15 Haziran 2011 Çarşamba

Rimbaud ya da Büyük İsyan / Henry Miller


            Şimdi, bizi algılama yöntemlerimizi değiştirmeye zorlayacak olan insanlar ortaya çıkıyor. Rimbaud'nun kendi sırrıyla birlikte yaşadığı o izbe, hızla ortadan kalkmakta. Her kim kurallardan saparsa, hemen meydana çıkıveriyor; zulalar yok artık. Ortak kaygı içinde, garip yaratık, biricik sığınağından kaçırtılacak. Tüm insanlık, erkekler ve dişiler, bir araya toplanacak ve mahkemeye çağrılacak. Şimdi insanlık bir bütün olarak büyük sınava hazırlanıyor. Büyük olay kapımızı çaldığı sırada, hiyerogliflerin okunması her zamankinden daha önemli, daha heyecan verici olacak. Çok geçmeden, ve apansız hepimiz sırt sırta yürüyor olacağız, bir kahinle sıradan bir adam yan yana. Tamamen yeni bir dünya, korkunç ve iğrenç bir dünya kapıda bekliyor. Günlerden bir gün uyanacağız ve bütün kavramları aşan bir oyunu seyredeceğiz. Şairler ve kahinler yeni dünyayı kuşaklar boyunca muştuladılar, fakat biz onlara inanmayı reddettik. Bizler, sabit yıldızlardakiler, gezegenlerin muştusunu yadsıdık. Onlara ölü gezegenler, kaçan hayaletler, çoktandır unutulmuş felaketlerden hayatta kalanlar gözüyle baktık.
           Şairler ne kadar da gezegenlere benziyorlar. Gezegenler gibi başka dünyalarla bağlantılı görünmüyorlar mı? Bize gelecek olaylar kadar, insanlığın hafızasına gömülü geçmiş olayları da anlatmıyorlar mı? Onların yeryüzündeki geçici konaklamalarına, onları başka bir dünyanın elçileri olarak görmekten başka bir anlam verebilir miyiz? Onlar işaretler ve semboller içinde yaşarlarken, biz cansız olguların ortasında yaşıyoruz. Güneşe yakınlaştığımızda, onların özlemi bizimkiyle örtüşüyor. Onlar bizi palamarlanmızdan çözmeye çalışıyorlar; onlarla birlikte tin'in kanatlan üstünde uçmamız için kanımıza giriyorlar. Sürekli, gelecek olayların yaklaştığını bildiriyorlar ve biz bilinmeyen korkusu içinde yaşadığımız için, onlan çarmıha geriyoruz. Şairlerde eylemin sıçrama yayları gizli. Diğer türlerin içinde en gelişmiş tip olan şair -ve burada "şair" derken düşün ve fantezi içinde yaşayan herkesi anlıyorum- diğer insanlarla eşit hamilelik süresine yükümlü değildir. Hamileliğini doğumdan sonra da sürdürmek zorundadır, içinde oturacağı dünya, bizimkiyle aynı değildir, bizimkiyle olan benzerliği açısından, bizim dünyamızın ancak, kromagnon insanının dünyasına eş olduğu söylenebilir. Şairin olayları tasavvuru, dört boyutlu bir dünyadan gelip, üç boyutlu bir ortamda yaşayan bir insanınkine benzer. O bizim dünyamızdadır, fakat buraya ait değildir; başka bir yere bağlıdır. Onun görevi, bizi baştan çıkartmak, bizi sıkıştıran dünyayı dayanılmaz hale getirmektir. Ne var ki ancak üç boyutlu dünyalarını yaşayıp terketmiş, onun olanaklarını denemiş olanlar bu çağrıya uyabilirler.
           Şairin kullandığı işaretler ve semboller, dilin, konuşulamayanla ve temellendirilemeyenle çatışmanın bir aracını oluşturduğunun en sağlam kanıtlarından biridir. Semboller her düzlemde geçerli hale geldikleri anda, geçerliliklerini ve etkenliklerini yitirirler. Şairden, sokaktaki adamın dilini kullanması istendiğinde, bu, peygamberden kehanetlerini açıkça belirginleştirmesini beklemeye benzer. Daha yüksek, daha uzak katlardan bizimle konuşan ses, bize gizem kılığında ulaşır. Bunun için de sürekli serpilecek ve açıklamalar yoluyla açığa çıkartılacak olan şey -tek sözcükle: kavram dünyası- aynı zamanda, sembollerin kullanılmasıyla, bu stenografik hattatlıkla, yoğunlaştırılır ve sıklaştırılır. Onu, yeni sözcük oyunları yapmadıkça asla açıklayamayız. Tinsellik veya bengilik katına ait olan, her türlü açıklamadan kaçar. Şairin dili asimptotiktir; iç ses tinin sonsuzluğuna yakınsadıkça şairin dili de iç sese paralel gider. Bu iç kayıt sayesinde insan şairle, denilebilirse, dil olmadan ilişki içindedir. Burada söz konusu olan sözcük eğitimi değil, tersine tinsel gelişmedir. Rimbaud'nun anlığı, hiç bir yerde, eseri boyunca koruduğu bu tavizsiz temel seste olduğundan daha açık bir biçimde gün ışığına çıkmaz. Çok çeşitli insan tipleri tarafından anlaşılır, tıpkı çok çeşitli insan tipleri tarafından yanlış anlaşıldığı gibi. Taklitçilerinin foyası hemen meydana çıkartılabilir. Sembolist akımla ortak bir yanı yoktur. Ve saptayabildiğim kadarıyla, sürrealistlerle de bir ilgisi yoktu. Bir çok akımın babasıdır ve hiç biriyle akraba değildir. Sembole sağladığı eşsiz kullanım biçimi, dehasının bir teminatıdır. Bu sembol sistemi, kan ve gözyaşıyla potaya dökülmüştür. Bu bir protestoydu ve aynı zamanda tinin kökenini kurutmakla tehdit eden bilgi israfından sakınmaydı. Hem de, karmakarışık ilişkiler içeren bir dünyaya açılan bir pencereydi. Eski işaret dili çoktandır bu dünyada işe yaramıyordu. Bu bakımdan Rimbaud çağımızın matematikçilerine ve bilim adamlarına, çağdaş şairlere olduğundan daha yakındır. Yine de unutulmamalıdır ki, son dönem şairlerinin tersine o, matematikçilerin ve bilim adamlarının kullandığı sembolleri kullanmamıştır. Rimbaud tinin dilini konuştu, ağırlıkların, ölçülerin ve soyut ilişkilerin dilini değil. Hiç olmazsa bu noktada mutlak "modernliğini" kanıtladı.
Bu paragrafta, daha önce değindiğim bir sorunu: şairle okuyucu arasındaki ilişkiyi tekrar ele almak istiyorum. Eğer Rimbaud' un sembolü kullanış biçimini alkışladıysam, böylelikle, şairin gerçek tanımının bu doğrultuda yattığını vurgulamak istedim. Benim anlayışıma göre, sembolik bir yazının kullanılmasıyla "kuşdili" diye tanımladığım, son derece kişisel bir jargonun kullanılması arasında büyük bir fark vardır. Modern şair, okuyucusuna sırtını dönmüş görünüyor, onu küçümser bir hali var. Kendini savunmak için ara sıra kendini matematikçiyle veya fizikçiyle kıyaslıyor; oysa şimdi bunlar aydınların çoğunluğu için tamamen anlaşılmaz olan bir işaret dilinden yararlanıyorlar -sadece kendi kült'ünün üyeleri tarafından kavranabilen ezoterik bir dil. Şair, fiziksel veya soyut dünyayla uğraşan insanlardan tamamen farklı bir işleve sahip olduğunu unutmuş görünüyor. Onun aracısı tindir, ve erkekler ve kadınlar dünyası ile olan ilişkisi canlı bir ilişkidir. Onun dili laboratuar için değil, kalplerin kuytuları için belirlenmiştir. Eğer harekete geçmesini sağlayacak gücü yadsırsa, aracısı bütün değerini yitirir. Yenilenmenin mekanı kalptir ve şair buraya demir atmış olmalıdır. Buna karşın bilim adamı sadece yanılsama dünyasıyla, içinde etki edilen, olayların gerçekleştiği fiziksel dünyayla ilgilenir. O çoktandır, bir zamanlar sömürmeyi umduğu güçlerin kurbanı olmuştur. Onun günü kararmak üzere. Şair hiçbir zaman bu konuma düşmeyecek, ilk ağızda, yaşama içgüdüsü bilim adamınkiyle aynı yozlaşmayı gösterseydi, şair olmazdı. Fakat onu tehdit eden tehlike, yeteneklerinin yadsınmasıdır; ona emanet edilen mala ihanet ederse, sayısız insanın kaderini, kendi kişisel ilerlemelerinden başka bir-şey düşünmeyen bencil bireylerin denetimine bırakır. Rimbaud'nun el çekişi, çağdaş şairin kendisini sınırlamasından daha farklı bir ölçüte tabidir. Rimbaud, yaşamını sürdürebilmek için, şair mevkiinde bulunup da olduğundan başka birşey olmayı reddetti. Bizim şairlerimiz, isimlerine kıskançlıkla titizleniyorlar, fakat mevkilerinin sorumluluğunu üstlenmeye hevesli görünmüyorlar. Kendilerini şair olarak kanıtlamadılar; sadece kendilerini böyle adlandırabildiklerine sevindiler. Onların dudakları arasından çıkacak olana bağlı bir dünya için değil, birbirleri için yazıyorlar. Kendilerini kasıtlı olarak anlaşılmaz kılmakla, yeteneksizliklerini haklılaştırmaya çalışıyorlar. Övgü düzdükleri kendi küçük benlerinin içine hapsolmuş durumdalar; kendilerini dünyadan uzak tutuyorlar çünkü ilk temasta tuzla buz olacaklarından korkuyorlar. Daha yakından bakılırsa birer kişi bile değiller, çünkü böyle olsaydı, onların ıstırapları ve hezeyanları neye benzerse benzesin anlaşılabilirdi. Kendilerini de fizikçinin problemleri gibi soyutlaştırdılar. Tıpkı ana rahmini özler gibi, başkalarına da bir şeyler iletmenin sıfıra indirgendiği an bir şiir ortamını özlüyorlar.
Rimbaud'nun çağdaşları olan öteki büyük kişileri -Nietzsche, Strindberg, Dostoyevski gibi insanları- düşündüğümde, onların yaşadığım ve bizim dahilerimizin vermek zorunda oldukları sınavları fazlasıyla gölgede bırakan korkuları düşündüğümde, on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısının, tarihin en rezil dönemlerinden biri olduğuna inanmaya başlıyorum. Hepsi de gelecek uyarılarıyla dolu bu şehitlerden, trajedisi Rimbaud'nun yazgısına en fazla benzeyeni Van Gogh'du. Rimbaud'dan bir yıl önce doğmuştu ve onunla yaklaşık aynı yaştayken, kendi eliyle öldü. Tıpkı Rimbaud gibi o da çelik bir irade, nerdeyse insanüstü bir cesaret, olağanüstü bir enerji ve kararlılık gösterdi; aşılamaz zorluklara karşı böyle mücadele edebilirdi. Fakat hayatının baharında mücadeleden bitkin düşmesiyle de Rimbaud'ya benziyor; böylece yeteneklerle doluyken kıyıma uğradı.
Serserilikleri, sürekli meslek değiştirmeleri, feleğin çemberinden geçmeleri, başarısızlıkları, ikisini de kuşatan acemilik bulutu - ikisinde de ortak olan tüm bu unsurlar onların talihsizliğe uğramış ikizler gibi öne çıkarıyorlar. Yaşamlarının yazgıları, modern çağlarda bildiğimiz en acıklıları arasındalar. Hiç kimse Van Gogh'un mektuplarını her defasında sarsılmadan okuyamaz. Ne ki ikisinin arasındaki büyük fark, Van Gogh'un yaşamından bir ışıklanışın doğmasında yatıyor. Van Gogh'un ölümünden az önce, hastası için derin bir anlayışı olan Dr. Gachet, Vincent'in kardeşi Theo'ya şunları yazdı: " 'Sanat aşkı' sözcüğü yeterli değil, inanç'tan söz etmek gerekiyor - uğruna Vincent'in şehit düştüğü bir inançtan!" Rimbaud'da büsbütün eksik olduğu görülen unsur budur: tanrıya, insanlara veya sanat'a inanç. Bunun eksikliği de bu yaşamın böyle gri, ara sıra adeta kapkara görünmesine neden oluyor. Aynı şekilde, ikisinin mizaçları da çok sayıda önemli ortaklıklar gösteriyor. Onları birleştiren en güçlü bağ, sanatlarının anlığı. Bu anlığın ölçütü, acının diliyle verilmiştir. Yüzyıl dönümünden bu yana böyle bir ruh ağrısı mümkün gibi görünmüyor. Mutlaka daha iyi olması gerekmeyen, fakat sanatçının onun içinde daha duyarsız, daha kayıtsız olacağı yeni bir iklimde bulunuyoruz. Şimdi birisi bu can çekişme biçimini yaşar ve onu betimlerse "umutsuz romantik" olarak damgalanıyor. Bir insandan böylesi duyarlılıklar beklenmiyor artık.
Van Gogh 1880'de kardeşine olayların can damarına dokunan ve insanın kanını oynatan mektuplarından birini yazdı. Bu mektup okunduğunda insanın aklına Rimbaud gelecektir. Mektuplarındaki ifadeler çoğu kez şaşırtıcı benzerlikler taşıyorlar. Hiç bir zaman birbirlerine, kendilerini haksız suçlamalara karşı savundukları zamandan daha yakın değiller. Bu durumda Van Gogh kendini haytalık suçlamasına karşı savunuyor. Aylaklığın iki çeşidini, kötü ve yararlı türlerini ayrıntılı olarak betimliyor. Mektup sözcüğün tam anlamıyla bu konu üzerine bir vaaz, ve tekrar tekrar bu mektuba dönmekte yarar var. Bir paragrafta bizzat Rimbaud'nun sözcüklerinin yankısını işitiyoruz... "Şunu veya bunu yadsıdığıma inanma" diye yazıyor. "Ben kendi inançsızlığımda bir tür inananım; değiştirilmiş olmama rağmen, yine de aynı kalıyorum ve benim ıstırabım yalnızca şurdan kaynaklanıyor: ben aslında neye yarıyorum? kendime bir biçimde yardımcı ve faydalı olamaz mıyım? bu konuda daha fazlasını nasıl öğrenebilir ve şu veya bu konuda nasıl derinleşebilirdim? Görüyor musun, bu bana sürekli acı veriyor ve sonra insan utanç içine düştüğünü, şu veya bu çalışmaya katılmasının imkansızlığını hissediyor, mutlaka gerekli duyulan şu veya bu şey menzil dışında kalıyor. Bu yüzden hüzünlenmiyor değilim; sonra, arkadaşlıkların ve yüksek ve ciddi duygudaşlıkların yer alabilecekleri boşlukları hissediyorum ve sonra korkunç yılgınlığın bizzat zihinsel enerjiyi nasıl kemirdiğini hissediyorum ve kader, duygudaşlık güdülerinin önüne bir set çekmiş görünüyor, ve bir sıkıntı seli, beni boğmak için yükseldikçe yükseliyor. Sonra insan haykırıyor. 'Tanrım, daha ne kadar sürecek?' "
Sonra da buradan, tembelliği, karaktersizliği, doğasının seviyesizliği yüzünden aylak olan insanla, başka türden bir aylaklık içinde olan, iradesine karşı üşengeç olan, içinde büyük bir eylem arzusuyla yanıp tutuşan, herhangi bir şey yapması imkansız olduğu için bir aylak olan insanlar arasında ayrım yapmaya geçiyor. Altın kafesteki kuşu betimliyor. Sonra da şu dokunaklı, yürek paralayıcı, kahredici sözleri ekliyor: "Ve çoğu kez koşullar insanları bir şeyler yapmaktan alıkoyar; herhangi bir korkunç, korkunç, son derece korkunç bir kafesin içinde tutsaktırlar. Biliyorum, sonra kurtuluş da vardır. Haklı veya haksız yere bozulmuş iyi bir nam, utanç, koşulların zorlaması, şanssızlık - tüm bunlar bizi tutsaklaştırır. Bizi kapatan, etrafımıza duvar ören, bizi mezara gömmüşe benzeyen şeyin aslında ne olduğu her zaman söylenemeyebilir, fakat yine de birtakım bölmeleri, parmaklıkları, duvarları hissederiz. Tüm bunlar kurmaca'dan, fanteziden mi ibaret? Sanmıyorum. Ve sonra şu soru sorulur: 'Tanrım, bu uzun süre, her zaman, tüm sonsuzluk boyunca mı sürecek? İnsanı, bu tutsaklıktan neyin kurtardığını biliyor musun? Buna her derin, ciddi duygudaşlığın gücü yeter. Arkadaş olmak, kardeş olmak, sevmek-, bu hapishaneyi tüm gücüyle, büyülü kuvvetiyle açar. Oysa buna sahip olmayan biri, hapishanede kalır. Duygudaşlığın tazelendiği yere yaşam geri gelir."
Rimbaud'nun Habeşistan yerlileri arasındaki sürgünlüğü, Van Gogh'un bir akıl hastanesindeki gönüllü inzivasına ne kadar benziyor! Yine de ikisi de böylesine tuhaf bir çevrede bir ölçüde huzur ve mutluluk buldular. Enid Starkie diyor ki: "Cami sekiz yıl boyunca Rimbaud'un biricik dostu ve avutucusu olmuş görünüyor, -Cami, on dört-on beş yaşındaki Harrarlı erkek çocuk, onun hizmetçisi ve sürekli yoldaşı...Cami, onun sürekli anımsadığı ve sevgiyle söz ettiği az sayıda insandan biriydi, ölüm döşeğindeyken düşüncelerinin gençliğinde tanıdığı kimselere yöneldiği saatte andığı biricik dostuydu." Van Gogh'a gelince, postacı Roulin ona en kötü saatlerinde destek oldu. En büyük arzusunu, birlikte yaşayabileceği ve çalışabileceği birini bulmayı bu dünyada asla gerçekleştiremedi. Gaugin'le olan deneyimi salt yıkıcı olmakla kalmayıp, bela doluydu da. Sonunda Auvers'de cesur doktor Gachet'yi bulduğunda artık çok geçti; morali çoktan çökmüştü. "Şikayet etmeden acı çekmek, bu yaşamın bize sunduğu biricik öğreti budur." Van Gogh acı deneyiminden bu sonucu çıkartmıştı. Yaşamı bu mutlak teslimiyet havasında sona erdi. Van Gogh 1890 Temmuzunda öldü. Bir yıl sonra Rimbaud, ailesine şöyle yazıyordu: "Adieu mariage, adieu famille, adieu avenir. Ma vie est passee. Je ne suis plus qu'un tronçon immobile." ("Elveda evlilik, elveda aile, elveda gelecek! Yaşamım geçip gitti. Artık sadece hareketsiz bir kütüğüm.")
Özgürlük için hiç kimse zindana atılan bu iki kişiden daha fazla yanıp tutuşmadı, ikisi de kendileri için en zor olan yolu seçmiş görünüyorlar, ikisinde de acının çanağı ağzına kadar doldu, ikisinde de asla iflah olmaz bir yara kanıyordu. Van Gogh ölümünden yaklaşık sekiz yıl önce, mektuplarından birinde ikinci büyük aşk hayal kırıklığının ona ne yaptığını açıklıyordu: "Tek bir sözcük, hiç bir şeyin değişmediğini ve gittiğim her yere götüreceğim bir yara kaldığını hissettirdi bana, fakat bu yara çok derinde yatıyor ve asla iyileşmeyecek; yıllar sonra da ilk günkü gibi kalacak". Rimbaud' un başından da benzer bir olay geçti; bu uğursuz konu hakkında hemen hiçbir şey bilmiyorsak da, etkisinin aynı ölçüde yıkıcı olduğunu kabul etmeliyiz.