6 Nisan 2011 Çarşamba

Tragedyalar V / Edip Cansever

 
LUSİN
.................

STEPAN
Elini verir misin, elini?
Benim anladığımca sen
Bir başına yüceltmek istiyorsun kendini
Bu böyle olunca da, o zaman
Şaşırma bir gün mutluluk yerine
Daha hiç denenmemiş bir acıyla karşılaşırsan.

LUSİN
Bir acıyla.. daha hiç denenmemiş!.

STEPAN
Bak işte, en soylu isteklerle odama geliyorsun
Ve düşün, insanlığının en alımlı katında
Her şey bu kadar doğal, her şey bu kadar güzelken
Sorarım, neden böyle yabancı kalıyorum sana?

LUSİN
Bilemem ki Stepan..

STEPAN
Bak Lusin, çünkü ben sevmiyorum kadınları
Bu tuhaf alışkanlığı, bu gereksiz yakınlığı
Sense bencillik diyeceksin buna. Ya da
Bir zevk düşkünlüğü diyeceksin. Oysa hiçbiri değil..

LUSİN
Peki, ya nedir?

STEPAN
Olsa olsa bunca çıkmazı
Sürdürmek benimkisi bir zevk biçiminde boyuna
Ve yaratmak yeniden bütün iğrendiklerimi.

LUSİN
Kaçınılmaz bir yalnızlık seninkisi. Ayrıca
Katı, ilgisiz, iğreti...

STEPAN
Ve diyebilirsin ki Lusin, soyu kalmamış hayvanlar gibi
Öyle bir buz çağını yaşıyorum da
İçkiyle aşıyorum, içkiyle çözüyorum bu cehennemi.

LUSİN
Hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey istemeden gerçekte.

STEPAN
Belki de bir bilinci yoğunlaştırıyorum böylece
Doğarak acılarıma her an yeniden
Ve kendini kanatan bir bıçak gibi işte.

LUSİN
Anlıyorum Stepan, ne var ki, ben de
Çıkmalı diyorum bu boğuntudan
Bu yanlış orospuluktan, bilmiyorum
Bana yardım edebilir misin? Daha doğrusu
Bir yol gösteren değil, bir uğrak
Olabilir misin bana?

STEPAN
Sadece bir anlaşma! Ne çıkar anlaşsak da biz
Ve bütün anlaşmaların dünyada
Sanırım bir anlamı var: yok gibiyiz hepimiz.

LUSİN
Öyleyse yalnız da değilsin sen. Ayrıca
Tutsaksın yalnızlığına Stepan.

STEPAN
Bunu yadsımıyorum ki Lusin. Yadsımıyorum da
Demek istiyorum ki, sen de yalnızsın benim gibi
Biz ikimiz de yalnızsak.. ve işte bu durumda
İki kişilik bir yalnızlık olmaz mı bizimkisi?
Yok sanki bir şey yapacak..

LUSİN
Belki de var.. ama nasıl?

STEPAN
Zorlasak mı acaba bizim olmayan
Görünmez bir mutluluğun yollarını
Her türlü acılarla yılmadan
Savaşsak mı geleceği kurtarmak için
Ama gelecek ne Lusin, bilmem ki
Bilsem bile ne çıkar, o zaman da ben neyim?

LUSİN
Düşündüm ben Stepan. Düşündüm daha önce de
Diyorum bir geneleve gitmeli
Hiç değilse bir karşıkoyma biçimi. Ve belki
O yalanlardan, o yalan ilişkilerden
Daha önemli bu, kim bilir

STEPAN
Bence bu kurtuluş yolu değil. Gerçi her şeyin hakkını vermeli.
Üstelik kaygılanmadan
Ama bir tükenme duygusu, ölümsü bir yılgınlık da
Olabilir seninkisi. Öyleyse karar vermeli
Bir çözüm yolu mu bu, değil mi?

LUSİN
Hep böyle baş eğmek mi? İstemiyorum bunu Stepan
Düşmeli bir çirkinliğin içine. Ve yavaş yavaş
Aşmalı çirkinliği.

STEPAN
Bak Lusin, şu da var ki, genelevse gideceğin yer senin
Zaten bir genelevde yaşıyor gibisin
Her türlü çirkinliğin içinde
Her türlü düşmanlığın, her türlü bencilliğin
İçinde anlaşıyorsun vuruşaraktan
Ve kırılaraktan durmadan
Öyleyse bir kurtuluş bu mu? Bana kalırsa
Ölümünü içinde taşıyan bir isyan.

LUSİN
İsyandı tanrıya başkaldırmak da. Öyleyse
Ben şimdi neye inanacağım
Yalnızsam, beni yalnız bırakan
Ve yalnız değilsem, kararsız bir yargıç olan
Başkalarına mı?
Yoksa kendime mi Stepan, ne dersin?

STEPAN
Korkunçtur, bana kalırsa adımıza
Hazırlanmış bir oyun var bizim
Hepimizi yalnız bıraktıkları bir oyun
Ve bilirler, insanlar yalnız kaldıkça
Konuştukları dil de değişir
Sonunda hiç anlaşamazlar. Öyle ki
Bir zaman parçası içinde, bir durumun
Değişmez akışında, tekdüze
Kalırlar bir sıkıntı avcısı gibi
Ve bir gün anlarlar ki, bir güc değildir artık yalnızlık
Ve bunu anlayınca, işte o zaman Lusin
Aşıvermek isterler bu zamanla durumu
Koşarlar, koşarlar, tam sınıra gelince
Sanki o tel örgülere yapışmış gibi
Bir duman oluverirler ya da kaskatı
Bir kömür parçası, bir ceset..
Nedir bu durumda insanın anlamı?

LUSİN
Aşmalı bu durumu Stepan.

STEPAN
Duymuyorum ben acılarımı. Ve yitirdim çoktan
Yitirdim bütün karşıtlıkları. Ne umut
Ne umutsuzluk, ne hiçbir şey
Kurtaramaz varlığımı benim. Ve yoğun bir anlamsızlığın içinde
Sanki renksiz, boyutsuz
Ve göksüz, zamansız bir evrende
Tek çıkar yol yaşamaksa Lusin
Yaşıyorum ben de kaygısız
Değişmez bir anlamsızlığı böylece.

LUSİN
Yani bir çıkmazı sürdürüyorsun kısaca
Bu yitiriş kendini, bu çöküş
Sanki bir üstünlük duygusu veriyor sana

STEPAN
Bense bir yalnızlık tarihini örüyorum ustaca. Ve gelecekteki
Bir önseziyi kuruyorum şimdiden.

LUSİN
Asıl iş bir sonuca varmakta.

STEPAN
Varabilir misin?

LUSİN
Öyleyse çok uzun bir yol bu doğrusu.

STEPAN
Bir konyak daha içer misin?

LUSİN
Ayrılalım Stepan, belki biz anlaşıyoruz ama
İlkemiz ayrı yaşamak
Ve ne varsa işte bu ayrılıkta.

STEPAN
Adım Stepan, Lusin. Yani ben
Bir satranç oyuncusu olamam

LUSİN
Elini ver Stepan, ne de olsa bir anlaşmadır bu
Belki de bir anlaşmadır.

IV

(Bir insan yaşanmamışlığı bulunca
Onu artık hiç kimse anlatamaz
Kalır sonsuz gücünün buyruğunda
Ve bütün kesinliklerin üstünde, yalnız
Dolaşır bir ateşböceği gibi kendi aydınlığında).


                                                                                Görsel:Theo Altenberg

1 Nisan 2011 Cuma

Aksi İstikamet / Cemil Yüksel



seni kırlara götüreceğim
bunun için çok kullanışlı ellerim var
bahaneler, baştan savmalar çeşidi
bir işlikten alarak baş döndüren o iç ağrımızı
her şeye doymuş, hayretler uyandıran kırlara

fazlasıyla yıldız ve zifir karanlık
neymiş görsün gerekçesiz ayrılamayışımızın gevezeliği
görsün bahçesinde sakladığı her şeyiyle o küçük kız
avuçlarım yerleştirdi o sabahı
seni kırlara götüreceğim ısıtarak
parkları seven bir marangoz kalfasının
ceplerinde uğraşan, sigarasını yakan
unutan sonra ne kadar yaktığını
kalın sararmış tırnak izleriyle
derinliğine koyu bir akşam
tüm sesleri duymanın imkanına ve
sesimizle dalları uyardığımız o buluşmaya
vardık mı vardık diyeceğim

yüzünün omzumdaki duruşundan anlayacağım bunu
kollarının bir sarılmakla kurduklarıyla
anlayacağım; bileceğim yetersizlikle
seni kırlara götüreceğim, ne oldu diyeceksin
toz toprak karışır gibi tüm kelimeler
o sakinlikle yüzümde kokacak sevginin ayrıntıları
kayalıkların duruşuyla yaslanmış bulacağım dudaklarına
yılları görmeksizin ne yaşadımsa
kırlar kırlar kırlar diyeceğim
o yeşilliğin kudurduğu vahşilikteki dakikalar

zamanın hükmü ancak kapı deliğinde
genişleyecek gözlerimiz, kurulacağız kırlara
ve diyeceğiz ki bizim yüzümüzden
ey büyük kendiliğindenlik
al düzelt bu bozulmuşluğumuzu

seni kırlara götüreceğim
hazırlanmış şatafatlı salonun birden ışıklarının kesilmesi gibi
atkının şalların ve nice ruj izinin kendini yitirdiği
eldivenleri sıyırıp çiğlerin değdiği vücuda
toynakların ezdiği saçlarımızı silkeleyerek
bir sabahın en erken ayrımına titremelerle
gözlerimize yasladığımız yumru parmaklarımızla
uyandırmak için kollayacağız sevinçleri
sahilde su seslerinin vurgusunu öğrenmiş oyuncak bir kürekle
ne vakittir gözlüyorduk biz bu  karanlığı

-sahil kelimesi ne kadar da uzak şimdi bir kıyıya-

bir şey olmasın yanında, yeter çalı örtü ve kirpikler
gıcır bir masala başlıyoruz en başından okunmaya.

                                                                                                    Görsel:Valériane Leblond

29 Mart 2011 Salı

Requiem / Can Yücel



Requiem
                                                              Dr. Mehmet Şen'e

boynum kıldan ince ölüme
-değil mi ki şol illetten iğne ipliğe dönmüş bedenim-
ve ölüm ki benim bu ölümlü dünyaya gelmemle
beraber dünyaya gelen maşallahı var oğlum,
ona ben analık ettim, onu ben elimde büyüttüm
onu şu kadarcıktan bu boya ben getirdim
yedim yedirdim, içtim içirdim, kustum kusturdum
onu sütümle, onu kanımla, onu aklımla besledim
nereye gittiysem, ölümüne kadar yanımda götürdüm
ne zaman aşkımı öpsem, ona da öptürdüm
ben gençken o da gençti, ihtiyarım o da ihtiyar
siperlerde omuz omuza döğüştük o diyar bu diyar
kimi de nefsimizle barışık-bahtiyar mı bahtiyar
şiir düzerken tüy kalemim oynatırdı kıyısından
onu unuttuğum da oldu, ölümcül mü ülümcül bir ihmal!
hatırladığımda ama, öyle yarım yaşadığıma bin pişman
o denli unutkanlıklarım için mi şimdi bu intikam?
-adam sen de; bir ben miyim alemde oğlu hayırsız çıkan!
ki saldın bu hebis Haşhoşiyûnu, lan günahı boynuna;
anarşit bir Urartulu ur musallat ettin boynuma!
Truva da Tahta At güya, içinden uğruyorlar dışarı
çoğaldıkça çoğalan o maraz, o haşarı hücreler
farkındaysalar da kıyımın, tutamıyorlar kendilerini
yazık, benle koyun koyna onlar da verecek son nefeslerini! ..
gel bakalım diyorum, gidiyoruz senle, namızsız oğul!
oğul verdikçe veren o belalıları da alayımıza katıp
neş eye neşideler okuya okuya, iyi sularda aşağı
gidiyoruz o ölümsüz Allahrahatlıkversinlere doğru...
sizin de içiniz rahat olsun ey arkada kalanlar
bundan böyle size anakarada ölüm yok! 

28 Mart 2011 Pazartesi

Söyleşi: Önce Kendi Hizamı Bozmak İstiyorum / Akif Kurtuluş



Şiirle ilişkime, yıllar önce, "Kim itti lan beni" diye bir "nida" ile baktığımı hatırlıyorum. Biraz da, şiir yazmakla şair olmak arasında korumaya çalıştığım mesafe ile ilgiliydi. Benim şiir yayımla­maya başladığım yıllar, çok talihsiz bul­duğum yıllardır. Şiir yazanı mutlaka "şa­ir yapmak" için neredeyse herkes elin­den geleni ardına koymuyordu. Şiir ya­zanı, şiirin dışında ne varsa ona bulaştır­mak için ne gerekiyorsa yaptılar. Biz de doğrusu pek teşne çıktık bu işte. Neyse işte, bu çabam, "düz koşu", "çapraş koşu" şeklinde de olsa devam ediyor. Böylece formumu korumaya çalışıyo­rum. Yani diyeceğim, "kimin ittiği" me­selesinde, pişmanlıkla edilmiş bir laf de­ğil bu. İlk şiirimin yayımlandığı tarihten yirmi yıl sonra bugün, beni çeken bir şey olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bu neyle mi ilgili? Yani şiirde veya şiire beni çeken ne mi? Bu konuda öyle çok düz­gün cümleler kuramam. Didişmeden edemeyen bir adamım belki de. Şiirde, aradığım didişmenin hasını buldum. Düşman kardeşim benim o. Kardeşim de aynı zamanda. Rahatsızlık kaynağım. Anlaşmak, huzur bulmak, koyun koyu­na yaşamak istemediğim; istesem bile onun izin vermeyeceği bir ilişki. "Niçin yazıyorsun" sorusunun çok ötesinde bir şey var burada. Zaten bu soruyu oldum olası magazinel bulurum. Niçin yazdı­ğımdan sana ne! Ben sana niçin okuyor­sun diyor muyum? Ayrıca okuyan, be­nim niçin yazdığıma ilişkin bir yanıt bu­labilir. Ama o benim niçin yazdığıma iliş­kin bir yanıt değil, onun niçin ve nasıl okuduğuna ilişkin bir kanaattir.
Ne yalan söyleyeyim; "benim şi­irim" filan diye lafa başlayanlar, bende biraz tebessüm yaratıyor. Şiirin goygoy­culukla ilgisi olmamalı. Şair, şiiriyle ilişki­sinde kesinlikle "kaynaşmamış" ama imtiyazsız birisidir. Tanıl'a bir yazı hazırlıyo­rum. Futbol yazısı. "Maç Sonu Ağızları" diye. Topçular, maç bittikten sonra tüne­le giderken kameraya mutlaka bir şey söyleyecekler: "Kazandık, mutluyuz." "Bu maç bitti artık haftaya bakacağız." "İyi bir çıkış yakaladık." "Bizi küçümse­yenlere iyi bir ders verdik." Bazı şairler de bana bu topçuları hatırlatıyor. Tevazuyu sevmem ama, "benim gibi iyi bir şairi neden antolojiye almadın" tafrasını da anlamakta zorluk çekiyorum. "İnsan kendi şiirini bilmez" der ya Cemal Süreya. Çok doğru. Öküz'de yayımlanan birisi, şiir üzerine oturmuş bir de yazı yaz­mış ve tamamen rastlantı benim bir ar­kadaşıma veriyor. Yazı elime geçti. Özel­likle "hayatım" sözcüğünden yola çıka­rak, bir ayrılık şiiri olarak okumuş. Hoş, kurgusuna öyle bir hava da vermedim değil tabii; ama o okuma biçiminde ha­yatımın benim ömrüm, serüvenim oldu­ğuna ilişkin bir gönderme yok. Şimdi be­nim buna müdahale hakkım olabilir mi: Hayır efendim, o şiir budur diye. Ben sö­zümü söyledim, bitti. O okuma biçimi de bir serüvendir. Şiir, zaten bunun için "iyi bir şeydir".
Az yazıyorum evet. Şiirin başına oturduğum zaman, bitmesi zaten epey bir zaman alıyor. Bir aydan erken bitirdi­ğim şiir neredeyse yok gibi. Bu benim tarzım, başka türlü yapmak benim elim­de değil. Ama beni asıl rahatsız eden, az yazmam değil de; az uğraşıyor olmak. Şi­irle ilişkime haksızlık ettiğim bir, süreci mi, zamanı mı demek lazım, bilemiyo­rum, böyle bir dönemi yaşıyorum. Mazur görebilmek veya gösterebilmek için, gü­zel cümleler kurabilirim; ama haksızlık ettiğim duygusuna ilişkin "meşru ve ma­kul" sebepler aramıyorum. Sadece çok keyifsizim bunun için. Eğer bir açıklama olacaksa, ancak bu olsun diyorum: keyif­sizlik. Geçecek diye de elimi kolumu bağlamış bekliyor değilim tabii ki.
Yalan Şiirler, 1981-1983 yıllan ara­sında yazıldı. Yirmili yaşlarımın basın­daydım. Zaten bir şey söyleyeyim mi? 1979 yılından önce yazdığım şiir yoktur. Yani, şiir yazma tarihim benim, 1979 yılıdır. Bu iki yıl içinde yazdığım dört beş şiiri de. Yalan Şiirler'e almadım. Yalan Şiirler'den konuşuyordum. O şiirler büyük bir altüst oluşun tam ortasında kalakal­mış ve orada yazılmıştır. Her şey çok sı­caktı. Şiddet, öfke, hayat, ölüm, korku, cesaret... Ne varsa hepsi somut elle tu­tulur biçimde karşımıza çıktı. Sorgulan­dı, yeniden tanımlandı, yeni anlamlar verildi. Her şeyle boğuşuyordum. Ailem­le, sevgilimle, dostlarımla, otoriteyle. Pek çok yerde Yalan Şiirler'den dizelerin, şiirlerin izleriyle karşılaşıyorum. Bu boğuşmanın o sözcüklere, harflere sin­miş olmasından olabilir bu ilgi. Gerçi ay­nı şey, yani o boğuşma dediğim şey. Tö­ren Provası ve Kırgınlıklar Galası'nda da var ama, Yalan Şiirler'de daha acemi ve bundan dolayı da daha sevimli. Şunu da ekleyebilirim. Yalan Şiirler'de, -sağlamlığını tartışmak bana düşmez- bir temel atılmıştır. Bir çerçeve atmış da denilebilir. Diğer iki kitabım, bu çerçeveyi doldur­du, genişletti, sağını solunu temizledi.
Yeni insan, benim iki dergi prati­ğimde öne çıkmış, çıkartılmış kavramlar oldular. Bu kavramı, şimdi çok açıklayıcı bulmuyorum doğrusu. Böyle bir tanım­lama çabası bir başka açıdan statükocu geliyor bana. Biraz "çok bilmiş" bir eda var "yeni insan" kodunda. Adı üstünde, bir kod, bu. Çok olumsuz bir yaklaşım gibi gelecek bu laflarım, biliyorum. Ama vurgulamak istediğim yan biraz da şu: yeni insanda, insanı yenileştiren değil, tam tersine eskiten bir anlam buluyo­rum.. Bir kere zaten yeni insan, çok es­kitilmiş bir kavram. Mutlaka bulmak ge­rekiyorsa, başka bir şey bulmalı. Yeni ben adını bulmak için kılımı kıpırdıtamam ama, bulunacaksa, diyorum. İçeri­ğine ilişkin bir tartışma değil benimkisi. Bizim kültürümüzde, eşitlikçi yöne çok vurgu yapıldı. İtirazım yok ve eşitlikçi ya­nı olmazsa olmaz. Ama özgürleştirici yön çok ihmal edildi. İsyankar, otorite ve hiyerarşi düşmanı, muzır, yani mazarrat ve müşkülat çıkarmayı sevende "yeni" bir anlam bulunacaksa, eh evet yani, ye­ni insan buymuş diyebilirim. Ama, bu da yeni değil ki.
Benim her iki pratiğimde de, ajitatif yanı üzerinde duruldu. Özellikle ikinci­sindeki, Edebiyat Dostları'ndaki heyecan ve iştahın altını çizecek olursam, buradaki eksiklik, bana yanlış gelmiyor, da­hası sevimli bile buluyorum.
Tören Provası için, Hüsamettin, "ideoloji kırıcı bir şiir" demişti. Yazmıştı yani. Ayhan Kurt'un Ludingirra'daki ya­zısında da bu "hava"nın örneklerini okudum. Ayhan Kurt'un yazısında be­nim gibi Nietche-sever birisini bulmak, ayrıca sevindirdi beni.
İşin aslına bakarsak; şunu kıracağım, bunu yıkacağım diye bir şey yazmadım ben. Orhan Kahyaoğlu'yla yıllar önce söyleştiğimde, adliye binalarının her yer­de en gösterişli, iktidarı en gösteren mi­mariden biri olduğunu belirtmiştim. O zaman Ankara Adliyesi henüz bugünkü Dil Tarih'in karşısına taşınmamıştı. Şimdi bak, ben haftanın üç dört günü gidiyo­rum buraya. Alışmışım yani. Sen bir git, ilk girişinde korkutur seni. Başka bir şey yapmana gerek yok. Bir labirente girdi­ğini düşünürsün. Nasıl çıkacam dersin buradan. Adliye kurumunun sana başka bir şey yapmasına gerek yok. Daha adı­mını attığında korkutuyor. Ben, işte bu rahatsızlığımı anlatıyorum. Alınan olu­yor sanırım, kırılan oluyor, ürken fincan­cı katırları oluyor. Teşekkür ederim, ben de öyle hissediyorum, şiirde kibar bir adam değilim ben. Ama can acıtmak için yapmıyorum bunları. Önce, kendi hizamı bozmak istiyorum. Hizamı boz­mak bana yetiyor, ayrıca keyif de veriyor.
Şairin etkilendiği şairi telaffuz edememesi, tam bir aşağılık kompleksi­dir., Şair şairden etkilenmeyecekse, kim­den etkilenecek? İyi şair gibi bir tanımla­mam yok, ben kalender olmayı seviyo­rum, benim için önemlidir. Kalender şa­ir, etkilendiği şiire saygı, gösteren, bak, şaire demiyorum, başka bir şeydir, şiire "hürmette kusur etmeyen"dir. Belki o şiiri aşmıştır ama inkar etmez. İyi şiire gelince, her etkileyen şiir, iyi şiir değildir.
Kimse yalan söylemesin. Şiir, usta çı­rak ilişkisini kaldırmaz. Bakma sen, usta ve çırak lafının geçtiği yerde, ancak "şa­ir" olur da, şiir olmaz. Ben de sevmem o şairleri. Ama "nesebi gayrı sahih" şiir olmaz. Şiir nesebini bilir de, mirası red­dettiği, babasını tanımadığı yerde bir şey olacaksa olur zaten. Tutunduğu dalı kes­meyen şiir, bir başkası için şiirdir ama ben burada affımı isterim.
Benim çok sevdiğim edebiyatçılar var, romancı, hikayeci; sanatçı var, ressam, tablosunun karşısında yüz otuz iki rekat eğilir kalkarım ama; Edip - Turgut - Ce­mal başkadır. Geçenlerde bir arkadaşım­la konuşurken, ilginç bir şeyi fark ettim. Bu üçünün -dur bir dakika, hayır, Turgut Uyar'ın ben Tatvan'da askerlik yaparken cüzdanıma katlanmış "Yokuş yol'a"sı dışında- yanımda taşıdığım hiçbir şiiri ol­mamış. Ama bak. Onat Kutlar'ın "Sen gittikten sonra iki çalgıcı turnalar sema­hı çaldı ve kimse dinlemedi onları ben­den başka" diye başlayan Günlük Şiirler arka cebimde aylarca dolaşmıştır.
Şimdi tabii, İsmet Özel'in şiiri benim yakın durduğum, meraklı olduğum bir şi­irdir. Madımak Alçaklığı'yla ilgili yazdıkla­rına tepkileri de okudum. Yavşaklığın ne sınıfı ne de etiği vardır. Açıkça yavşaklık yaptılar. İsmet Özel, orada siyaseten söz aldı. Buradan, onun şiirine atlamanın ne anlamı var? Okumayacakmışsınız. Umurundaydı. Benim de umurumda değil. Hepimiz televizyonlarda meşrebinize gö­re şiir alemine dalıyorsunuz. Ondan her­halde, NTV'de "Bir Yusuf Masalı" üzerine karşısına bir hanımefendiyi alarak ahkam kesen İsmet Özel'e edeceğiniz tek laf yok. Kolayını buldunuz. Hanginizin aklına geliyor, bir Devlet'in Ankara Büyükelçisi­nin elinden ödül alan bir şaire iki çift laf etmek? Hepinizin umurundadır da on­dan. İsmet Özel'e Iran İslam Cumhuriyeti ödül verirse, alayınız Vural Savaş'ın arka­sında küfredersiniz de, başka bir Dev­let'in ödülüne aklınız ermez. Yaa, böyle sana bakarak konuşup duruyorum. Sen bir kenara çekil. Devlet'in iyisi kötüsü olur mu? Hangisi olursa olsun, şimdi Küba bana ödül verecek. Alır onu Castro'nun başına çalarım. Hani bu da biraz kendi kendine gelin güvey olmak gibi bir şey ama olsun. Şunu diyecektim; ben İsmet Özel'in şiirine haksızlık yapmadım, ama şair olarak sevmiyorum. Sevmemeye de­vam ettiğim sürece, şiirine merakım ne olur? Bilmiyorum, bakacağım.
Haydar bizim, mesela. Ergülen. İlgi duyduğum bir şiirdir. Şair olarak değil, ahbabım olarak sevdim. Başı ağrısa, ha­berim olsa, aspirinle koşarım. Sanki Nuriş gibi biri çıkmış, üstelik de özünde durmuş ve bunları "ödül manyağı" yap­mış. Ne var yani, ne şiirini orada burada yarıştırıyorsun? Antalya'da adına şiir günleri yapılmış; git, suratlarına tükür, ben mi kaldım, şiiri konuşulacak diye. Zaten onun için git. Senin şiirine not ve­recek Belediye mi kaldı? Haa, "Bana acaba ödül vermek gibi bir imkanınız var mı" diye kitabını gönderdiysen, An­talya güzel bir yerdir.
Ödül mü? E şimdi bu kadar konuştuk. Ödülle ilgili nezih bir açıklama beklemi­yorsun herhalde benden. Ben hiç katıl­madım. Şiirle ilgili her jüriyi de eğittim. Katılmadığım; ama yayımlanan kitaba ödül verecek jüri de, ağzına vereceğim payı artık biliyor. Bilmiyorsa, versin baka­lım. Kesinlikle ödül verilecek salona geli­rim. O ödül salonunda aklı başında bir canlı bomba olurum. Gerçi o sünepeler, haber ajanslarına benim uyuşturucu al­dığımı geçerler; ama sağ kalırlarsa.
Anılarımdan herkes için tarih yap­maya uğraşan bir yazı serüvenim mi var? Uğraşmak sözcüğüne bir itirazım olabilir burada. Buna yönelmiş bir uğ­raştan söz edemeyeceğim. Bir itirazım da anılarıma. Fazla tumturaklı bir laf gi­bi gelecek belki ama, bazen ben de yaz­dıklarımda kendi anılarımın veya kendi­min ne kadarı olduğunu yakalamaya ça­lışıyorum. Yani, tabii, altında imzam olan metinlerde bir "ortak tarih" bulun­ması doğaldır. Evet, bir "tarih" yazıyo­rum ama, sanırım kimsenin gözüne sok­madan. Dahası yazdığımın bir tarih olup olmadığını da bilmeden yazıyorum. Ro­mantik Korno'daki yazıların öznesi şiir­lerimde deşifre edilenlerden birisi olabi­lir mi? Bence birisi değil, birçoğu. Onla­rı, vize pasaport filan istemeden oldu­ğum her yere götürdüm. "Unutuş Sinsi­dir, Bellek Narin"deki Selim; "Cadının Biridir O" daki şarkıcı kız, ya da Naz ve Eleni ne kadar benim anımdır? Ya da ben Naz mıyım?
Kırgınlıklar Galası yayımlandıktan sonra, ilk yazdığım şiir Gönül Şakası'ydı.
Ben, adına Türk Sanat Müziği denen, benim "musiki" dediğim o sesi severim. Şimdi biz bu kadar konuştuk da, etkilen­diğim şiirden söz ettik, tamam, peki mü­zik ne güne duruyor? Peki düzelttim, et­kilendiğim değil, el aldıklarım... Niha­vent makamını çok severim. Çok basit gibi görünür. Ses ister, soluk ister. Dön bir bak. Dahasını söyleyeyim. Hayat ister. Arkadaşlarım bilir, ben aşka gelince, ya­ni zıvanadan çıkınca, Münir Nurettin'in "Bilmem bu gönülle ben nasıl yaşayaca­ğım"! beyefendi terennüm etmiş de, ben çığırının. Neşet Ertaş'ın babası Mu­harrem Ertaş'a atfettiği o laf vardır ya! Ben biraz edepsizlik yapayım, "Bilmem bu gönülle"yi havalandırırım. Havalan­dırmak sözcüğünü tırnak içine alalım. Edepsizlik yaptık, saygısızlık yapmayalım. Niye? Yani niye havalandırırım? Başladığı sesle bitmez nihavent. O basitlik gibi gö­rünen havasında, yorar, yıpratır seni.
Gönül Şakası'nda, Akik'de, Ukde ve Heves'te bu sese yapışmak istedim. Üvey olduğumuzu ikimiz de biliyorduk. O ses ve ben. Anası bir kardeş değil de, babası bir kardeşler. İkisi çok farklıdır. Bi­rinciler daha bir tutkundurlar birbirleri­ne. Anası bir olmak çok önemlidir. Bu son üç şiirimde sesi aldım da, cep tele­fonu ağzıyla "yönlendirdim". Ana bir kardeşim! Şimdi nerden aklına geldiyse? Caz'dır benim kardeşim. Nefesliler. Garbarek üfler de, Barbaros Erköse'ye titre­rim. Gasparyan'la Ergüner sabahsız se­lamsız soframa gelir. Setrak Sarkisyan, büyük darbukacıdır. Burhan Öcal'a se­lam olsun. Telli dedik değil mi? Başka türlü yazıyorlar, ayar oluyorum, Enver ibrahim udda, Dalaras hepsinde, sıhhat­ler olsun. Artık noktalayalım.
Demokrasi'de yazarken, Perşembe akşamlarını çok severdim. "Yazmaya ka­panmak" denen şeyi o aralar yaşadım. Ben aslında yazarken tören havasını sev­mem. Ne bileyim işte, mutlaka dolmaka­lemle yazarım, perdeleri, telefonun fişini çekerim, gibi. İlk defa telefonun fişini çektim, cep telefonumu kapattım. Müzik ve rakı, bir paket sigara ve gece. Kendimi devre arasında gibi hissediyorum. Özlü­yorum o perşembeleri. Biraz, yazıyı ya­yımlayacağın yerle de ilgili tabii. Bir bakı­ma "iş arıyorum", yani. Ama bilirsin, ben ne iş olursa yapmam.

Öküz Dergisi / Mayıs 2000 Sayısı

25 Mart 2011 Cuma

Kalp Dolaşımı / Cemil Yüksel

mahzeni gül dolusu sancı
bir başıboş iştahla dalaşan heves
irimsi bir çekirdek gibi atan şuramda
daha bir doğrul, bize daha bir gel
çok zarar boşlamak rahatlığı
aşk bize avuntu vermez
avuntu aranmazken

biliyorum adım gibi biliyorum
zimmeti ve cebri
yuvasında suya dönük sözcüklerin
yılan dilli bir kin içindeliğini
dolaşık huylarımızın kınanmış dizelerini
hepsini teker teker, sabah sabah biliyorum.

umudu ürkütülmüş bir hınca dolmam yok
kaçışsızım umarsızlığa ve ustasızlığa
minnet dileyerek, memnun ve kuvvetli
ses istiyorum o çarpışından daha gürültülü
ses istiyorum yayılgan ve rahatsız edici
artık musallat ol içindeki cilveye.

mahcup olduğum o aklına uymalar gerilerde kaldı
izahsız ayaklanan kuytularından bir bir çekildim
büyütülecek bir şey yok, böyle giderse
bütün bulantılarını uyanışlara hazırlayacağım
ve esintinle kurulamak yaratılışımızın ıslak saçlarını
çok şey var daha hatırımda ama bu kadar
kaçırma neşende duran tedbirsizliği

bir ağız açıklığı iç cebinde gömleğimin
kalbim mi konuşuyor ne
küssüz, dipdiri ve derinden
(                                                                )
vakitli olmak, şimdi, geçilmesi güçlüklere.



                                                                                                                  Görsel: Joris Kuipers- Wallreliefs - Detoxications

23 Mart 2011 Çarşamba

Vladimir Nabokov / Sesler Öyküsünden


Pencereyi kapatmak gerekiyordu: Yağmur pervaza çarpıp parkeyle koltukların üstüne sıçrıyordu. Dev gümüş hayaletler canlı, hışırtılı sesler çıkartarak bahçede, yaprakların arasında, portakal renkli kum­ların üstünde koşuşuyorlardı. Yağmur oluğu takırdıyor, boğulurcasına gurulduyordu. Sen Bach çalıyordun. Piyano cilalı kanadını kaldır­mıştı, kanadın altında bir lir vardı ve küçük çekiçler teller üzerinde dalgalanıyordu. Brokar örtü kaba kıvrımlar oluşturarak yarısına ka­dar piyanonun kuyruğundan aşağı kaymış ve sayfalan açık bir nota defterini de beraberinde sürüklemişti. Haziran sağanağı durmadan, görkemle camlan döverken fügün coşkusu arasında tuşlara çarpan yüzüğünün tıkırtısı duyuluyordu. Ve sen, çalmaya ara vermeksizin, başını hafifçe geri atarak, ritme ayak uydurarak haykırıyordun: "Yağ­mur, yağmur... Onun sesini bastıracağım..." Ama bastıramıyordun.
Masanın üstünde kadife tabutlar gibi duran albümlerden başımı kaldırmış, seni izliyor, fügü ve yağmuru dinliyordum. İçimi her yan­dan, raflardan, piyanonun kanadından, avizenin uzun prizmalarından süzülen ıslak karanfillerin kokusuna benzer bir ferahlık kapladı.
Gümüşsü yağmur hayaletleri ile harelenen ışıltıya parmaklarını bastırdığında ürperen eğik omuzlarının arasındaki müzikal bağı duyumsadığımda esrik bir dengelenmişlik duygusu sardı beni. Ve ken­di benliğimin derinliklerine çekildiğimde bütün dünya da öyle gö­ründü bana: türdeş, uyumlu, armoni yasalarına bağlı. O anda sen, ben, karanfiller, hepimiz porte üzerinde dikey notalar oluverdik. Ev­rendeki her şeyin -ağaçların, suyun, senin- özdeş tanecikler arasın­da farklı farklı titreşim uygunlukları oluşturan bir etkileşimden ibaret olduğunun ayırdına vardım. Her şey bir, eşit ve kutsaldı. Sen ye­rinden kalktın. Yağmur hâlâ gün ışığını biçmekteydi. Su birikintileri koyu renkli kumlar üzerinde birer delik, yeraltından süzülüp geçen başka gökkubbelere açılan birer menfez gibiydiler. Bir sıranın üze­rinde Danimarka porseleni gibi parlayan raketin unutulmuş duruyor­du; telleri yağmurdan kahverengileşmişti, kasnağı sekizgen biçimin­de idi.
Patikaya girdiğimizde alacalı gölgeler ve çürümüş mantar koku­su başımı döndürdü. Seni güneşin tesadüfen üstüne vurduğu bir andaki halinle anım­sıyorum. Dirseklerin sivri ve solgun, bakışların bulanıktı. Konuşur­ken küçük elinin kemikli kenarıyla ve ince bileğindeki bileziğin pırıltısıyla havayı yarardın. Saçın eriyerek çevresinde titreşen ışıltılı havayla kaynaşırdı. Sinirli sinirli çok miktarda sigara içerdin. Duma­nı her iki burun deliğinden üfleyip, külü bir fiskeyle yana silkerdin. Kumru grisi malikânen bizimkinden beş verst uzaklıktaydı. İçerisi yankılı, tumturaklı ve serindi. Gösterişli bir metropol dergisinde fo­toğrafı çıkmıştı. Hemen her sabah bisikletimin deri selesine atlayıp patika boyunca ormandan, sonra anayol boyunca köyün içinden, der­ken bir başka patikadan rüzgâr gibi geçerek sana gelirdim. Sen koca­nın eylülde gelmeyecek olmasından cesaret alıyordun. Hiçbir şeyden korkumuz yoktu, senin ve benim - ne hizmetkârların dedikoduların­dan, ne de benim ailemin kuşkulanmasından. Her ikimiz de farklı bi­çimlerde kadere güveniyorduk.
Aşkın da sesin gibi biraz pes perdedendi. Göz ucuyla sevdiğin söy­lenebilirdi ve asla aşktan söz etmezdin. Sen suskunluklarına hemen alışılan her zaman ketum kadınlardandın. Ancak, arada bir içinde bir şey patlayıverirdi. İşte o zaman kocaman Bechstein'ın gümbürderdi ya da buğulu gözlerini dosdoğru ileri dikerek bana kocandan ya da onun bölükteki yoldaşlarından dinlediğin son derece gülünç fıkralar anlatırdın. Ellerini anımsıyorum - mavimsi damarlarıyla uzun, sol­gun eller.
Yağmurun kamçı gibi sakladığı ve senin şaşırtıcı bir ustalıkla piyano çaldığın o mutlu günde aşkımızın ilk haftalarının ardından aramızda belli belirsiz oluşan tanımsız bir şey çözümleniverdi. Benim üzerim­de bir gücün olmadığını, sevdiğimin yalnızca sen değil, tüm dünya olduğunu ayrımsadım. Sanki ruhum her yana sayısız duyargalar uzatmıştı ve ben aynı anda hem okyanusun ötesinde, çok uzaklarda gürleyen Niagara Şelaleleri'ni, hem de patikada hışırdayıp tıpırdayan uzun altınsı yağmur damlalarını algılayarak her şeyin içinde yaşıyor­dum. Bir kayın ağacının parlayan gövdesi ilişti gözüme ve ansızın kollarımın yerine küçük ıslak yapraklarla örtülü eğik dallarım, ba­caklarımın yerine toprağın içine büklüm büklüm uzanarak onu emen binlerce narin köküm olduğunu duyumsadım. Tüm doğayla böylece hemhal olmak, süngerimsi sarı alt yüzeyli olgun bir mantar, bir yu­sufçuk ya da güneş küre olmanın neye benzediğini yaşamak istiyor­dum. Öyle mutluydum ki, birden kahkahalarla gülmeye başladım ve boynunla köprücük kemiğinden öptüm seni. Sana bir şiir bile okuya­bilirdim, ama sen şiirden hiç hoşlanmazdın.


                                                                                                                    Görsel:Patricia Ariel

13 Mart 2011 Pazar

Bedensel Boşalmanın İşlevi / Wilhelm Reich

-
Freud'un öyle davranmasının gerekçelerini anlasam da, iki önemli olgu onun izinden gitmeme engel oluyordu. Bunlardan birincisi, top­lumsal düzenin yeryüzünde mutluluğun yaşanmasına izin verecek biçimde yeniden kurulmasını dileyen okutulmamış, horlanmış, ruhsal açıdan yıkık insan sayısının gittikçe artmasıydı. Bu durumu görmez­likten gelmek ya da ciddiye almamak, devekuşunun gülünç siyasetini uygulamak demekti. Halk yığınlarının uyanışını yadsıyamayacak ya da bir toplumsal güç olarak küçümseyemeyecek kadar yakından tanı­yorum. Freud'un gerekçeleri ne denli haklıysa, uyanmakta olan halk yığınlarınınkiler de o denli haklıydı. Bu gerekçeleri görmezlikten gelmek, ister istemez dünyanın iliğini kemiğini sömüren asalakların yanında yer almak olurdu.
Öbür olgu, insanları iki ayrı biçimde görmeye alışmış bulunmamdı. İnsanlar çoğunlukla çürümüş, kendi başına düşünemeyen, dalavereci, kafası anlamsız savsözlerle (sloganlarla) dolu, dönek ya da bomboş varlıklardı. Ama bu doğal değildi. Sonradan, yaşamın dış koşullan on­ları bu hale getirmişti, ilke olarak, onları başka bir kılığa sokmak elinizdeydi: dürüst, doğru, sevebilen, toplum sever, yardımsever, bunları hiçbir dış zorlama olmaksızın, kendiliklerinden yapabilen kişiler olabi­lirlerdi. Gün geçtikçe, «kötü» ya da «topluma aykırı» diye nitelenen davranışların aslında hastalıklı olduklarını fark etmeye başladım. Örneğin, çocuk doğaya uygun biçimde oyun oynar. Ama çevresi onu engeller. Çocuk ilkin oynama hakkını savunur, sonra baskılara boyun eğer, zevk alma yeteneğini yitirir, ama hastalıklı, ereksiz, akıldışı öç alma duyguları biçiminde zevkinin engellenmesiyle savaşmaya devam eder; Beri yandan, insanoğlunun genel tutumu yaşamın toplumsal içerisinde olumlanmasının ya da yadsınmasının dışa yansımasından başka bir şey değildir, insanın zevk alma eğilimi ile toplumsal tarafından bu zevkten yoksun bırakılması arasındaki çatışkı günün birinde çözüme bağlanabilir mi acaba? Ruh çözümsel araştırma yolda atılmış ilk adımdı. Ancak bu başlangıç verdiği umutları pek doğrulayamadı. Ruh çözümlemesi önce bir soyutlama, sonra bir sürü çözülmez çelişki taşıyan tutucu bir «ekinsel uyum» olup çıktı.
 Sonuç çürütülmez nitelikteydi: yeryüzünden yaşama ve zevk alma arzusunu kimsecikler kovamazdı. Ama cinsel yaşamın toplumsal düzeni değiştirilebilirdi.
İktisadi ataerkil düzenin başından beri, çocuklarla gençlerin cinsel etkinlikleri doğrudan doğruya iğdiş etme ya da herhangi bir yöntemle cinsel açıdan sakatlama aracılığıyla baltalana gelmiştir. Sonradan, insan­ların zihnine aşılmaz bir cinsel kaygı ve suçluluk duygusu ekmek biçiminde dile gelen ruhsal iğdiş etme en gözde yöntem olmuştur. İğdiş etmenin aygırlarla boğaları yük hayvanı haline getirmeye yarayışı gibi, cinsel arzuların bastırılması da insanların kolayca kuzulaştırılmalarına yaramaktadır. Ama hiç kimse çıkıp bu ruhsal iğdiş etme'nin yıkıcı sonuçlarını düşünmemiştir ve toplumun bu yıkıcı etkilere nasıl karşı duracağını kimsecikler söyleyemez. Ben sorunu Cinsel Olgunluk, Cinsel Arzuları Bastırma, Evlilik Ahlakı adlı yazımda ele aldıktan sonra, Freud cinsel arzuların bilinçaltına itilmesiyle yetkeye boyun eğme arasındaki bağı kabul etti: 
       O zaman, ezilenlerin başkaldırması korkusu, daha sert yönetmeliklerin çıkarılmasına neden olur. Bunun en sivri örneğini bizim Batı Avru­pa uygarlığı vermiştir. Ruhbilimsel açıdan, çocuklarda cinsel yaşamın bütün belirtilerinin sıkı bir denetime sokulmasıyla kendini doğrular. Çünkü daha çocukken gerekli zemin hazırlanmazsa, yetişkinlerin cinsel arzularına gem vurma olasılığı kalmaz. Ancak, uygar toplumun çocuk­ların cinsel yaşamlarının bütün belirtilerini yadsıyarak düştüğü aşırılık­ların doğrulaması yoktur.
         Demek ki bilinçsiz de olsa, eğitimin gerçek ereği cinsel etkinliği yadsıyan bir kişilik yapısı geliştirmekti. Dolayısıyla, kişilik yapısı sorun konusu edilmeden ruhçözümcü eğitbilim tartışılamazdı. Kişilik yapısı da, eğitimin ereği belirlenmeden irdelenemezdi. Eğitim, belli bir çağın toplumsal düzeninin amaçlarına hizmet eder. Toplumsal düzen çocuğun çıkarına karşıtsa, eğitimin çocuğu erişilmez bir yere koyması, benimse­diği ereği, «çocuğun rahatlığını sağlama»yı açıkça bir yana itmesi, ya da bu amacı savunuyormuş gibi gözükmesi gerekir. Bu eğitim çocuğun kişiliğini boğan saplantılı aile ile ana-baba-çocuk arasındaki derin doğal sevgi ilişkisine dayalı, saplantılı ailedeki ilişkiler tarafından sürekli ola­rak yıkılan aileyi birbirinden ayırmaz. Ayrıca eğitim, yüzyılın baş­larında gerek insanın cinsel yaşamında, gerek aile yaşamında oluşan dev boyutlu devrimi hesaba katmamıştır. Beylik «düşünce» ve «düzeltimleri» ile, ortaya çıkan gerçek değişimlerin çok çok gerisinde kalmış­tır — hâlâ da öyledir. Sözün kısası eğitim tanımadığı, tanımaya cesaret edemediği kendi akıldışı gerekçeleri tarafından yutulmuş durumdaydı.


Görsel: Luis Gabriel Pacheco

11 Mart 2011 Cuma

Def / Cemil Yüksel

hızlı bir salıncak sırasında 
"bende bende"diyen
kısa saçlı kız çocuklarının
diğerinin sırasından
çarpmış gibi sözcüklerine
içten dışa yenilmekte her şey 

ne söylenmişse kırılmıştır biraz
ağaçsızlığı dolaşmış bir baykuş
bütün çizgileri kesik kesik
içmiş gibidir doğanın tüm sessizliğini

durmadan kan topluyor
beklemiş her yerlerin -öfkeyle-
gücünü arıyor ayağa kalkmanın

her şeyi bulmuş da
gövdenin tutamadığı uzun bir gölge 
durmadan tutuyor seni yolculuklara
oysa bir türlü eşleşmiyor boynuna 
çocukluğu atlanmış ilgi.

Görsel: Geoffrey Johnson