Rimbaud ya da Büyük İsyan / Henry Miller

 …..Dünyaya ait olmadan, dünyanın içinde yaşayabilir. Rimbaud' nun betimlediği gibi "en önemli sorun, ruhu bir ucube yapmaktır." Bu, ruhun bir hilkat garibesi değil, mucizevi bir yaratık olması gerektiği anlamına geliyor. Ucube'nin (Monstrum, ç.n.) anlamı nedir? Sözlüğe göre bundan "hata, yanlış düzenleme veya parçalarının veya organlarının deforme olması yüzünden büyük ölçüde biçimsiz olan şey, böylelikle de çirkin veya anormal olan her şey, veya itici olsun olmasın birbiriyle çelişkili kısımlardan veya özelliklerden oluşan, her şey" anlaşılıyor. Sözcüğün kökeni latince moneo fiili, ve "ikaz etmek, uyarmak" anlamına geliyor. Mitoloji'de ucube Harpye, Gargo, Sfenks, Kentauros, Dryad ve Nikessa biçimlerinde karşımıza çıkıyor. Bütün bunlar mucizevi yaratıklardır ve sözcüğün asıl anlamı da budur. Onlar normu, ölçüyü alt üst etmişlerdir. Bu durumun, küçük adamın onlardan korkmasından başka bir sonucu olabilir mi? Korkak ruhlar yollarının önünde sürekli ucubeler, kah Pegasuslar, kah Hitlerciler olarak betimledikleri ucubeler görürler. İnsanın en büyük korkusu, bilincinin genişlemesidir. Mitolojinin bütün o korkunç, dehşetli bölümü bu korkudan kaynaklanır. "Bırakın baş ve uyum içinde yaşayalım!" diye yalvarır küçük adam. Oysa evrenin yasası, baş ve uyuma ancak içsel çatışma yoluyla ulaşılabileceğini emreder. Küçük adam böyle bir barışın, böyle bir uyumun bedelini ödemek istemez; onu satın alınan hazır bir elbise gibi, hazır mamul olarak elde etmek ister.
            Bir şairin tutkun olduğu, sürekli yinelediği sözcükler vardır. Sabırlı biyografi yazarlarının derleyip topladıkları olgulardan daha öğreticilerdir. İşte Rimbaud'nun eserinde karşımıza çıkan bu tür sözcüklerden bazıları: "eternite, injîni, charite, solitude, angoisse, lumee, aube, soleil, amour, beaute, inoui pitie, demon, ange, ivresse, paradis, enfer, ennui... (bengilik, sonsuzluk,  iyi kalplilik,  yalnızlık, korku, ışık, şafak, güneş, aşk, güzellik, işitilmemiş, acıma, şeytan, melek, esriklik, cennet, cehennem, can sıkıntısı...).
            Bu sözcükler onun iç dünyasının nişan ve belirtileridirler; onun masumluğunu, açlığını, haşarılığını, fanatikliğini, sabırsızlığını, ısrarcılığını, anlatırlar. Onun tanrısı, kötülüğün derinliklerini kulaçlamış olan Baudelaire'di. Daha önceki bir paragrafta belirtmiştim, bir kez daha tekrarlamakta yarar var, on dokuzuncu yüzyıl, tanrı sorunu ile cebelleşmiştir. Dışsal olarak maddi ilerlemeye adanmış, tamamı fiziksel dünyaya ait olan bir keşifler ve icatlar yüzyılı görünümü verir. Fakat sanatçıların ve düşünürlerin demir attıkları iç taraflarında derinlere inen bir huzursuzluk gözlemliyoruz. Rimbaud bu çatışkıyı birkaç sayfada özetler. Fakat bu yetmiyormuş gibi, o dönemin karakteristiği olan aynı esrarengiz damgayı kendi yaşamına da vurur. Gerçek anlamda çağın insanıdır, tıpkı Goethe'nin, Shelley'in, Blake'in, Nietzsche'nin, Hegel'in, Marx'ın, Dostoyevski'nin olduklan gibi. Varlığının her alanında tepeden tırnağa bölünmüştür. Sürekli iki yana birden bakar. Zamanın çarklan onu parçalar, ona işkence ederler. O aynı zamanda hem kurban hem cellattır; onun adı anıldığında mekan ve olay bugüne mal olurlar. Artık atomu parçalamak da başarıldığına göre, evren genişleyivermiştir. Şimdi aynı anda her yöne birden bakıyoruz.  Eski tanrıların bile elinin alnda bulunmayan bir güce sahibiz. Şimdi artık cehennemin kapılarının önünde duruyoruz. Kapıla yıkacak, cehenneme atlayacak mıyız? Sanırım bunu yapacağız. Benim anlayışıma göre gelecek, kötünün alanını bir gizem kırıntısı bile kalmayıncaya kadar keşfetmek görevi ile yükümlü olacak. Güzelliğin acı köklerini keşfedeceğiz, kökü ve çiçeği, yaprağı ve tomurcuğu olumlayacağız. Kötünün karşısında daha fazla direnemeyiz: evet demek zorundayız.
            Rimbaud "Zenci kitabı"nı ("Une Saison en Enfer") yazdığında, "kaderim bu kitaba bağlı" diye açıklamış olsa gerek. Bu saptamada yatan derin hakikati Rimbaud'nun kendisi bile göremedi. Yavaş yavaş kendimize özgü trajik sonumuzu anladığımızda, onun ne demek istediğini kavramaya başlıyoruz. O kendi kaderini, bildiğimiz dönemler içinde en belirleyicisi olan döneminin kaderiyle özdeşleştirdi. Ya kültürümüzün bugüne dek temsil ettiği her şeyden vazgeçip, Rimbaud gibi, her şeyi yeni baştan inşa etmeye çalışacağız, ya da kültürü kendi ellerimizle yıkacağız. Eğer şair ayakucunda duruyorsa, dünya gerçekten bozulmuş olmalı. Eğer şair artık toplum adına değil, yalnızca kendisi adına konuşabilirse, son siperde bulunuyoruz demektir. Rimbaud'nun şiirsel cenazesi üstünde bir babil kulesi inşa etmeye başladık.
            Bu, hâlâ şairlerimizin olduğu, ya da bazılarının hâlâ anlaşılır, hâlâ halk tabakasıyla ilişki kurabilecek durumda oldukları anlamına gelmiyor. Şiir sanatı hangi yönü takip ediyor, şairi dinleyicilerle birleştiren bağ nerede? Muştu nerede? Her şeyden önce bu soruyu sormalıyız. Şimdi sözünü geçiren kimin sesi, şairin sesi mi yoksa bilim adamının sesi mi? Ne kadar dokunaklı olsa da hâlâ güzelliği mi düşünüyoruz, yoksa atom enerjisini mi düşünüyoruz? Ve büyük keşifler esas olarak ne gibi duygular uyandırıyorlar? Korku! Bilgimiz var bilgeliksiz, rahatımız var güvenliksiz ve kanaatimiz var inançsız. Yaşamın şiirselliği salt matematiksel, fiziksel, kimyasal kavramlarla dile-getiriliyor. Şair bir parya, bir anormallik. Bir ayağı çukurda. Şairin kendini nasıl bir ucube haline getirmiş olduğuyla artık kim ilgileniyor? Ucube ortalıkta serbestçe dolaşıyor, dünyayı geziyor.   Laboratuvardan dışarı kaçtı; onu çalıştırmaya cesareti olan herkesin hizmetinde. Dünya gerçekten de bir sayıya dönüştü. Tüm bölünmeler gibi o zihinsel bölünme de sona erdi. Bu çağda her şey nehrin akıntısına, rastlantıya bırakıldı; büyük anofor başladı.
            Ve deliler onarımlardan, araştırmalardan, zararın karşılanmasından, uyum sağlamalardan ve koalisyonlardan, serbest ticaretten, ekonominin istikrara kavuşturulmasından ve yeniden yapılanmasından söz ediyorlar. Hiç kimse,  dünyanın  dengesinin yeniden kurulacağına içtenlikle inanmıyor. Herkes o büyük olayı, bizleri gece ve gündüz meşgul eden o biricik olayı: bir sonraki savaşı bekliyor. Her şeyi düzensizliğe soktuk; olayları  nasıl tekrar denetleyebileceğimizi hiç birimiz bilmiyoruz. Frenler hâlâ mevcut, ama bakalım çalışacaklar mı? Çalışmayacaklarını   biliyoruz. Hayır, şeytan   ortalıkta   cirit  atıyor. Elektrik devri, tıpkı taş devri kadar gerimizde  kaldı. Şimdi güç çağında yaşıyoruz, katıksız güç çağında. Şimdi ya cennet ya da cehennem söz konusu; ikisinin arasında bir yer artık mümkün değil. Ve bütün belirtiler cehennemi seçeceğimizi gösteriyor. Şair   bile   kendi cehennemini yaşarsa, normal insan   ondan nasıl kurtulsun? Rimbaud'ya bir dönek mi dedim?   Biz hepimiz dönekiz. Vahşi tarih öncesinden beri dinden dönenleriz. Kader sonunda bize yetişiyor. Hepimiz "cehennemdeki mevsimimizi, "Saison en Enfer"imizi yaşayacağız:   bu kültüre dahil olan her erkek,   her kadın ve   her çocuk. Böyle olmasını kendimiz istedik ve işte zamanı geldi. Bunun karşısında Aden daha rahat bir yer olarak görünecek. Rimbaud'nun zamanında Aden'i bırakıp Harrar'a gitmek henüz mümkündü, fakat elli yıl içerisinde bütün dünya tek bir geniş krater olacak. Bilim adamları buna karşı çıksalar da, şimdi   emrimizin altında   bulunan güç, pratikte radyoaktiftir ve sürekli bir yıkıma neden olmaktadır. Gücün asla iyi olanaklanı değil, hep kötü olanaklarını düşündük. Atom enerjilerinin gizemli bir yanlan yok; gizem insanın kalbinde. Atom enerjisinin keşfedilişi,  artık birbirimize asla güvenemeyece-ğimizin  keşfedilişiyle aynı  zamanda  gerçekleşmiştir. Yazgısal olan burada yatmaktadır: hiç  bir  bombanın  yokedemeyeceği bu yedi başlı korkuda. Gerçek dönek, komşusuna inancını   yitirmiş olan insandır. Günümüzde inanç yitimi genel  bir olgudur.   Bu  durumda tanrının  kendisi de güçsüzdür. İnancımızı bombaya yönelttik ve dualarımıza yanıt verecek olan, bombadır.