19 Nisan 2013 Cuma

Durum Belirteci / Cemil Yüksel



öfken insanoğlu
uzakdoğu’dan ısmarlanmış kılıçlar gibi kesiyor
elmaları kırmızı elmaları düş kurmaları
bir yer buluyor mezbaha, kütükler, askılar
cam gibi yerle bir gürültüler
korkular eline ne geçirirse
anlamaları boğuyor sevmesiz küçük sularda
ey korku, meraklısın, cennete, cehenneme de
hata, bir bahanedir, bakmaksızın kaçmalara
öyle buyrulmuş tanrı oyunları
hazırsın, kesmeye güzelliğin ellerini
ve koparıp atmaya birden her türlü yakınlığı
tam önüne hırlayan bir açlığın
                                                                                      
parçalanmadaki haz ne güzel hatırlatıyor
yoksunluğu, böyle iniyor sana güzellikler işte
diş geçirmeyle, acı duymayla, kanla
bunlarsız nasıl hissedemiyorsun söyle
bunlarsız duyamıyorsun bahçeyi
yenmek ve yenilmek beceriksizlerin acısı
binlerce köpeği sal barınaklarından
yitir o uğultuyla havlamasını egonun
binlerce ağacı bırak artık çevrelemekten
zabit, kâtip, cümle yer göstericiden
dilenmekten koy ver her türlü ilgiyi

dünya, evler, insan, önce boşlukla dolar
eşyalar, hepsi bir bir görmezden gelmek için

seni seviyorum insanoğlu
öfken salıncaktan düşmüş kardeşimdir.


 Resim:Paulo Troilo

18 Nisan 2013 Perşembe

Margaret / Richard Brautigan


Bu sabah kapı vuruldu. Kapıya vurma şeklinden kim olduğunu anladım, köprüden gelişini de duymuştum.
Gıcırdayan tek tahtaya bastı. Her zaman ona basar. Bir türlü anlayamıyorum. Neden hep aynı tahtaya basıp durduğu üzerine epeyce düşündüm, nasıl oluyor da hiç ıskalamıyor, ve işte şimdi kapımın önünde duruyor, kapıyı çalıyor.
Kapıyı çaldığı gerçeğini kabullenmedim çünkü umurumda değildi. Onu görmek istemiyordum. Ne demeye orada olduğunu biliyordum ve umurumda değildi.
Sonunda kapıyı çalmayı kesti ve köprüden geri döndü ve tabi ki aynı tahtaya bastı: yıllar önce yapılmış, çivileri düzgün çakılmamış ve tamiri imkansız tahtaya. O gidince, tahta sessizleşti.
Ben o tahtaya basmadan köprüden yüzlerce kez geçebilirim ama Margaret her zaman o tahtaya basar.

14 Nisan 2013 Pazar

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış... ve İlkbahar / Kim Ki Duk


artık iyileştiğine göre,

buradan gidebilirsin.


Hayır Usta! Gidemez!


Sahiplenme tutkun uyandı yalnızca.
Ve bu da öldürme isteğini uyandırır.
...........
(Gazete Haberi) ERKEK, 30 YAŞINDA
KARISINI ÖLDÜRDÜKTEN SONRA KAÇTI

Kocaman olmuşsun!

İçeri gel!

Eee? Mutlu bir hayat yaşadın mı
bugüne kadar?

Yaşadıklarınla ilgili ilginç
bir şeyler anlat.

Erkeklerin dünyası sana
acı vermeye başladı, değil mi?

Beni rahat bırak Usta.
Acı çektiğimi görmüyor musunuz?

Acı çekmene sebep olan ne?

Tek günahım sevmekti.
Bunun haricinde hiç bir şey istemedim.

Yani?

Başka bir adamla kaçtı.

Ah, şu mesele.

Başka ne olabilir ki?
Yalnızca beni sevdiğini söylemişti.

- Ya sonra?

- Buna daha fazla katlanamadım.

Erkeklerin dünyasının nasıl
olduğunu daha önceden bilmiyor muydun?

Bazen hoşlandığımız şeyleri
oluruna bırakmamız gerekir.

Sen ne beğenirsen
diğerleri de onu beğenir.

Peki ama bunu nasıl yapabilir?
Orospu!

- Bu senin için çok mu dayanılmaz?
- Evet!

Usta!

Usta!

Aptal çocuk!

Başkasını çok kolay öldürmene rağmen,
kendi canına kolay kıyamazsın.

Bu insanların hepsinin adını kazı buraya.
Her birini kazırken,
kalbinden öfkeyi çıkar at.

10 Nisan 2013 Çarşamba

Beddua / Cemil Yüksel


kırk gün kırk geceyle
kırıl umutsuzluk,
kırıl be güzelliklerden.

kırkında yaşlanmaz bir adamla
görgüsü şaşmış her saniye
ağza dayanmış öpüşme tadında.
dolanacak her şey kollarına türlü türlü.
lanet ve öfke içinde,
denizden kurtarılmış sular
gövdende açacak tüm kileri
ah ilacı, iç onu dikkatle
iz süren her aşk
düşecek üstüne
çok değil...

birazcık iç pekmezleri, yetmez mi’leri
azcık yenmiş her şeyi biraz daha
eğ kıvır ey sevinç
yetmez sesin ulaşmaya
dur orada ince köprülerde
uçuş sırası yok
kanatlarına alıştır
uçmadan
çırp çırp.

belim kuşlar için en güzel yuva.

Görsel:Paulo Troilo


29 Mart 2013 Cuma

Baca / Ivan Metodiyev


Kardaki bu çiziklerin gözden sakladıkları
bir iki basit yazgıdır ve bir iki köy sırrı.

Besbelli horoz, domuz ve kedi geçmiş buradan,
pire, serçe ve biraz da beyaz kasvet arkadan.

Kart çocuklar varoluşa dokunuyor değnekle
bir kurt, gün battığı yerde, gökleri kemirmekte.

Akşam vakti: tembel evler gıcırdıyor bezgince
yaşamın bir kanıtıdır tüten duman ipince.

Ah, zorlu tan ağarması - havlaması itlerin,
bir ruh rüzgâr olmuş yine, yolcusudur göklerin -

ve sessizlik ve sessizlik, salt orada bir çeşme
damlalarını sayıyor - oysa bundan kime ne?

Bu yağan kar, yığılan kar - acep neyin haberi?
Silinerek kayboluyor eskilerin izleri.

Sis azıcık durakladı - inleyip gitti yaya...
Sonra şeytan çıkageldi ve hapşırdı bacaya.

Çeviren:Ahmet Emin Atasoy

20 Mart 2013 Çarşamba

Umma / Cemil Yüksel


gök aralanır bir ses gelir diye umma
"işitmez bin kulaktır ağzım" der diye umma
gözleri çağlar sulardan durmuş akıntıya
sözü külden, kilden, aşınmış topraktan umma

ister baksın ölüm, aralıklarda dursun
her şeye dal eyler kolun diye umma
bir gidip bir gelmeyi gözle denizlerden
sezer bir sözü haber eder diye umma

yokluğu çağırmış, güzel ötüşlü bir kuş
parlatır en ince kanatlarını sabrın diye umma
bir karınca bacakları bulduysa en uzun yolu
bir taşı bir taşla çarpan gücün diye umma

dökmek çıplağın, mermerin, ucuzların üstüne 
aşk bu kadar, tersine çevirmen durgunu
doğar bir suyun kabarışı, ağar yukardan
kırılan her şeyin ses verdiğini ta içerden umma 

Resim:Salvador Dali

19 Mart 2013 Salı

Osho / Coşku


“Şunu okuyordum:

İhtiyar Ted nehrin kıyısında oltasına tek bir balık vurmadan saatlerdir oturmaktaydı. Şişelerce bira ve sıcak güneşin karışımı uykuya dalmasına neden olmuştu ve güçlü bir balık oltaya takılıp misinaya kuvvetle vurduğunda tamamıyla hazırlıksızdı. Tamamen dengesiz bir şekilde yakalanmıştı ve toparlanamadan kendisini nehirde buluverdi.

Küçük bir çocuk tüm olan biteni büyük bir ilgiyle izlemekteydi. Adam sudan çıkmaya uğraşırken babasına dönüp sordu, "Baba bu adam mı balığı tutuyor yoksa balık mı adamı yakalıyor?"

İnsan tamamen tepetaklak olmuştur. Balık seni tutuyor ve çekiyor; sen balığı tutmuyorsun. Nerede parayı görürsen, artık kendin değilsin. Nerede gücü, prestiji görürsen, artık kendin değilsin. Nerede saygınlığı görürsen, artık kendin değilsin. Aniden her şeyi unutuyorsun. Hayatının özünde taşıdığı değerleri; mutluluğunu, coşkunu, sevincini unutuyorsun. Her zaman dışarıdan bir şeyi seçiyorsun ve içinden bir şeyle onun pazarlığını yapıyorsun. Dıştakini elde edip içtekini kaybediyorsun.

Fakat, ne yapacaksın? Tüm dünyayı ayaklarının altına almış ve kendini kaybetmişsen, dünyanın tüm zenginliklerini fethetmiş ve kendi içsel hazineni kaybetmişsen, zenginliklerinle ne yapacaksın?

Perişanlık budur.”
……

Şayet bir dansçı olacak idiysen, hayat bu kapıdan gelir çünkü hayat şimdiye kadar bir dansçı olmuş olman gerekir diye düşünür. Bu kapıyı çalar ama sen orada değilsin; sen bir bankacısın. Hayatın senin bir bankacı olacağını bilmesi nasıl beklenir? Hayat sana doğanın senin olmanı istediği yoldan gelir; o sadece bu adresi bilir ama sen asla orada bulunmadın, sen başka bir yerdesin, başka birisinin maskesi altında, başka birisinin kıyafetlerine bürünmüş olarak, başka birisinin adı altında gizleniyorsun. Varoluş seni aramaya devam edip duruyor. O senin adını biliyor ama sen bu ismi unutmuş durumdasın. O senin adresini biliyor ama sen bu adreste hiç yaşamadın. Dünyanın aklını çelmesine izin verdin.

"Dün gece rüyamda bir çocuktum," diyordu Joe, Al'a, "ve Disneyland'daki her şey için geçerli olan serbest geçiş kartım vardı. Oğlum öyle güzel vakit geçirdim ki! Hangisine bineceğimi seçmek zorunda değildim; ben de hepsine bindim."

"Bu ilgi çekici," dedi arkadaşı. "Ben de çok canlı bir rüya gördüm dün gece. Rüyamda güzel bir sarışın kapımı çaldı ve arzusuyla beni baştan çıkardı. Sonra tam başlamak üzereydik ki, başka bir ziyaretçi, muhteşem bir vücuda sahip çok çekici bir kumral içeri girdi ve o da beni istedi!"

"Vay be," diye araya girdi Joe. "Oğlum, orada olmak isterdim! Niçin beni çağırmadın?"

"Çağırdım," diye yanıtladı Al. "Ve annen senin Disneyland' da olduğunu söyledi."

15 Mart 2013 Cuma

İçinden / Cemil Yüksel


hatırlanacak bir şeyler bırakıyorsun
unutulmakla onarılmadığın doğru.

kelimeler, uçları birbirinin dışında
el değmemiş bir karışıklık içinde.
sonsuz uçları dudaklarınla ıslatmışsın da
üfle diyorsun sızlayan bir yaranın içinden.

nefesim, ondan başka kimsem yok
kalbim sorulmaz olan
alışmış kendiliğinden.

senle başlamak tutuyor beni her şeye
üstelik dışında değil dudaklarının.


14 Mart 2013 Perşembe

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı / Robert M.Pirsig

Karımla ben, arkadaşlarla birlikte ilk kez birkaç yıl önce, bu yolların müptelası olmaya başlamıştık. Bu yollara birkaç kez, değişiklik ya da başka bir ana yola kestirme çıkış olsun diye girmiştik, her seferinde manzara çok güzeldi ve yoldan, gevşemiş ve mutlu bir şekilde ayrılmıştık. Bunu birkaç kez yineledikten sonra, aslında bariz olan bir şeyi, bu yolların ana yollardan tümüyle farklı olduğunu anladık. Bunların çevresinde yaşayan insanların yaşam ritmi ve kişilikleri tümüyle farklıdır. Onlar bir yerlere gidiyor değillerdir. Kibar olmak için çok fazla çaba harcamazlar. Nesneler hakkında tüm bildikleri burdalıkları ve şimdilikleridir. Ötekiler, yıllar önce kentlere göçenler ve onların yitik kuşakları bunu unutmuşlardır. Bunu öğrenmemiz, gerçek bir keşif olmuştu.

Bunu bu denli geç anlamış olmamıza şaşıyordum. Görmüş, ama gene de görememiştik. Ya da daha doğrusu, onu görmemek üzere eğitilmiştik. Belki de, gerçek hareketliliğin büyük kentlerdeki gibi olması gerektiği ve burada gördüklerimizin, tümüyle, sıkıcı taşra özellikleri olduğu konusunda şartlanmıştık. Doğrusu, garip bir şeydi; gerçek, kapınızı çalıyor ve siz “Git buradan, ben gerçeği arıyorum,” diyorsunuz ve o da gidiyor. Gerçekten garip.
Fakat bir kez anladıktan sonra, hiçbir şey bizi bu yollardan uzak tutamazdı; hafta sonları, geceler, tatiller. Bizler gerçek birer “tali yolda motosiklet sürme” meraklısı olduk, o yollarda gittikçe, öğrenecek şeyler olduğunu bulduk.
Örneğin, iyi yerleri haritada belirlemeyi öğrendik. Eğer çizgi kıvrılıyorsa bu iyidir; dağlık bölgeyi gösterir. Eğer yol, bir kasabayı bir kente bağlayan ana arter ise bu kötüdür. En iyisi, hiçbir yeri hiçbir yere bağlamayan ve ondan daha çabuk gidebileceğiniz bir alternatifi olan yollardır. Büyük bir kasabadan kuzeydoğuya doğru gidiyorsanız kasabadan çıkıp uzun bir süre aynı yönde asla gitmeyin. Kasabadan çıktıktan sonra kuzeye dönüp ilerleyin, sonra doğuya, sonra yeniden kuzeye; çok geçmeden kendinizi, yalnızca bölge halkının kullandığı bir tali yolda bulursunuz.

26 Şubat 2013 Salı

Oldu Bitti / Cemil Yüksel


Bir masaya kesilerek götürülmüş ekmekler gibi
Bir sağında bir solunda dil çekmecesinin
Açıldıkça yer değiştiren o kocaman daire dünya!
Öğrendim ezberlerle oynatılan dudaklarında
Kısa bir süre aşkı ve serinliği.

O kadar.

23 Şubat 2013 Cumartesi

Kapı / Cemil Yüksel


açılmanın arkasındaki kapılar; durduk
kapanmanın önündeki kapılar; geçtik
her türlü geçilmenin yılları biriktirmiş sesinden
çığlığı duymakla kalmış kapılarda bekledik
durmadan boy boy anahtarlarla
küçük kilitleri sıkışık açılamamış
denenmiş denenmiş bozuk ayarlarda
geçtik; durmadan önünden
bir icat bile oldu görüldüğünde açılıveren

gün aşırı girmek için başka kapılara
çıkmak için başka kapılardan
bir örümcek ağı gibi kurulan beklemeyi
öğrenmesi neyse bir sincabın
ağaç kovuklarından, değil öyle...
sabrı ve inkarı kendine doğru iğne uçlarıyla
bastırarak bulmak için hiç değil
geçtik ne bulunmuşsa sözcüklerde rastlanmamış
kendine doğru çekilen ağır bir yürüyüşten

o gün işte yokladım ağzımdaki sesi
sözcüklerin açılıp kapanmasını gecede
astımlı bir nefesin hırıltılı geçidini
korkulu yutkundum tüm sert harflerini
dişlerim çekildi bu yüzden
bu yüzden ateşe yaklaşan tüyler gibi kıvrıldım kendime

kapandık kabuksu hayvanlar gibi çekilmekten
açıldık baharda uzayan dallar gibi yeşile
ve kaldık maviyi üstlenmiş bir gökte.

artık yok sayılabiliriz. her türlü tanımı
bir çıtırtıyla havalanan kuş sürüsünden.

19 Şubat 2013 Salı

Osho / Öfke, Sorumluluk, Kendin Üstüne


Herkes kendi varlığından ve davranışlarından sorumludur, tamamıyla sorumlu. Sorumlu olmaktan başlangıçta çok canın sıkılacak çünkü sen her zaman mutlu olmak istiyor olduğunu düşünmüştün; o halde nasıl olur da kendi mutsuzluğundan sorumlu olabilirsin? Her zaman mutluluktan uçmayı arzuluyorsun, nasıl olur da kendi kendine kızabiliyorsun? Ve bu yüzden sorumluluğu başkalarının üzerine atıyorsun.
Eğer sorumluluğu başkalarının üzerine atmaya devam edecek olursan şunu unutma ki bir köle olarak kalacaksın çünkü hiç kimse başka birisini değiştiremez. Başka birini nasıl değiştirebilirsin? Hiç birisi başka birini değiştirmiş midir? Dünyadaki en az yerine gelmiş dileklerden birisi başka birisinin değişmesini istemektir. Bunu hiç kimse bugüne kadar yapamadı, bu imkansızdır çünkü başka bir insan da kendinden menkul bir varoluş sürer; onu değiştirmezsin. Sorumluluğu başkalarının üzerine atmaya devam edersin ama diğerini değiştiremezsin. Ve sorumluluğu başkalarına attığın için de temel sorumluluğun sana ait olduğunu hiç göremezsin. Temel değişiklik kendi içinde gereklidir.
Tuzağa şu şekilde düşersin: Şayet tüm eylemlerinden, tüm ruh hallerinden sorumlu olduğunu düşünmeye başlarsan başlangıçta depresyona gireceksin. Ama bu depresyonun içinden geçebilirsen hemen sonra ışığı hissedeceksin çünkü artık başkalarından özgürleştin. Artık kendi kendine çalışabilirsin. Özgür olabilirsin, mutlu olabilirsin. Bütün dünya özgür ve mutlu olmasa bile farketmez. Ve ilk özgürlük başkalarına sorumluluğu atmayı bırakmaktır ve ilk özgürlük sorumlu olduğunu bilmektir. O zaman pek çok şey birden mümkün hale gelir.

14 Şubat 2013 Perşembe

Yolculuk Defteri / Cemil Yüksel



bayanlar ve baylar hoşgeldiniz
yolculuğumuz esnasında güvenliğiniz için
"beden korumalı" kemerlerinizi çıkarmamanız
ve kaskatı kesilen yerlerinizi ovmamanız önemle rica olunur.
yolculuğunuzun seyrinde olumlu olumsuz yaşanabilecekler
yükümlülüğümüz altındadır.

istikametimiz "yapacak bir şey yok" mevkînden başlayarak
"haklısınız gerçeklerden geçelim"de mola verilip
ordan "gerçeklik bir anıttır" sitesine aktarmayla ulaşıp
"ne güzel yalnızız" dairesinde 
geçici bir süreyle ağırlanacaksınız.

seyri sefayla kendimizden geçilip
tam saatinde yarı uykulu yarı uyanık
herkesin kapısında kısık bir "yarın yok" ziliyle
"geç kaldım" uyanmasından sonra
hızlıca giyinerekten bütün uzaklıkları
"bilmiyorum" adlı bir hızlı tren kazasında
"can verilecektir" .
bilgilerinize rica ederim.

not: "ne güzel yalnızız" dairesi
7/24 açık olup her şeye müsaittir.

9 Şubat 2013 Cumartesi

Onaylanmamaya Karşı Hayatta Kalma Stratejileri / Arno Gruen

 Korku korunmuşluk duygusuna dönüşürse

Eğer bir çocuk aslında kendisini koruması gereken bir ye­tişkin tarafından ruhsal ve/veya bedensel olarak ezilir, sı­ğınacak başka kimse de bulamazsa sınırsız bir korkuya ka­pılır. Çocuk bu muazzam ve felç edici korkudan kurtul­mak için ya ölmek ister -bazı çocuklar bunu yapar da (Gruen, 1993), ya bir psikoz geliştirir (Gruen ve Prekop, 1986) ya da olağandışı bir hayatta kalma stratejisi izler. Ço­cuk bu korkudan ve buna bağlı olan acıdan uzaklaşabil­mek için kendisini ezeni, tacizcisini idealleştirmeye ve öz­deşleşme nesnesi haline getirmeye başlar.
Bu süreci, annesi ne yapacağı kestirilemeyen bir kadın olan hastamın anlattıklarında canlandırabiliriz. Bir kere­sinde elindeki bıçağı kızına fırlattığı bile olmuş. Hastam bir seansta bu olaydan ve benzeri durumlardan söz ettik­ten sonra bir dahaki seansta şunları söyledi: "Son seanstan çıktıktan sonra anneme müthiş bir özlem duydum. Ama aynı zamanda da kendimi bir boşluğun içinde hissettim. Omuzlarım kasılmıştı. Aniden içimden annemi çağırdım. Sanki canlı olan her şeyi benden kopartan kara bir enerji alanı içindeydim. Bu annemle ilişkili bir şeydi. Ama aynı zamanda da onun yanında olsam başıma hiçbir şey gelme­yeceği duygusunu hissediyordum. İçimden ona seslendik­ten sonra kendimi tekrar o kara boşluğun içinde hissettim ve bu bana bir parça korunmuşluk duygusu verdi."
Hastam o ağır dehşetin korunmuşluğa döndüğü anı tekrar yaşamış. Çaresizlik ve terk edilme duygusu katla­nılmaz hale geldiğinde, bir çocuğun duyduğu korku tersi­ne, yani korunmuşluk duygusuna dönebilir.
Sandor Ferenczi korkunun korunmuşluk duygusuna dönüşmesini 1932 yılında tanımlamış ve bu sürecin, yetiş­kinlerin, çocuklarının kendilerine olan bağımlılığını kendi­lik değerlerini yükseltmek için istismar etmelerine izin ve­ren bir toplumsal çevrede köklendiğini göstermişti. "Ço­cuklar kendilerini bedensel ve ruhsal olarak çaresiz hisse­diyorlar, kişilikleri daha düşünce düzeyinde bile protesto edecek kadar sağlamlaşmamış oluyor, yetişkinlerin ezici gücü ve otoritesi onları dilsizleştiriyor, hatta çoğunlukla zihinlerini köreltiyor. Ancak aynı korku doruk noktasına ulaştığında çocuğu otomatik olarak saldırganın iradesine boyun eğmeye, onun bütün isteklerini tahmin etmeye ve yerine getirmeye, kendini tamamen unutmaya ve saldır­ganla tümüyle özdeşleşmeye zorluyor," (1984).
Bu özdeşleşme kurbanın suçluyla ittifakına yol açıyor. Suçlu kurbanın gözünde korunmuşluk duygusu vaat edi­yor. Böylelikle kurban, duyduğu acıyı zayıflık olarak red­dediyor, ancak bunu kendisinden başka bir kurbanda tanı­dığında onu düşman olarak algılıyor. Yani düşman imge­si, saldırganı idealleştirmeye ve onunla özdeşleşmeye da­yalı kişilik yapımızı ayakta tutmamıza yardımcı olduğu için düşmanlara ihtiyaç duyuyoruz. Bu şekilde oluşmuş bir kimliğin var olabilmek için düşmanlara ihtiyacı vardır; düşmanlar olmadan varlığını sürdüremez.
Eğer bir çocuk bu hayatta kalma stratejisini izleyemezse hastalanır veya apatiye düşer. Saldırganlığını dışa yöneltemeyip sadece kendisine çevirebildiği için depresyon ve dış dünyayla her türlü ilişkide donukluk ortaya çıkar. Françoise Dolto (1989) bu konuda şunları yazıyor: "Böyle­likle otizmdekine benzer bir durum oluşuyor. Bu, çocuğun özdeşleşmesine dair bir yüke reaktif uyum süreci, bebeğin annesiyle olan duyumsal, sembolik ilişkisini yitirmesine yol açan veya duygusal yapılanmasını engelleyen travmatize edici bir durum. Bu durum genelde bebeğin dört ila on aylık olduğu dönemde görülüyor." Deneyimli bir çocuk terapisti olan Dolto böylelikle, bir insanın yaşamında te­rörden kaçış yollarının ne kadar erken belirlendiğini de onaylamış oluyor.


Saldırganlık kendiliğe yönelirse

Korkudan bir başka olası "çıkış yolu" da ölüme doğru yö­neliyor. 1988 yılında ani çocuk ölümleri üzerine yaptığım araştırmamda (1993a) bu konu üzerinde ayrıntılı olarak durmuştum. Joachim Stork (1994) altı aylık bir bebekte böyle bir ölüm kalım mücadelesini tespit etmişti; çocuk so­nunda hayatta kaldı. Ama beş ay boyunca bebeğin hayatta kalmasını sağlayan şey sadece, bir monitöre bağlı alarm düzeneğinin bebeğin soluğu veya kalp atışları durmaya peylettiğinde bunu haber vermesiydi. Stork'un gözlemleri öylesine aydınlatıcı ki, burada kısaca değinmek istiyorum.
Caesare, nefes darlığı ve vücudun karbondioksiti bırak­maması nedeniyle bir gözlem monitörüne (EKG soluk mo­nitörü) bağlandığında iki haftalıktı. Evde geçirdiği ikinci ve üçüncü aylar sırasında sekiz kez soluksuz kalma ve kalp atışı yavaşlaması krizi yaşadı. Çocuk üç ay üç gün­lükken temel bir muayeneden geçirildi ve herhangi bir or­ganik bulgu saptanamadı. Bebek altı aylık olduğunda Stork psikoterapiye başlayıncaya kadar on iki kriz daha geçirdi. Şimdi Stork'un baba, anne ve bebekle yaptığı ilk seansla ilgili izlenimlerine bakalım.
Anne, oğlunun geçirdiği krizlerin kendisi için ne kadar korkunç olduğundan; hastanede oğluna baktığında hisset­tiği yabancılık, dehşet ve isteksizlikten söz ediyor ve sonra şunları söylüyor: "Sarışın ve mavi gözlü bir oğlum olması­nı o kadar istemiştim ki. Annem de her zaman oğlanların çoğunlukla anneye çektiğini söylerdi." "Annenin çocuğu­nu dizlerinin üzerine oturtarak bana takdim ediş tarzına çok uyan dehşet verici bir açıklamaydı dinlediğim," diye yazıyor Stork, "çocuğu dizinin tam ucunda tutuyor ve sır­tını kendisine yaslayabilmesine imkân vermeden eğreti bir şekilde sadece sol eliyle kavrıyordu. Sonra şunları söyledi: 'Görüyor musunuz, dizlerimin üzerinde oturan bu çocuk benim istediğim ve bana vaat edilen çocuk değil.'
Stork şöyle devam ediyor: "Bebekle ilgilenmek için an­nenin sözünü kestim. Çocuğun korku dolu, tereddütlü ba­kışlarının bir an babaya kaydığını hissettim. Bebeğe, aşağı doğru bükülmüş ağzıyla bana korku dolu ve aynı zaman­da korkutucu bir Çinli şeytan gibi göründüğünü söyledim.

Aynı zamanda annesinin kucağındaki eğreti duruşuna ve her an düşebileceğine değindim. Sonra ona korkuyla ba­kan gözlerinden ve annesinin farklı hayal etmiş olduğu koyu renk saçlarından ve arzu etmiş olduğundan farklı ol­masının annesini hayal kırıklığına uğrattığından söz ettim. Bunun üzerine anne tasavvurlarından ve korkularından söz etti: 'Nasıl uyuduğunu görünce onu tabutun içinde gö­rür gibi oldum ve ona tabutun içinde güzel görüneceğini söyledim.'"
Yaşanmış duygulara dair gerçeklerden söz edilen bu ilk seanstan sonra Caesare'nin gösterdiği belirtiler değişti. Uyku bozukluğu düzeldi, apne ve bradikardi krizleri -toplam otuz iki seansın on üçüncüsünden sonra geçirdiği bir tane dışında- bitti. On üçüncü seanstan sonra iki alarm sinyali daha geldi, ama bu kez soluğu kesilmedi. Caesa­re'nin tekrar cihaza bağlanması gerekmedi. Profesör Stork, paskalya tatili nedeniyle iki seansı iptal edince anne korku ve öfkeyle tepki göstermişti. Kendisini yalnız bırakılmış hissetmişti. Bunun üzerine Stork, anneye Ceasare'nin onun korkularıyla ne kadar derinden özdeşleştiğini anlat­maya çalıştı. Anne onu şaşırtarak, oğluyla bütünleşme ge­rekliliği duyduğunu ve böyle bir bütünlük sağlamak için de olağanüstü çaba gösterdiğini söyledi. Bunu ifade etmek annenin kendisini korkuttu, çünkü ani bir yüzleşme yaşa­mıştı, ama şimdi bağlantıları daha iyi anlayabildiği için ay­nı zamanda rahatlamıştı da.
Otuzuncu seanstan sonra monitör kapatıldı. Caesare on dört buçuk aylık olmuştu. Soluk alma kapasitesi daha ilk haftalarda yüzde elli düzelmişti ve artık ölüme mahkûm değildi.
Caesare'nin hikâyesinde, bir çocuğun duygularının ve algılayışlarının, sınırlarının zedelenmesi anlamına gelen dikkate alınmayışının varlığının inkârıyla aynı anlama geldiği görülüyor. Bu, sadece çocuğun kendiliğini geri pla­na itmekle kalmıyor, aynı zamanda da çocukta sınırlarının ihlaline karşı gelişen saldırganca tepkileri de boğuyor. Bu vakada saldırganlık içe dönmüş durumda. İlk terapi sean­sında aile içinde kanıtlanabilir bir rahatlama sağlanıyor, bu nedenle de Caesare, öfkesini ilk kez dışa yöneltebiliyor. Stork, annenin ikinci seansın başında şunları anlattığını aktarıyor: "(...) Caesare dün çok itici bir şekilde ağlamaya başladı, her zamanki gibi göz yaşlarıyla değil, güçlü bir öf­keyle. Şimdiye kadar onda böyle bir şeyi hiç görmemiştim. (...) Gece de uykusunda her zamanki gibi yakınarak ağla­madı, sadece birkaç kez korkarak uyandı, ama yine sakinleşti." Çocuğun saldırgan duygularını açıkça ifade edebil­mesi, annesinin de onun varlığını kabul etmeye başlaması­nı sağladı. Anne gözünde oğlunun daha "büyük" ve daha "önemli" görünmeye başladığını söyledi.

Onaylanmamaya karşı hayatta kalma stratejileri

Saldırganın idealleştirilmesi ve onunla özdeşleşme, çare­sizlikten, umutsuzluktan ve onaylanmamanın yarattığı dehşetten kaçmak için bir stratejidir. Ölmek istemek ve uç bir durum olarak ölüm başka bir şeydir. Amerikalı nöro­log Walter B. Cannon (1942), "Voodo-ölümü"ne ilişkin çı­ğır açıcı araştırmalarında da ölümü çaresizliğe dayandır­mıştır. İnsanlar ve hayvanlardaki açıklanamayan ölüm olaylarını araştıran Curt Richter (1965) de, zor durumlar­dan ne mücadeleyle ne de kaçarak kurtulabilen Norveç fa­relerinin de kelimenin tam anlamıyla "yaşamlarım gözden çıkarttıklarını" ortaya koydu.
William James (1950), 1905 yılında yayımlanan psikolo­ji klasiğinde, bir insanın varlığının onaylanmamasının var olmamakla aynı anlama geldiğini yazıyor. Böyle bir yaşan­tı uç bir travmayla, sonucunda insanın kendisini algılaya­maz hale geldiği ve felçleştirici bir çaresizliğe düştüğü in­sanlık dışı bir cezalandırmayla karşılaştırılabilir. Çocukla­rın, yaşamlarında merkezi rol oynayan yakın kişiler var­lıklarına karşılık vermediklerinde yaşadıkları da aynen budur. Bunun sonucunda ortaya çıkan umutsuzluk ölüm­cül olabilir.
Dolto (1988), şunları yazıyor: "Takdir görmek, bakışla ve dinleyerek ilişki kurmak besin almaktan daha temel bir ihtiyaçtır ve uykunun bir süre sonra korku verici bir uyku­suzluğa dönüşmesi, dış dünyayla ruhsal ve özsel ilişkiler­den artık umut kesildiğinde ortaya çıkan bir içe kaçışın ifa­desidir. Eğer uzun süre canlandırıcı bir etkileşim oluşmaz­sa, çocuk dış dünyayla ilişki arayışından vazgeçer, kendi­ni ölüme götürebilecek fizyolojik bir uykuya dalar." Ben­zer bir tanımlamayı "Der frühe Abschied"de (Erken Veda, 1993a) ben de yaptım. Ruanda'da benzer şekilde tanımla­nan bebek ölümleri üzücü bir gündelik gerçek. Anne-babalarını aniden kaybeden bebekler, onların duygusal ola­rak uyarıcı rollerini kimse üstlenmeyince karşılık bulma beklentilerinden vazgeçip ölüyorlar. Margaret Ribble, bu hayat verici alışverişin gerekliliğini daha kırklı yıllarda saptamıştı.
M. Lewis'in (1992) raporu da, sonuçlan daha az travmatize edici olmakla birlikte, aynı süreci ortaya koyuyor. Lewis, saldırganından kaçabilmek için suçluluk duygula­rına sığınan üç buçuk yaşındaki Rebecca'nın durumunu anlatıyor. Kendisini suçlu hissetmek, bu küçük kızın çaresizliğiyle başa çıkmak için geliştirdiği bir strateji. Suçluluk duygusu, çocuğun duygusal bakımdan ölümcül bir izolas­yona girmesini önleyip dış dünyayla alışverişini sağladı­ğından hayatta kalmasını mümkün kılıyor. Raporda Re­becca'nın annesinden kızıyla birlikte değil, ona karşı hareket eden duygusuz bir kadın olarak söz ediliyor.
Lewis'in araştırma projesinde Rebecca'nın oynarken gi­derek dağılacak şekilde yapılmış bir bebekle oynaması ge­rekiyor. Önce annesi bebeği Rebecca'ya veriyor. Üç dakika sonra bebeğin bir bacağı düşüyor. Rebecca omuzlarını kı­sıp sandalyesinin üstünde çöküp kaldığı için annesi "Ne oldu?" diye soruyor. Rebecca annesine bakmıyor. Bir süre sonra bebeği ve kopan bacağını tekrar rafa kaldırdıktan sonra rasgele bir yerlere bakarak diğer oyuncakların önün­de kıpırdamadan oturuyor. Deneyi yapanın değerlendir­mesi şöyle: "Kız, kimse bir şey söylemese de bebeği kendi­sinin kırdığını düşünüyor ve çöküntü içinde geri çekiliyor. Annesi ne olduğunu sorduğunda Rebecca cevap vermiyor. Çocuk kendisini suçlu hissetmeye önceden hazır." Annesi­nin kendisine tepki veremeyişinden, ilgi göstermek yerine sadece araştırma sorularıyla yetinişinden doğan boşluğu suçluluk duygusuyla dolduruyor. Bu kız suçluluk duygu­su sayesinde kendisini hayatta tutuyor.
Çaresizlik karşısında başka ve yaygın bir tepkiyi de psikanalist W. V. Silverberg (1947), Rilke'nin "Die Weise von Liebe und Tod des Cornets Christoph Rilke" (Cornet Christoph Rilke'nin Sevme ve Ölüm Biçimi) adlı şiirini yo­rumlayarak gösteriyor. Burada kaçınılmaz çaresizliğin hissedilişi, onu yaratan dünyayı inkâr etmeye ve aynı zaman­da idealleştirerek içselleştirmeye götürüyor. İdealleştirme burada sadece fantezi veya halüsinasyon düzeyinde de ol­sa varoluş garantisi yerine geçiyor.
Rilke'nin şiirinin kahramanı kendini sınırlamak ve ölüm korkusuna bırakmak yerine düşmanla bütünleşiyor. Böylece, düşmanlar etrafını sarmışken, salladıkları kılıçlar üzerinde kıvılcımlanırken, bunları çağıldayan bir çeşme­den üzerine serpilen su olarak görüyor. Silverberg bunu, Rilke'nin şiirinde, bir insanın varoluşunu her şeyi kapsa­yıp dönüştüren bir ruh hali ile onaylamasını canlandırdığı şeklinde yorumluyor. Rilke, insanın kendisine eziyet ve tehdit edenleri tam tersine dönüştürdüğü bu ânı tespit edi­yor. Kurbana düşmanının yanında yer alarak ruhsal ola­rak hayatta kalma şansı vermek için gerçeği tersine çeviri­yor. Şair böylelikle, insanın kendi kurban durumunda olu­şunun ve dolayısıyla kendiliğinin de silinmesini şiirsel bir şekilde ifade ediyor.
Varlığımızın onay bulmayışı ölçüsünde kendiliğimizin kayboluşunu hepimiz bir şekilde yaşamışızdır. Kurban durumuna geçenlerin sayısını, -kurban durumuna girmek bizi genelde utandırdığı için- başkalarının kurban hali yü­zünden kendilerini taciz edilmiş hissedenlerin sayısında görmek mümkündür. Utancımız, bizi kurban durumuna sokanların, kurban durumunda oluşumuzu inkâr etmele­riyle başlar. Bu inkâr, saldırganın tarafına geçişimizin ger­çekleştiği sürecin bir parçasıdır. Bu utanç -ya da Rebecca'nın durumunda olduğu gibi suçluluk- kurban olma du­rumuyla birlikte bilincine varılmadan kuşaktan kuşağa ak­tarılır. Böylece güç, varlığımızın temel ilkesi olarak sürek­li biçimde yerleşikleşir.

Empatinin Yitimi
Resim:Egon Schiele