Vladimir Nabokov / Sesler Öyküsünden


Pencereyi kapatmak gerekiyordu: Yağmur pervaza çarpıp parkeyle koltukların üstüne sıçrıyordu. Dev gümüş hayaletler canlı, hışırtılı sesler çıkartarak bahçede, yaprakların arasında, portakal renkli kum­ların üstünde koşuşuyorlardı. Yağmur oluğu takırdıyor, boğulurcasına gurulduyordu. Sen Bach çalıyordun. Piyano cilalı kanadını kaldır­mıştı, kanadın altında bir lir vardı ve küçük çekiçler teller üzerinde dalgalanıyordu. Brokar örtü kaba kıvrımlar oluşturarak yarısına ka­dar piyanonun kuyruğundan aşağı kaymış ve sayfalan açık bir nota defterini de beraberinde sürüklemişti. Haziran sağanağı durmadan, görkemle camlan döverken fügün coşkusu arasında tuşlara çarpan yüzüğünün tıkırtısı duyuluyordu. Ve sen, çalmaya ara vermeksizin, başını hafifçe geri atarak, ritme ayak uydurarak haykırıyordun: "Yağ­mur, yağmur... Onun sesini bastıracağım..." Ama bastıramıyordun.
Masanın üstünde kadife tabutlar gibi duran albümlerden başımı kaldırmış, seni izliyor, fügü ve yağmuru dinliyordum. İçimi her yan­dan, raflardan, piyanonun kanadından, avizenin uzun prizmalarından süzülen ıslak karanfillerin kokusuna benzer bir ferahlık kapladı.
Gümüşsü yağmur hayaletleri ile harelenen ışıltıya parmaklarını bastırdığında ürperen eğik omuzlarının arasındaki müzikal bağı duyumsadığımda esrik bir dengelenmişlik duygusu sardı beni. Ve ken­di benliğimin derinliklerine çekildiğimde bütün dünya da öyle gö­ründü bana: türdeş, uyumlu, armoni yasalarına bağlı. O anda sen, ben, karanfiller, hepimiz porte üzerinde dikey notalar oluverdik. Ev­rendeki her şeyin -ağaçların, suyun, senin- özdeş tanecikler arasın­da farklı farklı titreşim uygunlukları oluşturan bir etkileşimden ibaret olduğunun ayırdına vardım. Her şey bir, eşit ve kutsaldı. Sen ye­rinden kalktın. Yağmur hâlâ gün ışığını biçmekteydi. Su birikintileri koyu renkli kumlar üzerinde birer delik, yeraltından süzülüp geçen başka gökkubbelere açılan birer menfez gibiydiler. Bir sıranın üze­rinde Danimarka porseleni gibi parlayan raketin unutulmuş duruyor­du; telleri yağmurdan kahverengileşmişti, kasnağı sekizgen biçimin­de idi.
Patikaya girdiğimizde alacalı gölgeler ve çürümüş mantar koku­su başımı döndürdü. Seni güneşin tesadüfen üstüne vurduğu bir andaki halinle anım­sıyorum. Dirseklerin sivri ve solgun, bakışların bulanıktı. Konuşur­ken küçük elinin kemikli kenarıyla ve ince bileğindeki bileziğin pırıltısıyla havayı yarardın. Saçın eriyerek çevresinde titreşen ışıltılı havayla kaynaşırdı. Sinirli sinirli çok miktarda sigara içerdin. Duma­nı her iki burun deliğinden üfleyip, külü bir fiskeyle yana silkerdin. Kumru grisi malikânen bizimkinden beş verst uzaklıktaydı. İçerisi yankılı, tumturaklı ve serindi. Gösterişli bir metropol dergisinde fo­toğrafı çıkmıştı. Hemen her sabah bisikletimin deri selesine atlayıp patika boyunca ormandan, sonra anayol boyunca köyün içinden, der­ken bir başka patikadan rüzgâr gibi geçerek sana gelirdim. Sen koca­nın eylülde gelmeyecek olmasından cesaret alıyordun. Hiçbir şeyden korkumuz yoktu, senin ve benim - ne hizmetkârların dedikoduların­dan, ne de benim ailemin kuşkulanmasından. Her ikimiz de farklı bi­çimlerde kadere güveniyorduk.
Aşkın da sesin gibi biraz pes perdedendi. Göz ucuyla sevdiğin söy­lenebilirdi ve asla aşktan söz etmezdin. Sen suskunluklarına hemen alışılan her zaman ketum kadınlardandın. Ancak, arada bir içinde bir şey patlayıverirdi. İşte o zaman kocaman Bechstein'ın gümbürderdi ya da buğulu gözlerini dosdoğru ileri dikerek bana kocandan ya da onun bölükteki yoldaşlarından dinlediğin son derece gülünç fıkralar anlatırdın. Ellerini anımsıyorum - mavimsi damarlarıyla uzun, sol­gun eller.
Yağmurun kamçı gibi sakladığı ve senin şaşırtıcı bir ustalıkla piyano çaldığın o mutlu günde aşkımızın ilk haftalarının ardından aramızda belli belirsiz oluşan tanımsız bir şey çözümleniverdi. Benim üzerim­de bir gücün olmadığını, sevdiğimin yalnızca sen değil, tüm dünya olduğunu ayrımsadım. Sanki ruhum her yana sayısız duyargalar uzatmıştı ve ben aynı anda hem okyanusun ötesinde, çok uzaklarda gürleyen Niagara Şelaleleri'ni, hem de patikada hışırdayıp tıpırdayan uzun altınsı yağmur damlalarını algılayarak her şeyin içinde yaşıyor­dum. Bir kayın ağacının parlayan gövdesi ilişti gözüme ve ansızın kollarımın yerine küçük ıslak yapraklarla örtülü eğik dallarım, ba­caklarımın yerine toprağın içine büklüm büklüm uzanarak onu emen binlerce narin köküm olduğunu duyumsadım. Tüm doğayla böylece hemhal olmak, süngerimsi sarı alt yüzeyli olgun bir mantar, bir yu­sufçuk ya da güneş küre olmanın neye benzediğini yaşamak istiyor­dum. Öyle mutluydum ki, birden kahkahalarla gülmeye başladım ve boynunla köprücük kemiğinden öptüm seni. Sana bir şiir bile okuya­bilirdim, ama sen şiirden hiç hoşlanmazdın.


                                                                                                                    Görsel:Patricia Ariel