25 Ekim 2011 Salı

Proust / Bir Başka Dünya



Ahlakçıların kuşkulandıkları gibi, aşk, sevilen varlığın gerçekte varolan kusursuzluklarının tanın­ması değil de imgelemin, nitelikle­rini kendinden yola çıkarak yansıt­tığı sevilen bir varlık yaratmaksa eğer, aşk gizildir, "muğlak"tır ve ortaya çıkan ilk nesneye yansıtılabilir. Kerubi'nin durumu da budur.
Bir gizilgüçse eğer, "sahipsiz", "nesnesiz aşktan sarhoşa dönmüş" (Rousseau, İtiraflar, VI), "henüz hiç­birini bireyselleştirmemiş" (Proust) kalbin belirsiz bir arzusuysa, neden bir nesneye yöneltir kendinde olanı? Saplantının, yeğlemenin sorunsalı­dır bu.
Kerubi, kurnaz olduğu kadar masum bir çocuksulukla art arda bütün kadınlarda, (Suzanne, Kon­tes, Barberine...) bir kelebek gibi ta­kılıp kalır. Kayıp Zamanın izinde'nin anlatıcısı da Kerubi gibi bütün genç kızlara âşıktır ama aynı zamanda, ödleklikten ya da nasıl davranacağı­nı bilememekten kaçırdığı, gelip ge­çici aşkları düşleyen gelgeç hevesli ve yumuşak başlı bir yeniyetmedir.
Proust aşkın doğuşunu, bireylerin "küçük sürü"ye göre giderek, kimi zaman da belli belirsiz bir bi­çimde benzersizleşmesi olarak çö­zümler: "Kızların her biri diğerlerin­ den çok farklı bir tip olduğu halde, hepsinde bir güzellik vardı; ama {...) henüz hiçbiri belirginlik kazanma­mıştı. Biri hariç." "Dikkafalı ve gü­len bakışlar"la karşılaşan anlatıcı, bilinmeyen, düşsel, "varlığın, tanı­dığı insanlar ve yerler hakkında oluşturduğu düşüncelerin" dışında bir dünya bulur karşısında, gözlere yansıyan bir iç evrendir bu. Dolayı­sıyla aşk, "mutluluk denen fazladan süreyi, kendini çoğaltma imkânını" sunar. Bütün bir grubun yarattığı toplu ve toptan çekimde yavaş ya­vaş belirginleşen seçimin, eşsiz bir bireyi öne çıkaran şu ya da bu özel­liğin çözümlemesi, imgelemin üret­tiği eğretilemeler ve düzdeğişmeceler arasındaki oyuna dayanır.
Eğreti­lemeler ve karşılaştırmalar, Güzelli­ğin algılanışına doğru atılırlar ama ilk başta grupla ilgilidirler (martılar örneğin). Sonra yavaş yavaş anlatı­nın aktardığı, önemsiz herhangi bir olgunun yarattığı düzdeğişmecesel çağrışım yoluyla bir araya gelir ve ayrılırlar, Proust imgelemin belirsiz­liğini serbest bırakıp bu parçayı, sanki genç kızlardan birine karşı du­yulan çekimde bireylerin gruptaki çoğulluğunun payı varmışçasına, birçok imgenin, çiçeklerin, denizin, geminin, kelebeğin iç içe geçtiği göz kamaştırıcı bir hayalle noktalayana kadar sürer bu. İmgelem, aşkı yapar ve bozar, bir araya getirir ve ayırır, sevilen birini eğretileme demetine; iç içe geçen, gizlenen ve birbirlerini karşılıklı olarak belirginleştiren sap­tırılmış imgelerin çağrışımlarından bir demete dönüştürür. Öyle ki Proust'un savına göre aşk, imgele­minin arzularına göre, belli belirsiz­ce bir bireye yansıttığı eğretilemeler­le ustalıkla oynayan bir ben'in ben-merkezci oyunudur, eğretilemeler öylesine muğlaktır, "onca nüans, onca belirsizlikle doludur, öyle ki seçilmiş birey aslında gruba yeniden katılır; eğretilemeler çağrışım yoluy­la grubun diğer üyeleriyle karıştırır onu. Aşkta, arzusunu, yansıtma yo­luyla, gizemli ve hayal meyal seçi­len, kendi uzantısı olsa da yabancılı­ğıyla büyüleyen bir dünyaya sabitlemeyi seçer insan. Bu nedenle, aşk Öteki'ne, uzak, hür, kaprisli ve do­nuk olduğundan her an elden gide­bilecek ve bağımsızlığıyla, neden ol­duğu kuşkular ve kıskançlıklarla çe­kici yabancılığını, onca nüans ve on­ca belirsizliği pahalıya ödetecek biri­ne bağımlı olmanın yol açtığı bütün o mutluluğu, bütün o acıları da be­raberinde getirecektir.

* "Gençliğin, özel bir aşktan yoksun, boş, her yerde -bir âşı­ğın tutkun olduğu kadını bulması gibi— Güzelliğin arzulandı­ğı, arandığı, görüldüğü dönemlerinden birini geçirmektey­dim. Bir tek gerçek çizgi -uzaktan veya arkadan görülen bir kadında seçilebilen küçücük bir çizgi- Güzelliği gözümüzün önüne getirmemize yeter; onu görüp tanıdığımızı düşünürüz, kalbimiz çarpar, adımlarımızı sıklaştırırız, kadın gözden kay­bolduğu takdirde, sonsuza dek, aradığımızın o olduğuna yarı yarıya inanırız; çünkü ancak yetişebildiğimiz takdirde hata­mızı anlarız.
Zaten rahatsızlıklarım giderek arttığından, en basit zevkle­ri bile, sırf onlara ulaşmanın zorluğu yüzünden, fazlasıyla abartmak eğilimindeydim. Her yerde güzel ve zarif kadınlar görür gibi oluyordum; çünkü plajda aşırı yorgun, Casino'da ve­ya bir pastanede aşırı çekingen olduğumdan, hiçbir yerde ken­dilerine yaklaşamıyordum. Oysa yakında öleceksem, sunulan­dan ben değil bir başkası yararlanacak veya kimse yararlanmayarak olsa bile, hayatın sunabileceği en güzel genç kızların, ya­kınılan, gerçekte nasıl olduklarını öğrenmek isterdim (aslında bu merakımın kaynağında bir sahip olma arzusu bulunduğunu fark etmiyordum). Saint-Loup yanımda olsa, balo salonuna gir­meye cesaret edebilirdim. Ama tek başıma, Grand-Hötel'in önünde durup büyükannemle buluşacağım saati beklemekten başka bir şey yapamıyordum. O sırada, neredeyse mendireğin ta ucunda, şaşırtıcı bir lekenin hareket ettiğini gördüm; ilerle­mekte olan beş veya altı genç kız, görünüşleri ve tavırlarıyla Balbec'te alışkın olduğumuz insanlardan o kadar farklıydılar ki, nereden geldikleri belli olmayan, plajda, ölçülü adımlarla -gecikenlerin uçuşarak ötekilere yetiştiği- amacı, görmezmiş gibi davrandıkları insanlar için tamamen belirsiz, onların kuş zihinleri içinse son derece açık ve belirgin olan bir gezintiye çıkmış bir martı sürüsüne benziyorlardı. {...!
Kızların her biri diğerlerinden çok farklı bir tip olduğu hal­de, hepsinde bir güzellik vardı; ama doğruyu söylemek gere­kirse, onları birkaç saniyedir görüyordum ve gözlerimi dikip bakmaya cesaret edemediğim için, henüz hiçbiri belirginlik ka­zanmamıştı. Biri, sadece bir Rönesans resmindeki Arap tipli Müneccim Kral gibi, diğerlerine zıtlık teşkil eden düz burnu ve esmer teniyle bireyselleşmişti zihnimde; bir başkası sert, dikkafalı ve gülen bakışlarıyla, bir diğeri yanağının sardunyayı akla getiren pembe-bakır rengiyle; hatta bu özelliklerin bile genç kızlardan hangisine ait olduğunu kesin olarak saptayamamıştım henüz. Birbirinden son derece farklı özelliklerin yan yana bulunduğu, bütün renk dizilerinin birbirine yaklaştığı, ama cümlelerini seçtiğim fakat hemen unuttuğum için geçtikleri an­da ayırt edemediğim, tanıyamadığım bir müzik gibi birbirine karıştığı bu harikulade bütünün ilerleyiş sırasına göre, beyaz bir oval, siyah gözler, yeşil gözler ortaya çıktığında, bunların biraz önce beni büyüleyenlerle aynı mı olduklarını bilemiyor, diğerlerinden ayırıp tanıyabileceğim tek bir genç kıza atfedemiyordum. Yakında aralarında yapacağım ayrımların şimdi ka­famda bulunmaması, bu topluluğa uyumlu bir dalgalanma ka­zandırıyor, akışkan, kolektif ve hareketli bir güzelliğin devamlı aktarımını sağlıyordu.
Genç kızların her biri belirginleşmiş, bireyselleşmişti artık; bununla birlikte, yeterlilikle, dostluk ruhuyla ışıldayan, arka­daşları veya gelip geçenlerle ilgili olarak kâh ilgiyle, kâh küstah bir ilgisizlikle parlayan bakışlarının birbirlerine ilettikleri me­sajlar ve ayrıca birbirlerini, her zaman birlikte, "sürüden ayrı" gezinecek kadar yakından tanıyor olmanın bilinci, ağır ağır ilerledikleri sırada, birbirinden bağımsız ve ayrı bedenlerini, görünmez bir bağla birleştiriyordu; tek bir ılık gölge, tek bir at­mosfer gibi uyumlu olan bu bağ, onları kendi içinde homojen olduğu kadar, ortasında ağır bir kortej halinde ilerlediği kala­balıktan farklı bir bütün haline getiriyordu.
Bir an, bisikletini iten iri yanaklı, esmer kızın yanından geçtiğim sırada, yandan, gülen bakışlarıyla karşılaştım; bu kü­çük kabilenin hayatını içinde barındıran acımasız dünyadan, benim kimliğimin kesinlikle ne ulaşabileceği, ne de kendine bir yer bulabileceği erişilmez meçhulden bana yönelen bakışlarla. Beresi iyice aşağı çekilmiş bu genç kız, arkadaşlarının söyledik­leriyle meşgul olduğu halde, gözlerinden yayılan siyah ışın be­nimle karşılaştığında, beni görmüş müydü? Gördüyse, ne ifade edebilmiştim acaba ona? Beni hangi evrenin içinden görüyor­du? Bunu tahmin etmem, komşu yıldızlardan birinin özellikle­rini teleskop sayesinde görebildiğimiz zaman, bundan, orada insanların yaşadığı, bizi gördükleri ve bu görüntünün onlarda ne gibi düşünceler uyandırmış olabileceği sonuçlarını çıkarmak ne kadar zorsa, o kadar zordu.
Böyle bir kızın gözlerinin sadece parlak, mikadan halkalar olduğunu düşünseydik, onun hayatını öğrenmek ve kendimiz­le birleştirmek için yanıp tutuşmazdık. Ama o yansıtıcı yuvar­lağın içinde parlayan şeyin, sadece maddi yapısından kaynak­lanmadığını hissederiz; o varlığın, tanıdığı insanlar ve yerler hakkında oluşturduğu düşüncelerin, bizim tarafımızdan bilin­meyen kara gölgeleridir parlayan -benim için İran cennetinin perilerinden daha çekici olan bu küçük perinin beni tarlalarda, ormanlarda pedal çevirerek götüreceği hipodromların çimi, yolların kumudur-; ayrıca döneceği evinin, kendisinin veya başkalarının onun için yaptığı ileriye yönelik tasarıların da göl­gesidir; hepsinden önemlisi de, arzularıyla, hoşlandıkları ve  hoşlanmadıklarıyla, karanlık ve sürekli iradesiyle, kendisidir. Gözlerindeki şeye sahip olmadığım sürece, bu genç bisikletçi kıza sahip olamayacağımı biliyordum. Dolayısıyla bütün haya­tı, bende arzu yaratıyordu; gerçekleşmesinin mümkün olmadı­ğını hissettiğim için sancılı bir arzuydu, ama baş döndürücüydü aynı zamanda; çünkü o ana kadarki hayatım, bir anda bütün hayatım olmaktan çıkmıştı; önümde uzanan, kat etmeye can at­tığım ve bu genç kızların hayatından oluşan mesafenin sadece küçük bir parçasıydı artık; bana mutluluk denen fazladan süre­yi, kendini çoğaltma imkânını sunuyordu. Hiçbir ortak alışkan­lığımızın -ve hiçbir ortak fikrimizin- bulunmaması da, kuşku­suz onlarla ilişkiye girmemi, onların hoşuna gitmemi zorlaştı­racaktı. Ama belki de bu farklılıklar sayesinde, bu kızların yapı­sının, davranışlarının bileşiminde benim bildiğim veya sahip olduğum bir tek unsur bile bulunmadığının bilinci sayesinde, bende doygunluğun ardından - kuru bir toprağı yakan susuz­luğa benzer - bir susuzluk baş göstermişti; bu hayata susamış olan ruhum, o ana kadar tek bir damlasını bile tatmadığı için açgözlülükle, kana kana, sonuna kadar soğuracak, içip bitire­cekti hepsini. {...}
Yani bu genç kızları tanıma mutluluğu gerçekleşemeyecek bir şey miydi? Kuşkusuz, vazgeçmek zorunda kaldığım bu tür­den ilk mutluluk olmayacaktı. Balbec'te bile hızla uzaklaşan araba yüzünden temelli ayrılmak zorunda kaldığım sayısız ya­bancıyı hatırlamam yeterliydi. Yunanlı bakirelerden oluşmuşça­sına soylu olan küçük topluluğun bana verdiği haz da, yoldan geçenler gibi, kaçıp giden bir yanı olmasından kaynaklanıyor­du. Tanımadığımız, bizi alışılmış hayattan, görüştüğümüz ka­dınların kusurlarını eninde sonunda ortaya koydukları hayat­tan vazgeçmeye zorlayan varlıkların kaçıcılığı, hayalgücünü hiçbir şeyin durduramadığı bir arayış haline sokar bizi. Hazlarımızı hayalgücünden arıtmaksa, onları kendilerine, yani sıfıra indirgemektir. Daha önce küçümsemediğimi gördüğümüz ran­devu evlerinden birinde bana sunulmuş olsalar, kendilerine onca nüans, onca belirsizlik kazandıran unsurdan kopuk halde, bu genç kızlar beni bu kadar büyülemezdi. Hedefine ulaşabil­me belirsizliğinin uyandırdığı hayalgücünün, ilk hedefi bizden gizleyecek ikinci bir hedef yaratması ve tensel hazzın yerine bir hayatın içine girme fikrini koyarak, bu hazzı tanımamızı, ger­çek tadını almamızı, onu kendi önemiyle sınırlamamızı engelle­mesi şarttır. {...}
{...) şu anda gözümün önünde ufuk çizgisini bir çit gibi bö­len bu taze çiçekler kadar nadir türleri başka yerde bir arada bulmanın mümkün olmadığını düşündüm; falezin tepesindeki bir bahçeyi süsleyen bir Pennsylvania gülü fidanı gibiydiler: bir buharlı geminin denizde seyri, bu güllerin arasında gerçekleşir; gemi, mavi ufuk çizgisinde bir daldan ötekine o kadar yavaş kayar ki, geminin gövdesinin çoktan geçmiş olduğu bir çiçeğin laçyaprakları arasında oyalanan tembel bir kelebek, geminin yolundaki ilk çiçeğe ondan önce varacağından hiç şüphesi ol­madan, uçmak için, geminin pruvasıyla ilk taçyaprağı arasında incecik mavi bir şerit kalmasını bekleyebilir rahatlıkla." 
*Kayıp Zamanın İzinde / Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

YKY / Aşk / Eric Blondel