28 Mart 2011 Pazartesi

Söyleşi: Önce Kendi Hizamı Bozmak İstiyorum / Akif Kurtuluş



Şiirle ilişkime, yıllar önce, "Kim itti lan beni" diye bir "nida" ile baktığımı hatırlıyorum. Biraz da, şiir yazmakla şair olmak arasında korumaya çalıştığım mesafe ile ilgiliydi. Benim şiir yayımla­maya başladığım yıllar, çok talihsiz bul­duğum yıllardır. Şiir yazanı mutlaka "şa­ir yapmak" için neredeyse herkes elin­den geleni ardına koymuyordu. Şiir ya­zanı, şiirin dışında ne varsa ona bulaştır­mak için ne gerekiyorsa yaptılar. Biz de doğrusu pek teşne çıktık bu işte. Neyse işte, bu çabam, "düz koşu", "çapraş koşu" şeklinde de olsa devam ediyor. Böylece formumu korumaya çalışıyo­rum. Yani diyeceğim, "kimin ittiği" me­selesinde, pişmanlıkla edilmiş bir laf de­ğil bu. İlk şiirimin yayımlandığı tarihten yirmi yıl sonra bugün, beni çeken bir şey olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Bu neyle mi ilgili? Yani şiirde veya şiire beni çeken ne mi? Bu konuda öyle çok düz­gün cümleler kuramam. Didişmeden edemeyen bir adamım belki de. Şiirde, aradığım didişmenin hasını buldum. Düşman kardeşim benim o. Kardeşim de aynı zamanda. Rahatsızlık kaynağım. Anlaşmak, huzur bulmak, koyun koyu­na yaşamak istemediğim; istesem bile onun izin vermeyeceği bir ilişki. "Niçin yazıyorsun" sorusunun çok ötesinde bir şey var burada. Zaten bu soruyu oldum olası magazinel bulurum. Niçin yazdı­ğımdan sana ne! Ben sana niçin okuyor­sun diyor muyum? Ayrıca okuyan, be­nim niçin yazdığıma ilişkin bir yanıt bu­labilir. Ama o benim niçin yazdığıma iliş­kin bir yanıt değil, onun niçin ve nasıl okuduğuna ilişkin bir kanaattir.
Ne yalan söyleyeyim; "benim şi­irim" filan diye lafa başlayanlar, bende biraz tebessüm yaratıyor. Şiirin goygoy­culukla ilgisi olmamalı. Şair, şiiriyle ilişki­sinde kesinlikle "kaynaşmamış" ama imtiyazsız birisidir. Tanıl'a bir yazı hazırlıyo­rum. Futbol yazısı. "Maç Sonu Ağızları" diye. Topçular, maç bittikten sonra tüne­le giderken kameraya mutlaka bir şey söyleyecekler: "Kazandık, mutluyuz." "Bu maç bitti artık haftaya bakacağız." "İyi bir çıkış yakaladık." "Bizi küçümse­yenlere iyi bir ders verdik." Bazı şairler de bana bu topçuları hatırlatıyor. Tevazuyu sevmem ama, "benim gibi iyi bir şairi neden antolojiye almadın" tafrasını da anlamakta zorluk çekiyorum. "İnsan kendi şiirini bilmez" der ya Cemal Süreya. Çok doğru. Öküz'de yayımlanan birisi, şiir üzerine oturmuş bir de yazı yaz­mış ve tamamen rastlantı benim bir ar­kadaşıma veriyor. Yazı elime geçti. Özel­likle "hayatım" sözcüğünden yola çıka­rak, bir ayrılık şiiri olarak okumuş. Hoş, kurgusuna öyle bir hava da vermedim değil tabii; ama o okuma biçiminde ha­yatımın benim ömrüm, serüvenim oldu­ğuna ilişkin bir gönderme yok. Şimdi be­nim buna müdahale hakkım olabilir mi: Hayır efendim, o şiir budur diye. Ben sö­zümü söyledim, bitti. O okuma biçimi de bir serüvendir. Şiir, zaten bunun için "iyi bir şeydir".
Az yazıyorum evet. Şiirin başına oturduğum zaman, bitmesi zaten epey bir zaman alıyor. Bir aydan erken bitirdi­ğim şiir neredeyse yok gibi. Bu benim tarzım, başka türlü yapmak benim elim­de değil. Ama beni asıl rahatsız eden, az yazmam değil de; az uğraşıyor olmak. Şi­irle ilişkime haksızlık ettiğim bir, süreci mi, zamanı mı demek lazım, bilemiyo­rum, böyle bir dönemi yaşıyorum. Mazur görebilmek veya gösterebilmek için, gü­zel cümleler kurabilirim; ama haksızlık ettiğim duygusuna ilişkin "meşru ve ma­kul" sebepler aramıyorum. Sadece çok keyifsizim bunun için. Eğer bir açıklama olacaksa, ancak bu olsun diyorum: keyif­sizlik. Geçecek diye de elimi kolumu bağlamış bekliyor değilim tabii ki.
Yalan Şiirler, 1981-1983 yıllan ara­sında yazıldı. Yirmili yaşlarımın basın­daydım. Zaten bir şey söyleyeyim mi? 1979 yılından önce yazdığım şiir yoktur. Yani, şiir yazma tarihim benim, 1979 yılıdır. Bu iki yıl içinde yazdığım dört beş şiiri de. Yalan Şiirler'e almadım. Yalan Şiirler'den konuşuyordum. O şiirler büyük bir altüst oluşun tam ortasında kalakal­mış ve orada yazılmıştır. Her şey çok sı­caktı. Şiddet, öfke, hayat, ölüm, korku, cesaret... Ne varsa hepsi somut elle tu­tulur biçimde karşımıza çıktı. Sorgulan­dı, yeniden tanımlandı, yeni anlamlar verildi. Her şeyle boğuşuyordum. Ailem­le, sevgilimle, dostlarımla, otoriteyle. Pek çok yerde Yalan Şiirler'den dizelerin, şiirlerin izleriyle karşılaşıyorum. Bu boğuşmanın o sözcüklere, harflere sin­miş olmasından olabilir bu ilgi. Gerçi ay­nı şey, yani o boğuşma dediğim şey. Tö­ren Provası ve Kırgınlıklar Galası'nda da var ama, Yalan Şiirler'de daha acemi ve bundan dolayı da daha sevimli. Şunu da ekleyebilirim. Yalan Şiirler'de, -sağlamlığını tartışmak bana düşmez- bir temel atılmıştır. Bir çerçeve atmış da denilebilir. Diğer iki kitabım, bu çerçeveyi doldur­du, genişletti, sağını solunu temizledi.
Yeni insan, benim iki dergi prati­ğimde öne çıkmış, çıkartılmış kavramlar oldular. Bu kavramı, şimdi çok açıklayıcı bulmuyorum doğrusu. Böyle bir tanım­lama çabası bir başka açıdan statükocu geliyor bana. Biraz "çok bilmiş" bir eda var "yeni insan" kodunda. Adı üstünde, bir kod, bu. Çok olumsuz bir yaklaşım gibi gelecek bu laflarım, biliyorum. Ama vurgulamak istediğim yan biraz da şu: yeni insanda, insanı yenileştiren değil, tam tersine eskiten bir anlam buluyo­rum.. Bir kere zaten yeni insan, çok es­kitilmiş bir kavram. Mutlaka bulmak ge­rekiyorsa, başka bir şey bulmalı. Yeni ben adını bulmak için kılımı kıpırdıtamam ama, bulunacaksa, diyorum. İçeri­ğine ilişkin bir tartışma değil benimkisi. Bizim kültürümüzde, eşitlikçi yöne çok vurgu yapıldı. İtirazım yok ve eşitlikçi ya­nı olmazsa olmaz. Ama özgürleştirici yön çok ihmal edildi. İsyankar, otorite ve hiyerarşi düşmanı, muzır, yani mazarrat ve müşkülat çıkarmayı sevende "yeni" bir anlam bulunacaksa, eh evet yani, ye­ni insan buymuş diyebilirim. Ama, bu da yeni değil ki.
Benim her iki pratiğimde de, ajitatif yanı üzerinde duruldu. Özellikle ikinci­sindeki, Edebiyat Dostları'ndaki heyecan ve iştahın altını çizecek olursam, buradaki eksiklik, bana yanlış gelmiyor, da­hası sevimli bile buluyorum.
Tören Provası için, Hüsamettin, "ideoloji kırıcı bir şiir" demişti. Yazmıştı yani. Ayhan Kurt'un Ludingirra'daki ya­zısında da bu "hava"nın örneklerini okudum. Ayhan Kurt'un yazısında be­nim gibi Nietche-sever birisini bulmak, ayrıca sevindirdi beni.
İşin aslına bakarsak; şunu kıracağım, bunu yıkacağım diye bir şey yazmadım ben. Orhan Kahyaoğlu'yla yıllar önce söyleştiğimde, adliye binalarının her yer­de en gösterişli, iktidarı en gösteren mi­mariden biri olduğunu belirtmiştim. O zaman Ankara Adliyesi henüz bugünkü Dil Tarih'in karşısına taşınmamıştı. Şimdi bak, ben haftanın üç dört günü gidiyo­rum buraya. Alışmışım yani. Sen bir git, ilk girişinde korkutur seni. Başka bir şey yapmana gerek yok. Bir labirente girdi­ğini düşünürsün. Nasıl çıkacam dersin buradan. Adliye kurumunun sana başka bir şey yapmasına gerek yok. Daha adı­mını attığında korkutuyor. Ben, işte bu rahatsızlığımı anlatıyorum. Alınan olu­yor sanırım, kırılan oluyor, ürken fincan­cı katırları oluyor. Teşekkür ederim, ben de öyle hissediyorum, şiirde kibar bir adam değilim ben. Ama can acıtmak için yapmıyorum bunları. Önce, kendi hizamı bozmak istiyorum. Hizamı boz­mak bana yetiyor, ayrıca keyif de veriyor.
Şairin etkilendiği şairi telaffuz edememesi, tam bir aşağılık kompleksi­dir., Şair şairden etkilenmeyecekse, kim­den etkilenecek? İyi şair gibi bir tanımla­mam yok, ben kalender olmayı seviyo­rum, benim için önemlidir. Kalender şa­ir, etkilendiği şiire saygı, gösteren, bak, şaire demiyorum, başka bir şeydir, şiire "hürmette kusur etmeyen"dir. Belki o şiiri aşmıştır ama inkar etmez. İyi şiire gelince, her etkileyen şiir, iyi şiir değildir.
Kimse yalan söylemesin. Şiir, usta çı­rak ilişkisini kaldırmaz. Bakma sen, usta ve çırak lafının geçtiği yerde, ancak "şa­ir" olur da, şiir olmaz. Ben de sevmem o şairleri. Ama "nesebi gayrı sahih" şiir olmaz. Şiir nesebini bilir de, mirası red­dettiği, babasını tanımadığı yerde bir şey olacaksa olur zaten. Tutunduğu dalı kes­meyen şiir, bir başkası için şiirdir ama ben burada affımı isterim.
Benim çok sevdiğim edebiyatçılar var, romancı, hikayeci; sanatçı var, ressam, tablosunun karşısında yüz otuz iki rekat eğilir kalkarım ama; Edip - Turgut - Ce­mal başkadır. Geçenlerde bir arkadaşım­la konuşurken, ilginç bir şeyi fark ettim. Bu üçünün -dur bir dakika, hayır, Turgut Uyar'ın ben Tatvan'da askerlik yaparken cüzdanıma katlanmış "Yokuş yol'a"sı dışında- yanımda taşıdığım hiçbir şiiri ol­mamış. Ama bak. Onat Kutlar'ın "Sen gittikten sonra iki çalgıcı turnalar sema­hı çaldı ve kimse dinlemedi onları ben­den başka" diye başlayan Günlük Şiirler arka cebimde aylarca dolaşmıştır.
Şimdi tabii, İsmet Özel'in şiiri benim yakın durduğum, meraklı olduğum bir şi­irdir. Madımak Alçaklığı'yla ilgili yazdıkla­rına tepkileri de okudum. Yavşaklığın ne sınıfı ne de etiği vardır. Açıkça yavşaklık yaptılar. İsmet Özel, orada siyaseten söz aldı. Buradan, onun şiirine atlamanın ne anlamı var? Okumayacakmışsınız. Umurundaydı. Benim de umurumda değil. Hepimiz televizyonlarda meşrebinize gö­re şiir alemine dalıyorsunuz. Ondan her­halde, NTV'de "Bir Yusuf Masalı" üzerine karşısına bir hanımefendiyi alarak ahkam kesen İsmet Özel'e edeceğiniz tek laf yok. Kolayını buldunuz. Hanginizin aklına geliyor, bir Devlet'in Ankara Büyükelçisi­nin elinden ödül alan bir şaire iki çift laf etmek? Hepinizin umurundadır da on­dan. İsmet Özel'e Iran İslam Cumhuriyeti ödül verirse, alayınız Vural Savaş'ın arka­sında küfredersiniz de, başka bir Dev­let'in ödülüne aklınız ermez. Yaa, böyle sana bakarak konuşup duruyorum. Sen bir kenara çekil. Devlet'in iyisi kötüsü olur mu? Hangisi olursa olsun, şimdi Küba bana ödül verecek. Alır onu Castro'nun başına çalarım. Hani bu da biraz kendi kendine gelin güvey olmak gibi bir şey ama olsun. Şunu diyecektim; ben İsmet Özel'in şiirine haksızlık yapmadım, ama şair olarak sevmiyorum. Sevmemeye de­vam ettiğim sürece, şiirine merakım ne olur? Bilmiyorum, bakacağım.
Haydar bizim, mesela. Ergülen. İlgi duyduğum bir şiirdir. Şair olarak değil, ahbabım olarak sevdim. Başı ağrısa, ha­berim olsa, aspirinle koşarım. Sanki Nuriş gibi biri çıkmış, üstelik de özünde durmuş ve bunları "ödül manyağı" yap­mış. Ne var yani, ne şiirini orada burada yarıştırıyorsun? Antalya'da adına şiir günleri yapılmış; git, suratlarına tükür, ben mi kaldım, şiiri konuşulacak diye. Zaten onun için git. Senin şiirine not ve­recek Belediye mi kaldı? Haa, "Bana acaba ödül vermek gibi bir imkanınız var mı" diye kitabını gönderdiysen, An­talya güzel bir yerdir.
Ödül mü? E şimdi bu kadar konuştuk. Ödülle ilgili nezih bir açıklama beklemi­yorsun herhalde benden. Ben hiç katıl­madım. Şiirle ilgili her jüriyi de eğittim. Katılmadığım; ama yayımlanan kitaba ödül verecek jüri de, ağzına vereceğim payı artık biliyor. Bilmiyorsa, versin baka­lım. Kesinlikle ödül verilecek salona geli­rim. O ödül salonunda aklı başında bir canlı bomba olurum. Gerçi o sünepeler, haber ajanslarına benim uyuşturucu al­dığımı geçerler; ama sağ kalırlarsa.
Anılarımdan herkes için tarih yap­maya uğraşan bir yazı serüvenim mi var? Uğraşmak sözcüğüne bir itirazım olabilir burada. Buna yönelmiş bir uğ­raştan söz edemeyeceğim. Bir itirazım da anılarıma. Fazla tumturaklı bir laf gi­bi gelecek belki ama, bazen ben de yaz­dıklarımda kendi anılarımın veya kendi­min ne kadarı olduğunu yakalamaya ça­lışıyorum. Yani, tabii, altında imzam olan metinlerde bir "ortak tarih" bulun­ması doğaldır. Evet, bir "tarih" yazıyo­rum ama, sanırım kimsenin gözüne sok­madan. Dahası yazdığımın bir tarih olup olmadığını da bilmeden yazıyorum. Ro­mantik Korno'daki yazıların öznesi şiir­lerimde deşifre edilenlerden birisi olabi­lir mi? Bence birisi değil, birçoğu. Onla­rı, vize pasaport filan istemeden oldu­ğum her yere götürdüm. "Unutuş Sinsi­dir, Bellek Narin"deki Selim; "Cadının Biridir O" daki şarkıcı kız, ya da Naz ve Eleni ne kadar benim anımdır? Ya da ben Naz mıyım?
Kırgınlıklar Galası yayımlandıktan sonra, ilk yazdığım şiir Gönül Şakası'ydı.
Ben, adına Türk Sanat Müziği denen, benim "musiki" dediğim o sesi severim. Şimdi biz bu kadar konuştuk da, etkilen­diğim şiirden söz ettik, tamam, peki mü­zik ne güne duruyor? Peki düzelttim, et­kilendiğim değil, el aldıklarım... Niha­vent makamını çok severim. Çok basit gibi görünür. Ses ister, soluk ister. Dön bir bak. Dahasını söyleyeyim. Hayat ister. Arkadaşlarım bilir, ben aşka gelince, ya­ni zıvanadan çıkınca, Münir Nurettin'in "Bilmem bu gönülle ben nasıl yaşayaca­ğım"! beyefendi terennüm etmiş de, ben çığırının. Neşet Ertaş'ın babası Mu­harrem Ertaş'a atfettiği o laf vardır ya! Ben biraz edepsizlik yapayım, "Bilmem bu gönülle"yi havalandırırım. Havalan­dırmak sözcüğünü tırnak içine alalım. Edepsizlik yaptık, saygısızlık yapmayalım. Niye? Yani niye havalandırırım? Başladığı sesle bitmez nihavent. O basitlik gibi gö­rünen havasında, yorar, yıpratır seni.
Gönül Şakası'nda, Akik'de, Ukde ve Heves'te bu sese yapışmak istedim. Üvey olduğumuzu ikimiz de biliyorduk. O ses ve ben. Anası bir kardeş değil de, babası bir kardeşler. İkisi çok farklıdır. Bi­rinciler daha bir tutkundurlar birbirleri­ne. Anası bir olmak çok önemlidir. Bu son üç şiirimde sesi aldım da, cep tele­fonu ağzıyla "yönlendirdim". Ana bir kardeşim! Şimdi nerden aklına geldiyse? Caz'dır benim kardeşim. Nefesliler. Garbarek üfler de, Barbaros Erköse'ye titre­rim. Gasparyan'la Ergüner sabahsız se­lamsız soframa gelir. Setrak Sarkisyan, büyük darbukacıdır. Burhan Öcal'a se­lam olsun. Telli dedik değil mi? Başka türlü yazıyorlar, ayar oluyorum, Enver ibrahim udda, Dalaras hepsinde, sıhhat­ler olsun. Artık noktalayalım.
Demokrasi'de yazarken, Perşembe akşamlarını çok severdim. "Yazmaya ka­panmak" denen şeyi o aralar yaşadım. Ben aslında yazarken tören havasını sev­mem. Ne bileyim işte, mutlaka dolmaka­lemle yazarım, perdeleri, telefonun fişini çekerim, gibi. İlk defa telefonun fişini çektim, cep telefonumu kapattım. Müzik ve rakı, bir paket sigara ve gece. Kendimi devre arasında gibi hissediyorum. Özlü­yorum o perşembeleri. Biraz, yazıyı ya­yımlayacağın yerle de ilgili tabii. Bir bakı­ma "iş arıyorum", yani. Ama bilirsin, ben ne iş olursa yapmam.

Öküz Dergisi / Mayıs 2000 Sayısı