1 Mart 2011 Salı

Bedensel Boşalmanın İşlevi / Wilhelm Reich


Sinir hastalığı salgını, yaşamın şu üç önemli evresinde filizlenip gelişir ana-baba ocağının sinirceli havasından ötürü, çocukluğun en er­ken çağlarında; erginlik çağında; son olarak da salt ahlaksal ölçülere dayalı zorlayıcı evlilik'te.
İlk evrede, çok sıkı ve erken başlamış bir temizlik eğitimi, «iyi çocuk» olma, kesinlikle kendine egemen gözükme ve akıllı uslu davran­ma zorunluluğu bir sonraki evrede yasaklamaların en sertine, kendi ken­dini okşamanın yasaklanmasına zemin hazırlar. Çocukluk çağındaki gelişmeyi daha başka sınırlandırmalar da etkileyebilir, ama bu saydık­larım çok belirgindir. Çocuğun cinsel etkinliğinin baskı altına alınması baba ocağına ve onun «aile» denen havasına bağlanıp kalmanın temelini atar. Günümüz bireylerinde görülen düşünce ve eylem bağımsızlığı yok­luğunun kökeni de işte bu yasaklamalardadır. Ruhsal açıdan hareketlilik ve güçlülük cinsel yönden hareketlilikle atbaşı gider, onsuz var olamaz. Aynı biçimde, ruhsal devingenliğin bastırılmış ve beceriksiz oluşu da il­kin cinsel arzulara ket vurulmasına bağlıdır.
Erginlik çağında, ruhsal yoksullaşmaya ve kişilik zırhının oluşma­sına yol açan aynı zararlı eğitim ilkesi sürüp gider. Söz konusu ilkenin uygulanması daha önceden yürürlüğe konmuş bulunan çocukluk güdü­lerinin baskı altına alınması gibi çok sağlam bir temel üzerinde yapılır. Erginlik çağında çocuğun karşısına çıkan sorunun temeli dirimsel (bi­yolojik) değil, toplumsaldır. Ruh çözümlemesi biliminin sandığı gibi, ana-baba-çocuk arasındaki çatışkıdan da doğmaz. Çünkü sahici bir cin­sel ve uğraşsal yaşamda kendi yollarını bulabilen gençler analarına ba­balarına saplanıp kalmaktan kurtulmaktadırlar. Cinsel baskı altında ezi­len öbür çocuklarsa, çocukluğun ilk yıllarındaki duruma doğru hızla iti­lirler. Bundan ötürü sinir ve ruh hastalıklarının büyük bir bölümü er­ginlik çağında gelişir. Brasch'ın, cinsel etkinliğin başladığı yaşla evlilik­lerin süresi arasındaki ilintiyi gösteren sayılamaları, cinsel perhiz istekleriyle evlilik gerekleri arasındaki sıkı bağı doğrulamaktadır: bir deli­kanlı doyurucu cinsel ilişkiye ne denli erken başlarsa, ahlakın ömür boyu tek bir eşle yetinme katı kuralına o denli az ayak uydurabilmektedir. Bu buluşun doğuracağı tepki ne olursa olsun, olgu yadsınamaz. Çocuklardan cinsel arzularına gem vurarak yaşamalarını istemenin ereği, genci kuzu gibi uslu, evlenmeye hazır bir birey haline getirmektir. Cinsel perhiz bu ereği gerçekleştirir. Ama gerçekleştirirken cinsel güç­süzlüğe yol açar, buysa kişinin birliğini bozar, evlilik sorununu içinden çıkılmaz hale getirir.

Bir gence yasal olarak, örneğin on altıncı yaş günü arifesinde evlen­me hakkını tanırken (bu, o yaşta cinsel ilişki kurmanın sağlığa zararlı olmadığını gösterir), koşullardan ötürü otuz yaşına dek evlenemediğine göre, «evlenmezden önce sıkı bir cinsel perhiz»de yaşamasını istemek ikiyüzlülüğün ta kendisidir. İkinci durumda, «erken yaşta cinsel ilişki kurmanın sağlığa zararlı ve ahlaka aykırı olduğu» yargısına varılır. Düşünmeyi bilen hiçbir kafa böyle bir akıl yürütmeyi de, onun doğu­racağı sinir hastalıklarıyla cinsel sapıklıkları da kabul edemez. Kendi kendini doyurmaya verilen cezaları hafifletmek çok kolay bir kur­nazlıktır. Asıl sorun, oluşum halindeki gençlerin ruhsal gereksinimleri­nin doyurulmasıdır. Erginlik çağı, cinsel erginliğe, olgunluğa giriş de­mektir, başka bir şey değil. Güzel duyucuların «ekinsel erginlik» adını verdikleri şey, hadi ölçülü konuşalım, hoş laftan öte bir şey değildir. Yeni yetişen gençlerin cinsel mutluluğu, sinir hastalıklarını önlemenin ana sorunudur.
Gençliğin işlevi, her çağda, uygarlığın bir sonraki adımını temsil et­mektir. Analar babalar, her çağda, gençliği kendi eğitsel düzeylerinde tutmaya çalışırlar. Burada ana-babaların gerekçeleri akıldışıdır: bir za­manlar kendileri de analarının babalarının sözünü dinlemişlerdir; oysa gençler onlara gerçekleştiremedikleri şeyleri anımsattıkları zaman sinir­lenirler. Demek ki gencin baba ocağına başkaldırması erginlik çağının sinirce belirtisi değildir. Tam tersine, erginin ilerde yerine getireceği toplumsal işleve hazırlanmasıdır. Gençlik, kendi ilerleme yeteneği için kavga vermelidir. Her yeni kuşağın yükleneceği ekinsel görevler ne olursa olsun, daha yaşlı kuşağın gençliğin cinsel etkinliği ve kafa yapısı karşısında duyduğu korkuda baskı altına alıcı etken vardır.
Tatsızlığın kapı dışarı edileceği, yalnız hazzın yer alacağı bir düş ülke tasarlamakla suçladılar beni. Bu suçlama, sık sık yinelediğim şu savla çelişir: eğitim, bugünkü haliyle, insan denen varlığı tatsız şeylere karşı zırhla donatarak, haz alamaz duruma getirmektedir. Haz ve «yaşama sevinci» insanın kendi benliğiyle kavgaya tutuşmadığı, bir­takım acı deneylerden geçmediği, tatsız çatışkılara girmediği bir dünyada var olamaz. Ruh sağlığı bütün özellikleriyle ne Nirvana'nın Buda'cı ya da yogacı kuramlarında, ne Epikuros'un hazcı felsefesinde, ne de keşişliğin dünyadan el etek çekmeciliğinde vardır; ruhsal sağlığın başlıca özelliği, tam tersine, zorlu savaşımla mutluluğun, yanılgıyla doğrunun, yanlışlıkla bu yanlışlık üzerinde düşünmenin, akılcı nefretle akılcı sevginin birbirini izlemesidir; kısacası ruhsal sağlık, yaşamın karşımıza çıkarabileceği bütün durumlarda tam bir canlılık göstere­bilmektir. Hoşa gitmeyecek bir duruma ve acıya, yanılsama geçtikten sonra, eğilip bükülmezliğe kaçmaksızın dayanabilme gücü, mutluluğu kabul edebilme ve başkalarına sevgi verebilme yeteneğiyle at başı gider. Nietzsche'nin sözcükleriyle söylersek, «sevinçten göklere uçmak» istey­en kişi «ölümün kucağına atılma»yı öğrenmelidir. Bizim Avrupa'da uy­guladığımız eğitim ve toplumsal kavramlarımız —içinde yaşadıkları toplumsal konuma bağlı— gençleri ya pamuklara sarih bebekler, ya da en küçük bir haz duyamayan, onulmaz biçimde ağlamış suratlı işleyim ya da «iş» makineleri haline getirmiştir.


Evlilik sorunu, üzerinde açık seçik düşünmemiz gereken bir sorun­dur. Evlilik kimilerinin öne sürdüğü üzere salt bir sevgi sorunu olmadığı gibi, kimilerinin dediği gibi salt iktisadi bir kuruluş da değildir. Toplum­sal süreçlerin cinsel gereksinimleri içine sıkıştırdığı bir toplumsal örgüt biçimidir evlilik. Küçük yaşta edinilen öğretiyi ve toplumun ahlak­sal baskısını hesaba katmasak bile, cinsel ve İktisadi gereksinimleri özellikle kadında, evlenme arzusu biçimini alıp kaynaşmışlardır. Bütün evlilikler, zamanla, cinsel gereksinimlerle iktisadî gereksinimler arasın­daki gittikçe artan çatışkıdan ötürü, bozulurlar. Cinsel gereksinimler tek ve aynı eşle ancak belli bir süre karşılanabilir, iktisadi bağımsızlık, ah­laksal gereklilikler ve alışkanlıksa ilişkinin sürekliliğini ister. Karı-koca yaşamının yoksulluğunda temel etken işte bu çatışkıdır. Gerdek öncesi uçkuru bağlı yaşamak, sözüm ona, kişileri evliliğe hazırlamaktadır. Oysa cinsel aksaklıklara yol açan ve evliliğin tabanını aşındıran işte bu cinsel perhizdir.
Toplumun akıl sağlığını içinde aşındıran bu engeller kendi başlarına da son derece ciddi şeylerdir, ama onları üreten dış toplumsal koşullarla iyice kötüleştirilirler. Ruhsal yaşamı saran yoksulluğu bugünkü cinsel karışıklık istemedi elbet, ruhsal yoksulluk cinsel karışıklığın ayrılmaz parçasıdır. Çünkü zorlayıcı aileyle zorlayıcı evliliktir iktisadi ve ruhsal açıdan makineleşmiş çağımızda insanın ruhsal (zihinsel) yapısını yeni­den yaratan kurumlar. Cinsel sağlık açısından bakıldığında, bu alanda her şey kötü gitmektedir. Dirimbilimsel terimlerle söylersek, sağlıklı in­san bedeni otuz kırk yıllık üretken yaşamı boyunca üç dört bin kez sevişmek ister. Soyunu sürdürme arzusu üç dört çocukla karşılanır. Ah­lakçı ve çileci öğretiler, üremeye yönelik olmadığı zaman, evlilik içersindeki cinsel hazzı bile mahkûm etmektedirler. Mantıksal sonucu­na vardırılırsa, bu kural insanın ömür boyu çok çok dört kez sevişmesine izin verir. En yetkili hekimler bu ilkeyi benimserler ve insanlar sessizce acı çeker, ya da hile yapar, ikiyüzlülüğe kayarlar. Ama böyle bir saç­malığı elinin tersiyle itmeye kimsecikler ciddi olarak kalkışmaz. Saç­malık gebeliği önleyici ilaç ve araçların resmen ya da ahlak yoluyla ya­saklanmasında, bu konuda insanlara bilgi verilmemesinde dile gelir. Sonuç, çekilen cinsel bozukluklarda ve gebelik korkusunda kendini gösterir, bunlarsa çocukluktan kalma cinsel kaygıları depreştirir, evli­liğin temelini aşındırır. Bu karışıklığı oluşturan öğeler, kaçınılmaz bir biçimde, etkilerini birleştirirler. Dölyoluna elini sürme korkusu çocuk­luktaki kendi kendini okşama yasağından gelir. Dolayısıyla kadınlar ge­beliği önleyici ilaç ve araçları kullanmaktan korkar, «yasaları çiğne­yerek çocuk aldırmak» zorunda kalırlar; buysa, sayısız sinir hastalığı be­lirtisinin kaynağıdır. Gebe kalma korkusu hem kadının, hem erkeğin cinsel doyumunu büyük ölçüde azaltır. Ergin erkeklerin yüzde altmışı yanda kesilen birleşme'ye başvurur. Bu uygulamaysa cinsel durgunluğa ve kitle halinde sinir hastalığına yol açar.

Bilim ve tıp bu konuda tek söz etmez. Hatta daha kötüsünü yapar, değinmezlikten gelerek, katı bilimcilikleri, yalan yanlış öğretileriyle, gi­derek dolaysız engellemeyle her türlü ciddi toplumsal ya da hekimsel çare araştırısının karşısına dikilirler. Cinsel perhizle yanda kesilen bir­leşmenin «ahlaksal gerekliliği»ni ve «zararsızlığını anlatan ardı arkası gelmez gevezelikleri duyunca insan haklı olarak tiksintiden kusacak gibi oluyor. Bunları Freud'un evindeki toplantılarda hiç söylemedim, ama ol­gular kendi başlarına duyduğum tiksintiyi anlattı.

Katlanmak zorunda bırakıldığımız yaşam çok ağırdır, bize müthiş yükler, umut kırıklıkları, içinden çıkılmaz işler getirir, diyor Freud. Bu ağır yaşama dayanabilmek için mutlaka ağrı kesici şeyler yutmamız ge­rekir... Bunları belki üçe ayırabiliriz: içinde bulunduğumuz yoksulluğu azımsamamıza izin veren güçlü ilgi değişiklikleri; bu yoksulluğu azaltan ve cinsel doyumun yerini tutan doyumlar; bir de, bizi acılara karşı duyarsızlaştıran uyuşturucu maddeler. Bu yollardan herhangi birine başvurmak zorundayızdır Beri yandan Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği adlı yapıtında yanılsamaların en tehlikelisini, dini elinin tersiyle itiyordu.
İnsanoğlu Tanrı'yı, alabildiğine yüceltilmiş bir babadan başka bi­çimde canlandıramaz zihninde. Ancak böyle dev gibi bir baba insan­oğlunun gereksinimlerini bilebilir, yakarmaları karşısında onu bağışlayabilir ya da pişmanlığının derecesine bakıp cezasını hafifletebilir. Bütün bunlar öylesine çocuksu, gerçek yaşamdan öylesine uzaktır ki, in­sanlığı içten seven kişi ölümlerin büyük çoğunluğunun hiçbir zaman bu anlayışın üstüne çıkamayacaklarını düşündükçe kan ağlar.
Cinsel sağlıkla uğraşmaya başlayalı beri, yaşamın asıl içeriğinin ge­nel açıdan ekinsel (kültürel), özel açıdansa cinsel mutluluk olduğuna, bütün kılgısal toplumsal girişimlerin bunu gerçekleştirmeyi erek edin­mesi gerektiğine inanmıştım. Her yandan bunun tersini savunan sözler yükseliyordu. Oysa buluşlarım bütün karşı çıkışlarla güçlüklerden daha önemliydi. En yalın romandan en yetkin şiire dek bütün yazınsal yapıt­lar benim bu görüşümü destekledi. Ekinsel ilgi (filmler, romanlar, şiirler, oyunlar, vb.) hep cinsel yaşam çevresinde döner, özlenen ülkü­nün övülmesi, bugünkü durumun yerilmesiyle gelişir. Güzellik işleyimi, moda ticareti, duyuru işleri hep bu konuya dayanır. Tüm insanlık sevgi­de mutluluğu ararken, neden bu gerçekleşemiyordu?
Amaç açıktı, insanın dirimsel yapısının derinliklerinde yatan olgular hekimlerin eyle­me geçmesini gerektiriyordu. Neden mutluluğu aramak hâlâ katı ger­çeklikle çatışan, düşsel bir şeydi? Freud, şöyle akıl yürüterek bütün umutlarını gömdü: insanoğlunun davranışı, yaşamın erekleri konusunda bize ne gös­teriyor? İnsanlar yaşamdan ne bekliyor, ne elde etmek istiyorlar? Tar­tışmalarımız bilginin dingin çalışma odasına halk yığınlarının cinsel is­teklerini sokup çetin tartışmalara yol açtıktan sonra, 1930'larda Freud'un kafasını kurcalayan sorular bunlardı işte.
Freud'un şunları kabul etmesi gerekiyordu: «Sorunun yanıtı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortadadır, insanlar mutluluğu arıyorlar. Mut­lu olmak ve öyle kalmak istiyorlar.» Güçlü hazlar duymak istiyorlar.
Yaşamın ereği çok yalın bir şeydir: haz. Bu ilke, tâ kökeninden başla­yarak, ruhsal aygıtın bütün işlemlerine yön verir.
Haz ilkesinin yararlılığı konusunda kuşkuya yer yoktur, oysa —gerek uçsuz bucaksız acunsal evren, gerek ufacık insan evreni— bu ilkenin tasarısını aksatmaya uğraşır. Haz duyma ilkesinin tasarısı gerçek­leştirilemez; evrenin düzeni karşıttır buna; hatta «yaratma» tasarısında insanoğlunun «mutlu» olmasına yer verilmediği bile söylenebilir. Söz­cüğün en dar ve en kesin anlamıyla mutluluk, en yüksek gerilim nok­tasına erişmiş gereksinimlerin bir anda doyurulmasından doğar; dola­yısıyla, yapısı gereği ancak çok kısa anlarda gerçekleşebilir.
Freud, bunları derken, insanoğlunun mutluluğa yatkın olmadığı yargısının doğurduğu duyguyu dile getiriyordu. Doğrusunu isterseniz kanıtlama kulağa hoş geliyor, ama yanlıştır. Bu kanıtlamaya göre, çileciliğin mutluluğun önkoşulu olması gerekiyor, insanlar böyle laflar ederken, dirimsel bir gereksinimin belli bir gerilime erişmesinin de, so­nunda bu gereksinimi karşılama umudu bulunması ve gerilimin çok sürmemesi koşuluyla, kendi başına haz verdiğini görmezlikten gelmek­tedirler. Ayrıca, doyuma erme umudu bulunmadığı, haz hep ceza­landırılma korkutmacası altında kaldığı zaman, söz konusu gerilimin in­san bedenini kaskatı yaptığı, tat alamaz duruma getirdiği unutulma­malıdır. İnsanı mutlu eden en yüce yaşantı, bedensel boşalma, kendine özgü bir enerji birikimini gerektirir. Bundan, Freud'un vardığı şu sonuç çıkarılamaz: «haz ilkesi yeryüzünde uygulanamaz». Bugün elimde Fre­ud'un savının yanlışlığını gösteren deneysel bir kanıt var. 1930'lardaysa, yalnız, Freud'un bir bilimsel doğruyu cümleler arasında sakladığını sezi­yordum, insanın mutlu olabileceğini kabul etmek, saplantılı yineleme kuramıyla ölüm içgüdüsü kuramının yadsınması anlamına gelirdi. Buy­sa, yaşamdan mutluluğu kaldırıp atan toplumsal kurumların eleştiril­mesini gerektirirdi. Freud, önerdiği yazgıya boyun eğmeyi savunmak üzere, bunun kaçınılmaz ve değişmez olup olmadığını araştırmaksızın, o günkü durumdan alınmış kanıtlamalara başvurdu. Freud'un nasıl olup da çocuğun cinsel etkinliğinin bulunup ortaya çıkarılmasının dünyayı değiştirme girişimlerini etkilemeyeceğine inandığını bir türlü anlayamıyordum. Bence, kendi yapıtına müthiş haksızlık ediyor, ve bu çelişkinin acısını tâ yüreğinde duyuyordu. Çünkü kendi kanıtlamalarımı sıraladığım zaman ya yüzde yüz yanıldığımı, ya da «günün birinde ruh çözümlemesinin ağır yazgısını tek başıma taşımak zorunda kala­cağımı» söyledi. Düşüncem yanlış değildi, ikinci varsayımı tamı tamına doğru çıktı.
Freud, gerek tartışmamızda, gerek yapıtlarında dirimsel acı çekme kuramına sığınmıştı. İnsan uygarlığının sürüklendiği yıkımdan «Sevi’ nin göstereceği bir çaba»yla kurtulmayı umuyordu. 1926'da yaptığımız özel bir konuşmada, Sovyet Rusya'daki devrimci «deneme»nin başarıya ulaşacağını umduğunu söylemişti. O günlerde hiç kimsenin aklından, Lenin'in giriştiği toplumsal halk yönetimi kurma denemesinin, sonraları korkunç bir başarısızlıkla sonuçlanabileceği düşüncesi geçmiyordu. Freud, insanlığın hasta olduğunu biliyordu, ve bunu kâğıda geçirmişti. Bu genel hastalıkla önce Rusya'da, sonra Almanya'da yaşanan felaket arasındaki ortaklığı ruh hekimi de, Devlet adamı da, siyasal iktisat uz­manı da yakalayamazdı elbet. Üç yıl sonra (1933'te) Almanya ve Avusturya'daki koşullar öylesine bozulmuştu ki, hekimlik uğraşım tehlikeye girdi. Siyasal yaşamdaki akıl dışılık açıkça ortaya çıktı. Çözümleyici ruhbilim her geçen gün toplumbilimsel sorunları biraz daha derinleme­sine alıyordu. Yürüttüğüm çalışmada, ruhsal açıdan hasta «insan»la top­lumsal bir varlık olan «insan» gittikçe kaynaşıyor, tek bir varlık haline geliyordu. Sinir hastası, mutluluğa susamış insan yığınlarının kolayca siyasal korsanların kucağına düştüğünü görüyordum. Freud, insan ruh­larını saran vebayı çok iyi bildiği halde, ruh çözümlemesini siyasal karışıklığa katmaktan korkuyordu. Zihnindeki çatışkı, insanın yüreğini parçalayacak kertedeydi. Bugün, kavgadan vazgeçmesinin gerekliliğini de anlıyorum. Tam on beş yıl, son derece yalın olguların kabul edilmesi için uğraşıp didinmişti. Hekim arkadaşları ona karaçalmış, şarlatanlıkla suçlamış, hatta araştırmalarının gerekçelerinden bile kuşkulanmışlardı. Freud bir toplumsal uygulayıcı değildi elbet, ama «katıksız bir bilgin»di dolayısıyla dürüst ve titizdi. Hekim arkadaşları uzun süre yad­sıyamazlardı bilimdışı ruh dünyasının olgularını.