramam. Didişmeden edemeyen bir adamım belki de. Şiirde, aradığım didişmenin hasını buldum. Düşman kardeşim benim o. Kardeşim de aynı zamanda. Rahatsızlık kaynağım. Anlaşmak, huzur bulmak, koyun koyuna yaşamak istemediğim; istesem bile onun izin vermeyeceği bir ilişki. "Niçin yazıyorsun" sorusunun çok ötesinde bir şey var burada. Zaten bu soruyu oldum olası magazinel bulurum. Niçin yazdığımdan sana ne! Ben sana niçin okuyorsun diyor muyum? Ayrıca okuyan, benim niçin yazdığıma ilişkin bir yanıt bulabilir. Ama o benim niçin yazdığıma ilişkin bir yanıt değil, onun niçin ve nasıl okuduğuna ilişkin bir kanaattir.
Ne yalan söyleyeyim; "benim şiirim" filan diye lafa başlayanlar, bende biraz tebessüm yaratıyor. Şiirin goygoyculukla ilgisi olmamalı. Şair, şiiriyle ilişkisinde kesinlikle "kaynaşmamış" ama imtiyazsız birisidir. Tanıl'a bir yazı hazırlıyorum. Futbol yazısı. "Maç Sonu Ağızları" diye. Topçular, maç bittikten sonra tünele giderken kameraya mutlaka bir şey söyleyecekler: "Kazandık, mutluyuz." "Bu maç bitti artık haftaya bakacağız." "İyi bir çıkış yakaladık." "Bizi küçümseyenlere iyi bir ders verdik." Bazı şairler de bana bu topçuları hatırlatıyor. Tevazuyu sevmem ama, "benim gibi iyi bir şairi neden antolojiye almadın" tafrasını da anlamakta zorluk çekiyorum. "İnsan kendi şiirini bilmez" der ya Cemal Süreya. Çok doğru. Öküz'de yayımlanan birisi, şiir üzerine oturmuş bir de yazı yazmış ve tamamen rastlantı benim bir arkadaşıma veriyor. Yazı elime geçti. Özellikle "hayatım" sözcüğünden yola çıkarak, bir ayrılık şiiri olarak okumuş. Hoş, kurgusuna öyle bir hava da vermedim değil tabii; ama o okuma biçiminde hayatımın benim ömrüm, serüvenim olduğuna ilişkin bir gönderme yok. Şimdi benim buna müdahale hakkım olabilir mi: Hayır efendim, o şiir budur diye. Ben sözümü söyledim, bitti. O okuma biçimi de bir serüvendir. Şiir, zaten bunun için "iyi bir şeydir".
Az yazıyorum evet. Şiirin başına oturduğum zaman, bitmesi zaten epey bir zaman alıyor. Bir aydan erken bitirdiğim şiir neredeyse yok gibi. Bu benim tarzım, başka türlü yapmak benim elimde değil. Ama beni asıl rahatsız eden, az yazmam değil de; az uğraşıyor olmak. Şiirle ilişkime haksızlık ettiğim bir, süreci mi, zamanı mı demek lazım, bilemiyorum, böyle bir dönemi yaşıyorum. Mazur görebilmek veya gösterebilmek için, güzel cümleler kurabilirim; ama haksızlık ettiğim duygusuna ilişkin "meşru ve makul" sebepler aramıyorum. Sadece çok keyifsizim bunun için. Eğer bir açıklama olacaksa, ancak bu olsun diyorum: keyifsizlik. Geçecek diye de elimi kolumu bağlamış bekliyor değilim tabii ki.
Yalan Şiirler, 1981-1983 yıllan arasında yazıldı. Yirmili yaşlarımın basındaydım. Zaten bir şey söyleyeyim mi? 1979 yılından önce yazdığım şiir yoktur. Yani, şiir yazma tarihim benim, 1979 yılıdır. Bu iki yıl içinde yazdığım dört beş şiiri de. Yalan Şiirler'e almadım. Yalan Şiirler'den konuşuyordum. O şiirler büyük bir altüst oluşun tam ortasında kalakalmış ve orada yazılmıştır. Her şey çok sıcaktı. Şiddet, öfke, hayat, ölüm, korku, cesaret... Ne varsa hepsi somut elle tutulur biçimde karşımıza çıktı. Sorgulandı, yeniden tanımlandı, yeni anlamlar verildi. Her şeyle boğuşuyordum. Ailemle, sevgilimle, dostlarımla, otoriteyle. Pek çok yerde Yalan Şiirler'den dizelerin, şiirlerin izleriyle karşılaşıyorum. Bu boğuşmanın o sözcüklere, harflere sinmiş olmasından olabilir bu ilgi. Gerçi aynı şey, yani o boğuşma dediğim şey. Tören Provası ve Kırgınlıklar Galası'nda da var ama, Yalan Şiirler'de daha acemi ve bundan dolayı da daha sevimli. Şunu da ekleyebilirim. Yalan Şiirler'de, -sağlamlığını tartışmak bana düşmez- bir temel atılmıştır. Bir çerçeve atmış da denilebilir. Diğer iki kitabım, bu çerçeveyi doldurdu, genişletti, sağını solunu temizledi.
Yeni insan, benim iki dergi pratiğimde öne çıkmış, çıkartılmış kavramlar oldular. Bu kavramı, şimdi çok açıklayıcı bulmuyorum doğrusu. Böyle bir tanımlama çabası bir başka açıdan statükocu geliyor bana. Biraz "çok bilmiş" bir eda var "yeni insan" kodunda. Adı üstünde, bir kod, bu. Çok olumsuz bir yaklaşım gibi gelecek bu laflarım, biliyorum. Ama vurgulamak istediğim yan biraz da şu: yeni insanda, insanı yenileştiren değil, tam tersine eskiten bir anlam buluyorum.. Bir kere zaten yeni insan, çok eskitilmiş bir kavram. Mutlaka bulmak gerekiyorsa, başka bir şey bulmalı. Yeni ben adını bulmak için kılımı kıpırdıtamam ama, bulunacaksa, diyorum. İçeriğine ilişkin bir tartışma değil benimkisi. Bizim kültürümüzde, eşitlikçi yöne çok vurgu yapıldı. İtirazım yok ve eşitlikçi yanı olmazsa olmaz. Ama özgürleştirici yön çok ihmal edildi. İsyankar, otorite ve hiyerarşi düşmanı, muzır, yani mazarrat ve müşkülat çıkarmayı sevende "yeni" bir anlam bulunacaksa, eh evet yani, yeni insan buymuş diyebilirim. Ama, bu da yeni değil ki.
Benim her iki pratiğimde de, ajitatif yanı üzerinde duruldu. Özellikle ikincisindeki, Edebiyat Dostları'ndaki heyecan ve iştahın altını çizecek olursam, buradaki eksiklik, bana yanlış gelmiyor, dahası sevimli bile buluyorum.
Tören Provası için, Hüsamettin, "ideoloji kırıcı bir şiir" demişti. Yazmıştı yani. Ayhan Kurt'un Ludingirra'daki yazısında da bu "hava"nın örneklerini okudum. Ayhan Kurt'un yazısında benim gibi Nietche-sever birisini bulmak, ayrıca sevindirdi beni.
İşin aslına bakarsak; şunu kıracağım, bunu yıkacağım diye bir şey yazmadım ben. Orhan Kahyaoğlu'yla yıllar önce söyleştiğimde, adliye binalarının her yerde en gösterişli, iktidarı en gösteren mimariden biri olduğunu belirtmiştim. O zaman Ankara Adliyesi henüz bugünkü Dil Tarih'in karşısına taşınmamıştı. Şimdi bak, ben haftanın üç dört günü gidiyorum buraya. Alışmışım yani. Sen bir git, ilk girişinde korkutur seni. Başka bir şey yapmana gerek yok. Bir labirente girdiğini düşünürsün. Nasıl çıkacam dersin buradan. Adliye kurumunun sana başka bir şey yapmasına gerek yok. Daha adımını attığında korkutuyor. Ben, işte bu rahatsızlığımı anlatıyorum. Alınan oluyor sanırım, kırılan oluyor, ürken fincancı katırları oluyor. Teşekkür ederim, ben de öyle hissediyorum, şiirde kibar bir adam değilim ben. Ama can acıtmak için yapmıyorum bunları. Önce, kendi hizamı bozmak istiyorum. Hizamı bozmak bana yetiyor, ayrıca keyif de veriyor.
Şairin etkilendiği şairi telaffuz edememesi, tam bir aşağılık kompleksidir., Şair şairden etkilenmeyecekse, kimden etkilenecek? İyi şair gibi bir tanımlamam yok, ben kalender olmayı seviyorum, benim için önemlidir. Kalender şair, etkilendiği şiire saygı, gösteren, bak, şaire demiyorum, başka bir şeydir, şiire "hürmette kusur etmeyen"dir. Belki o şiiri aşmıştır ama inkar etmez. İyi şiire gelince, her etkileyen şiir, iyi şiir değildir.
Kimse yalan söylemesin. Şiir, usta çırak ilişkisini kaldırmaz. Bakma sen, usta ve çırak lafının geçtiği yerde, ancak "şair" olur da, şiir olmaz. Ben de sevmem o şairleri. Ama "nesebi gayrı sahih" şiir olmaz. Şiir nesebini bilir de, mirası reddettiği, babasını tanımadığı yerde bir şey olacaksa olur zaten. Tutunduğu dalı kesmeyen şiir, bir başkası için şiirdir ama ben burada affımı isterim.
Benim çok sevdiğim edebiyatçılar var, romancı, hikayeci; sanatçı var, ressam, tablosunun karşısında yüz otuz iki rekat eğilir kalkarım ama; Edip - Turgut - Cemal başkadır. Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken, ilginç bir şeyi fark ettim. Bu üçünün -dur bir dakika, hayır, Turgut Uyar'ın ben Tatvan'da askerlik yaparken cüzdanıma katlanmış "Yokuş yol'a"sı dışında- yanımda taşıdığım hiçbir şiiri olmamış. Ama bak. Onat Kutlar'ın "Sen gittikten sonra iki çalgıcı turnalar semahı çaldı ve kimse dinlemedi onları benden başka" diye başlayan Günlük Şiirler arka cebimde aylarca dolaşmıştır.
Şimdi tabii, İsmet Özel'in şiiri benim yakın durduğum, meraklı olduğum bir şiirdir. Madımak Alçaklığı'yla ilgili yazdıklarına tepkileri de okudum. Yavşaklığın ne sınıfı ne de etiği vardır. Açıkça yavşaklık yaptılar. İsmet Özel, orada siyaseten söz aldı. Buradan, onun şiirine atlamanın ne anlamı var? Okumayacakmışsınız. Umurundaydı. Benim de umurumda değil. Hepimiz televizyonlarda meşrebinize göre şiir alemine dalıyorsunuz. Ondan herhalde, NTV'de "Bir Yusuf Masalı" üzerine karşısına bir hanımefendiyi alarak ahkam kesen İsmet Özel'e edeceğiniz tek laf yok. Kolayını buldunuz. Hanginizin aklına geliyor, bir Devlet'in Ankara Büyükelçisinin elinden ödül alan bir şaire iki çift laf etmek? Hepinizin umurundadır da ondan. İsmet Özel'e Iran İslam Cumhuriyeti ödül verirse, alayınız Vural Savaş'ın arkasında küfredersiniz de, başka bir Devlet'in ödülüne aklınız ermez. Yaa, böyle sana bakarak konuşup duruyorum. Sen bir kenara çekil. Devlet'in iyisi kötüsü olur mu? Hangisi olursa olsun, şimdi Küba bana ödül verecek. Alır onu Castro'nun başına çalarım. Hani bu da biraz kendi kendine gelin güvey olmak gibi bir şey ama olsun. Şunu diyecektim; ben İsmet Özel'in şiirine haksızlık yapmadım, ama şair olarak sevmiyorum. Sevmemeye devam ettiğim sürece, şiirine merakım ne olur? Bilmiyorum, bakacağım.
Haydar bizim, mesela. Ergülen. İlgi duyduğum bir şiirdir. Şair olarak değil, ahbabım olarak sevdim. Başı ağrısa, haberim olsa, aspirinle koşarım. Sanki Nuriş gibi biri çıkmış, üstelik de özünde durmuş ve bunları "ödül manyağı" yapmış. Ne var yani, ne şiirini orada burada yarıştırıyorsun? Antalya'da adına şiir günleri yapılmış; git, suratlarına tükür, ben mi kaldım, şiiri konuşulacak diye. Zaten onun için git. Senin şiirine not verecek Belediye mi kaldı? Haa, "Bana acaba ödül vermek gibi bir imkanınız var mı" diye kitabını gönderdiysen, Antalya güzel bir yerdir.
Ödül mü? E şimdi bu kadar konuştuk. Ödülle ilgili nezih bir açıklama beklemiyorsun herhalde benden. Ben hiç katılmadım. Şiirle ilgili her jüriyi de eğittim. Katılmadığım; ama yayımlanan kitaba ödül verecek jüri de, ağzına vereceğim payı artık biliyor. Bilmiyorsa, versin bakalım. Kesinlikle ödül verilecek salona gelirim. O ödül salonunda aklı başında bir canlı bomba olurum. Gerçi o sünepeler, haber ajanslarına benim uyuşturucu aldığımı geçerler; ama sağ kalırlarsa.
Anılarımdan herkes için tarih yapmaya uğraşan bir yazı serüvenim mi var? Uğraşmak sözcüğüne bir itirazım olabilir burada. Buna yönelmiş bir uğraştan söz edemeyeceğim. Bir itirazım da anılarıma. Fazla tumturaklı bir laf gibi gelecek belki ama, bazen ben de yazdıklarımda kendi anılarımın veya kendimin ne kadarı olduğunu yakalamaya çalışıyorum. Yani, tabii, altında imzam olan metinlerde bir "ortak tarih" bulunması doğaldır. Evet, bir "tarih" yazıyorum ama, sanırım kimsenin gözüne sokmadan. Dahası yazdığımın bir tarih olup olmadığını da bilmeden yazıyorum. Romantik Korno'daki yazıların öznesi şiirlerimde deşifre edilenlerden birisi olabilir mi? Bence birisi değil, birçoğu. Onları, vize pasaport filan istemeden olduğum her yere götürdüm. "Unutuş Sinsidir, Bellek Narin"deki Selim; "Cadının Biridir O" daki şarkıcı kız, ya da Naz ve Eleni ne kadar benim anımdır? Ya da ben Naz mıyım?
Kırgınlıklar Galası yayımlandıktan sonra, ilk yazdığım şiir Gönül Şakası'ydı.
Ben, adına Türk Sanat Müziği denen, benim "musiki" dediğim o sesi severim. Şimdi biz bu kadar konuştuk da, etkilendiğim şiirden söz ettik, tamam, peki müzik ne güne duruyor? Peki düzelttim, etkilendiğim değil, el aldıklarım... Nihavent makamını çok severim. Çok basit gibi görünür. Ses ister, soluk ister. Dön bir bak. Dahasını söyleyeyim. Hayat ister. Arkadaşlarım bilir, ben aşka gelince, yani zıvanadan çıkınca, Münir Nurettin'in "Bilmem bu gönülle ben nasıl yaşayacağım"! beyefendi terennüm etmiş de, ben çığırının. Neşet Ertaş'ın babası Muharrem Ertaş'a atfettiği o laf vardır ya! Ben biraz edepsizlik yapayım, "Bilmem bu gönülle"yi havalandırırım. Havalandırmak sözcüğünü tırnak içine alalım. Edepsizlik yaptık, saygısızlık yapmayalım. Niye? Yani niye havalandırırım? Başladığı sesle bitmez nihavent. O basitlik gibi görünen havasında, yorar, yıpratır seni.
Gönül Şakası'nda, Akik'de, Ukde ve Heves'te bu sese yapışmak istedim. Üvey olduğumuzu ikimiz de biliyorduk. O ses ve ben. Anası bir kardeş değil de, babası bir kardeşler. İkisi çok farklıdır. Birinciler daha bir tutkundurlar birbirlerine. Anası bir olmak çok önemlidir. Bu son üç şiirimde sesi aldım da, cep telefonu ağzıyla "yönlendirdim". Ana bir kardeşim! Şimdi nerden aklına geldiyse? Caz'dır benim kardeşim. Nefesliler. Garbarek üfler de, Barbaros Erköse'ye titrerim. Gasparyan'la Ergüner sabahsız selamsız soframa gelir. Setrak Sarkisyan, büyük darbukacıdır. Burhan Öcal'a selam olsun. Telli dedik değil mi? Başka türlü yazıyorlar, ayar oluyorum, Enver ibrahim udda, Dalaras hepsinde, sıhhatler olsun. Artık noktalayalım.
Demokrasi'de yazarken, Perşembe akşamlarını çok severdim. "Yazmaya kapanmak" denen şeyi o aralar yaşadım. Ben aslında yazarken tören havasını sevmem. Ne bileyim işte, mutlaka dolmakalemle yazarım, perdeleri, telefonun fişini çekerim, gibi. İlk defa telefonun fişini çektim, cep telefonumu kapattım. Müzik ve rakı, bir paket sigara ve gece. Kendimi devre arasında gibi hissediyorum. Özlüyorum o perşembeleri. Biraz, yazıyı yayımlayacağın yerle de ilgili tabii. Bir bakıma "iş arıyorum", yani. Ama bilirsin, ben ne iş olursa yapmam.
Öküz Dergisi / Mayıs 2000 Sayısı
25 Mart 2011 Cuma
Kalp Dolaşımı / Cemil Yüksel
mahzeni gül dolusu sancı
bir başıboş iştahla dalaşan heves
irimsi bir çekirdek gibi atan şuramda
daha bir doğrul, bize daha bir gel
çok zarar boşlamak rahatlığı
aşk bize avuntu vermez
avuntu aranmazken
biliyorum adım gibi biliyorum
zimmeti ve cebri
yuvasında suya dönük sözcüklerin
yılan dilli bir kin içindeliğini
dolaşık huylarımızın kınanmış dizelerini
hepsini teker teker, sabah sabah biliyorum.
umudu ürkütülmüş bir hınca dolmam yok
kaçışsızım umarsızlığa ve ustasızlığa
minnet dileyerek, memnun ve kuvvetli
ses istiyorum o çarpışından daha gürültülü
ses istiyorum yayılgan ve rahatsız edici
artık musallat ol içindeki cilveye.
mahcup olduğum o aklına uymalar gerilerde kaldı
izahsız ayaklanan kuytularından bir bir çekildim
büyütülecek bir şey yok, böyle giderse
bütün bulantılarını uyanışlara hazırlayacağım
ve esintinle kurulamak yaratılışımızın ıslak saçlarını
çok şey var daha hatırımda ama bu kadar
kaçırma neşende duran tedbirsizliği
bir ağız açıklığı iç cebinde gömleğimin
kalbim mi konuşuyor ne
küssüz, dipdiri ve derinden
(
)
vakitli olmak, şimdi, geçilmesi güçlüklere.
23 Mart 2011 Çarşamba
Vladimir Nabokov / Sesler Öyküsünden
Pencereyi kapatmak gerekiyordu: Yağmur pervaza çarpıp parkeyle koltukların üstüne sıçrıyordu. Dev gümüş hayaletler canlı, hışırtılı sesler çıkartarak bahçede, yaprakların arasında, portakal renkli kumların üstünde koşuşuyorlardı. Yağmur oluğu takırdıyor, boğulurcasına gurulduyordu. Sen Bach çalıyordun. Piyano cilalı kanadını kaldırmıştı, kanadın altında bir lir vardı ve küçük çekiçler teller üzerinde dalgalanıyordu. Brokar örtü kaba kıvrımlar oluşturarak yarısına kadar piyanonun kuyruğundan aşağı kaymış ve sayfalan açık bir nota defterini de beraberinde sürüklemişti. Haziran sağanağı durmadan, görkemle camlan döverken fügün coşkusu arasında tuşlara çarpan yüzüğünün tıkırtısı duyuluyordu. Ve sen, çalmaya ara vermeksizin, başını hafifçe geri atarak, ritme ayak uydurarak haykırıyordun: "Yağmur, yağmur... Onun sesini bastıracağım..." Ama bastıramıyordun.
Masanın üstünde kadife tabutlar gibi duran albümlerden başımı kaldırmış, seni izliyor, fügü ve yağmuru dinliyordum. İçimi her yandan, raflardan, piyanonun kanadından, avizenin uzun prizmalarından süzülen ıslak karanfillerin kokusuna benzer bir ferahlık kapladı.
Gümüşsü yağmur hayaletleri ile harelenen ışıltıya parmaklarını bastırdığında ürperen eğik omuzlarının arasındaki müzikal bağı duyumsadığımda esrik bir dengelenmişlik duygusu sardı beni. Ve kendi benliğimin derinliklerine çekildiğimde bütün dünya da öyle göründü bana: türdeş, uyumlu, armoni yasalarına bağlı. O anda sen, ben, karanfiller, hepimiz porte üzerinde dikey notalar oluverdik. Evrendeki her şeyin -ağaçların, suyun, senin- özdeş tanecikler arasında farklı farklı titreşim uygunlukları oluşturan bir etkileşimden ibaret olduğunun ayırdına vardım. Her şey bir, eşit ve kutsaldı. Sen yerinden kalktın. Yağmur hâlâ gün ışığını biçmekteydi. Su birikintileri koyu renkli kumlar üzerinde birer delik, yeraltından süzülüp geçen başka gökkubbelere açılan birer menfez gibiydiler. Bir sıranın üzerinde Danimarka porseleni gibi parlayan raketin unutulmuş duruyordu; telleri yağmurdan kahverengileşmişti, kasnağı sekizgen biçiminde idi.
Patikaya girdiğimizde alacalı gölgeler ve çürümüş mantar kokusu başımı döndürdü. Seni güneşin tesadüfen üstüne vurduğu bir andaki halinle anımsıyorum. Dirseklerin sivri ve solgun, bakışların bulanıktı. Konuşurken küçük elinin kemikli kenarıyla ve ince bileğindeki bileziğin pırıltısıyla havayı yarardın. Saçın eriyerek çevresinde titreşen ışıltılı havayla kaynaşırdı. Sinirli sinirli çok miktarda sigara içerdin. Dumanı her iki burun deliğinden üfleyip, külü bir fiskeyle yana silkerdin. Kumru grisi malikânen bizimkinden beş verst uzaklıktaydı. İçerisi yankılı, tumturaklı ve serindi. Gösterişli bir metropol dergisinde fotoğrafı çıkmıştı. Hemen her sabah bisikletimin deri selesine atlayıp patika boyunca ormandan, sonra anayol boyunca köyün içinden, derken bir başka patikadan rüzgâr gibi geçerek sana gelirdim. Sen kocanın eylülde gelmeyecek olmasından cesaret alıyordun. Hiçbir şeyden korkumuz yoktu, senin ve benim - ne hizmetkârların dedikodularından, ne de benim ailemin kuşkulanmasından. Her ikimiz de farklı biçimlerde kadere güveniyorduk.
Aşkın da sesin gibi biraz pes perdedendi. Göz ucuyla sevdiğin söylenebilirdi ve asla aşktan söz etmezdin. Sen suskunluklarına hemen alışılan her zaman ketum kadınlardandın. Ancak, arada bir içinde bir şey patlayıverirdi. İşte o zaman kocaman Bechstein'ın gümbürderdi ya da buğulu gözlerini dosdoğru ileri dikerek bana kocandan ya da onun bölükteki yoldaşlarından dinlediğin son derece gülünç fıkralar anlatırdın. Ellerini anımsıyorum - mavimsi damarlarıyla uzun, solgun eller.
Yağmurun kamçı gibi sakladığı ve senin şaşırtıcı bir ustalıkla piyano çaldığın o mutlu günde aşkımızın ilk haftalarının ardından aramızda belli belirsiz oluşan tanımsız bir şey çözümleniverdi. Benim üzerimde bir gücün olmadığını, sevdiğimin yalnızca sen değil, tüm dünya olduğunu ayrımsadım. Sanki ruhum her yana sayısız duyargalar uzatmıştı ve ben aynı anda hem okyanusun ötesinde, çok uzaklarda gürleyen Niagara Şelaleleri'ni, hem de patikada hışırdayıp tıpırdayan uzun altınsı yağmur damlalarını algılayarak her şeyin içinde yaşıyordum. Bir kayın ağacının parlayan gövdesi ilişti gözüme ve ansızın kollarımın yerine küçük ıslak yapraklarla örtülü eğik dallarım, bacaklarımın yerine toprağın içine büklüm büklüm uzanarak onu emen binlerce narin köküm olduğunu duyumsadım. Tüm doğayla böylece hemhal olmak, süngerimsi sarı alt yüzeyli olgun bir mantar, bir yusufçuk ya da güneş küre olmanın neye benzediğini yaşamak istiyordum. Öyle mutluydum ki, birden kahkahalarla gülmeye başladım ve boynunla köprücük kemiğinden öptüm seni. Sana bir şiir bile okuyabilirdim, ama sen şiirden hiç hoşlanmazdın.
Görsel:Patricia Ariel
Görsel:Patricia Ariel
13 Mart 2011 Pazar
Bedensel Boşalmanın İşlevi / Wilhelm Reich
Freud'un öyle davranmasının gerekçelerini anlasam da, iki önemli olgu onun izinden gitmeme engel oluyordu. Bunlardan birincisi, toplumsal düzenin yeryüzünde mutluluğun yaşanmasına izin verecek biçimde yeniden kurulmasını dileyen okutulmamış, horlanmış, ruhsal açıdan yıkık insan sayısının gittikçe artmasıydı. Bu durumu görmezlikten gelmek ya da ciddiye almamak, devekuşunun gülünç siyasetini uygulamak demekti. Halk yığınlarının uyanışını yadsıyamayacak ya da bir toplumsal güç olarak küçümseyemeyecek kadar yakından tanıyorum. Freud'un gerekçeleri ne denli haklıysa, uyanmakta olan halk yığınlarınınkiler de o denli haklıydı. Bu gerekçeleri görmezlikten gelmek, ister istemez dünyanın iliğini kemiğini sömüren asalakların yanında yer almak olurdu.
Öbür olgu, insanları iki ayrı biçimde görmeye alışmış bulunmamdı. İnsanlar çoğunlukla çürümüş, kendi başına düşünemeyen, dalavereci, kafası anlamsız savsözlerle (sloganlarla) dolu, dönek ya da bomboş varlıklardı. Ama bu doğal değildi. Sonradan, yaşamın dış koşullan onları bu hale getirmişti, ilke olarak, onları başka bir kılığa sokmak elinizdeydi: dürüst, doğru, sevebilen, toplum sever, yardımsever, bunları hiçbir dış zorlama olmaksızın, kendiliklerinden yapabilen kişiler olabilirlerdi. Gün geçtikçe, «kötü» ya da «topluma aykırı» diye nitelenen davranışların aslında hastalıklı olduklarını fark etmeye başladım. Örneğin, çocuk doğaya uygun biçimde oyun oynar. Ama çevresi onu engeller. Çocuk ilkin oynama hakkını savunur, sonra baskılara boyun eğer, zevk alma yeteneğini yitirir, ama hastalıklı, ereksiz, akıldışı öç alma duyguları biçiminde zevkinin engellenmesiyle savaşmaya devam eder; Beri yandan, insanoğlunun genel tutumu yaşamın toplumsal içerisinde olumlanmasının ya da yadsınmasının dışa yansımasından başka bir şey değildir, insanın zevk alma eğilimi ile toplumsal tarafından bu zevkten yoksun bırakılması arasındaki çatışkı günün birinde çözüme bağlanabilir mi acaba? Ruh çözümsel araştırma yolda atılmış ilk adımdı. Ancak bu başlangıç verdiği umutları pek doğrulayamadı. Ruh çözümlemesi önce bir soyutlama, sonra bir sürü çözülmez çelişki taşıyan tutucu bir «ekinsel uyum» olup çıktı.
Sonuç çürütülmez nitelikteydi: yeryüzünden yaşama ve zevk alma arzusunu kimsecikler kovamazdı. Ama cinsel yaşamın toplumsal düzeni değiştirilebilirdi.
İktisadi ataerkil düzenin başından beri, çocuklarla gençlerin cinsel etkinlikleri doğrudan doğruya iğdiş etme ya da herhangi bir yöntemle cinsel açıdan sakatlama aracılığıyla baltalana gelmiştir. Sonradan, insanların zihnine aşılmaz bir cinsel kaygı ve suçluluk duygusu ekmek biçiminde dile gelen ruhsal iğdiş etme en gözde yöntem olmuştur. İğdiş etmenin aygırlarla boğaları yük hayvanı haline getirmeye yarayışı gibi, cinsel arzuların bastırılması da insanların kolayca kuzulaştırılmalarına yaramaktadır. Ama hiç kimse çıkıp bu ruhsal iğdiş etme'nin yıkıcı sonuçlarını düşünmemiştir ve toplumun bu yıkıcı etkilere nasıl karşı duracağını kimsecikler söyleyemez. Ben sorunu Cinsel Olgunluk, Cinsel Arzuları Bastırma, Evlilik Ahlakı adlı yazımda ele aldıktan sonra, Freud cinsel arzuların bilinçaltına itilmesiyle yetkeye boyun eğme arasındaki bağı kabul etti:
O zaman, ezilenlerin başkaldırması korkusu, daha sert yönetmeliklerin çıkarılmasına neden olur. Bunun en sivri örneğini bizim Batı Avrupa uygarlığı vermiştir. Ruhbilimsel açıdan, çocuklarda cinsel yaşamın bütün belirtilerinin sıkı bir denetime sokulmasıyla kendini doğrular. Çünkü daha çocukken gerekli zemin hazırlanmazsa, yetişkinlerin cinsel arzularına gem vurma olasılığı kalmaz. Ancak, uygar toplumun çocukların cinsel yaşamlarının bütün belirtilerini yadsıyarak düştüğü aşırılıkların doğrulaması yoktur.
Demek ki bilinçsiz de olsa, eğitimin gerçek ereği cinsel etkinliği yadsıyan bir kişilik yapısı geliştirmekti. Dolayısıyla, kişilik yapısı sorun konusu edilmeden ruhçözümcü eğitbilim tartışılamazdı. Kişilik yapısı da, eğitimin ereği belirlenmeden irdelenemezdi. Eğitim, belli bir çağın toplumsal düzeninin amaçlarına hizmet eder. Toplumsal düzen çocuğun çıkarına karşıtsa, eğitimin çocuğu erişilmez bir yere koyması, benimsediği ereği, «çocuğun rahatlığını sağlama»yı açıkça bir yana itmesi, ya da bu amacı savunuyormuş gibi gözükmesi gerekir. Bu eğitim çocuğun kişiliğini boğan saplantılı aile ile ana-baba-çocuk arasındaki derin doğal sevgi ilişkisine dayalı, saplantılı ailedeki ilişkiler tarafından sürekli olarak yıkılan aileyi birbirinden ayırmaz. Ayrıca eğitim, yüzyılın başlarında gerek insanın cinsel yaşamında, gerek aile yaşamında oluşan dev boyutlu devrimi hesaba katmamıştır. Beylik «düşünce» ve «düzeltimleri» ile, ortaya çıkan gerçek değişimlerin çok çok gerisinde kalmıştır — hâlâ da öyledir. Sözün kısası eğitim tanımadığı, tanımaya cesaret edemediği kendi akıldışı gerekçeleri tarafından yutulmuş durumdaydı.
O zaman, ezilenlerin başkaldırması korkusu, daha sert yönetmeliklerin çıkarılmasına neden olur. Bunun en sivri örneğini bizim Batı Avrupa uygarlığı vermiştir. Ruhbilimsel açıdan, çocuklarda cinsel yaşamın bütün belirtilerinin sıkı bir denetime sokulmasıyla kendini doğrular. Çünkü daha çocukken gerekli zemin hazırlanmazsa, yetişkinlerin cinsel arzularına gem vurma olasılığı kalmaz. Ancak, uygar toplumun çocukların cinsel yaşamlarının bütün belirtilerini yadsıyarak düştüğü aşırılıkların doğrulaması yoktur.
Demek ki bilinçsiz de olsa, eğitimin gerçek ereği cinsel etkinliği yadsıyan bir kişilik yapısı geliştirmekti. Dolayısıyla, kişilik yapısı sorun konusu edilmeden ruhçözümcü eğitbilim tartışılamazdı. Kişilik yapısı da, eğitimin ereği belirlenmeden irdelenemezdi. Eğitim, belli bir çağın toplumsal düzeninin amaçlarına hizmet eder. Toplumsal düzen çocuğun çıkarına karşıtsa, eğitimin çocuğu erişilmez bir yere koyması, benimsediği ereği, «çocuğun rahatlığını sağlama»yı açıkça bir yana itmesi, ya da bu amacı savunuyormuş gibi gözükmesi gerekir. Bu eğitim çocuğun kişiliğini boğan saplantılı aile ile ana-baba-çocuk arasındaki derin doğal sevgi ilişkisine dayalı, saplantılı ailedeki ilişkiler tarafından sürekli olarak yıkılan aileyi birbirinden ayırmaz. Ayrıca eğitim, yüzyılın başlarında gerek insanın cinsel yaşamında, gerek aile yaşamında oluşan dev boyutlu devrimi hesaba katmamıştır. Beylik «düşünce» ve «düzeltimleri» ile, ortaya çıkan gerçek değişimlerin çok çok gerisinde kalmıştır — hâlâ da öyledir. Sözün kısası eğitim tanımadığı, tanımaya cesaret edemediği kendi akıldışı gerekçeleri tarafından yutulmuş durumdaydı.
Görsel: Luis Gabriel Pacheco
11 Mart 2011 Cuma
Def / Cemil Yüksel
hızlı bir
salıncak sırasında
"bende bende"diyen
kısa saçlı kız çocuklarının
diğerinin sırasından
ne söylenmişse kırılmıştır biraz
bütün çizgileri kesik kesik
içmiş gibidir doğanın tüm sessizliğini
durmadan kan topluyor
beklemiş her yerlerin -öfkeyle-
her şeyi bulmuş da
gövdenin tutamadığı uzun bir gölge
durmadan tutuyor seni yolculuklara
oysa bir türlü eşleşmiyor boynuna
çocukluğu atlanmış ilgi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)