19 Ekim 2011 Çarşamba

Su ve Ateş / Cemil Yüksel

                                                      
  I
  "küçük kurbağa küçük kurbağa
    kuyruğun nerede
    kuyruğum yok kuyruğum yok
    yüzerim derede"

yalnızız be Katrin,
doğmuş çocuğumuzdan fazla,
doğmamışından daha koyu.
ellerim nerene dokunsa senin, bu dünya
ağacından suyuna, bulutundan park direklerine
kaşıklardan ve oyuncak pinokyodan bile
yığıyor üstümüze, pinpon toplarından zıplayarak
koca bir gökyüzünü, denizleri boşaltıyor aynen öyle
hatırlatmak için sudaki büyük geçmişi
her şey incelikle daldırıyor keskinliğini
olmanın yani durmadan küçük bir kafeste
dolaşan serçenin uyuşuk kanatları gibi
insan soyundan gösterilmenin yarasında
bekledin sende aksak bir atın sonunu
bekledin ölümünü tam görünmeyen içinin

dibin ağır harfleri yükseldi yine
birden ve hep birlikte çıkardılar seni öykünden
bir biçim icadı durmadan ruh çizgilerine
aranır bir terzi oldun çıktın en sonunda Katrin
bir bıçağı tutuşundaki hünerle mi
-makasta konuşan iki bıçaktı ya hani -
kumaşın tiz çığlıkları mı doldurmuştu bu ilgiyi
açık bir kapısı vardı yalnızlığının işte
korkmazdın asılı bulunurdu oracıkta her şey
kalın etlerinden asılı düşmemeye

hüzünler avunmak için duruyor sevinçler de
biraz deniz havası biraz da yere düşmeye istekli
yağmuru birikmiş kara bir bulut duruyor
kendiyle boyuna yarışan sarmaşık o da
bir sergi haline getirilmiş her şeyin kokusu
kim çektiyse kaçardı korka korka
vuruldu vurulacak aksak bir atın sonunu

bir bıçak tekrarlıyor durduğu yerleri
kesiyle sapla bırakılmış tezgahlarda
üst üste sıyrılıyor gövdesi kanla 
yan yana ayrılık ve şiddet kelimeleri

rüzgar ateşi üflüyor ve sabah en çok kırların sabahı
karanlığı gündüz gündüz kuşanıyor hava
bir sezgi tekrarlıyor adını hiç olmamışlığından
hani nerdeyse dörtnala gidip değecek göğüne
kopmuş bir arp teli ve bir söylenti halinde 
anılacaksın durmadan hani nerdeyse 
sessizliği bozan o meydana gelmelerden
gösterecekler fenalık işaretlerini 

II

-Marcel
-Hoşgeldin!

Bir marangoz üflemesinden yeni talaşlara,
unutulmuş bir zaman var mıdır ağaç olmuşluktan
bir isimle kendin aranda
ya hep birlikte söylenmiş unutulmuş bir şarkı 
öpücükle kalkmaya bekleyen bu hayatta
bir merak ellerini ceplerinden çıkarmış bile olsa
var mıdır koca koca gözlerini açmışlığı
hayretler maksatlar kınalar yakmadan

vardır durduğu yerle fırlatılmış kravat
fiyonklar süslü kol düğmeleri sutyenler
göz ucuyla bakan koltuk altları,
ev içleri, ev kuşkusu, dar resimler
kendi gürültüsüne bağıran bir ayaklanma
yalnızlığından sıyrılmış uzaklık vardır
en güçlü en köklü kenarlarıyla yine bağıran
avcumda koparılmış gül bulmuş da içine
doğru yayılarak işliyor görünmezliğin şeklini
    ben ne yaptıysam az az anlıyorum 
    yüzümde ne buldularsa vardır 
    dinozorları bekleyen o küçücük sonda

Marcel dedi sevmeye alıştırıyorum kendimi
uzamış bir boy daha gibi yeni boynuma
görmek için o el sallamasını bir kalabalıktan
kirazların çekirdeklerini ayıklayan dil hareketlerine
alıştırıyorum sevmeye ölümlülüğü
elimin gitmesi gibi savruk yönlerine
çekinip istememek gibi her türlü benzerliği
alıştırıyorum işte yeni bir dilde çağrılmamı
ağzın sözcükle öpüyor yeni görünüşü
tek başına çok konuştuğumuz o göz hizasında
tanıdığımı söylüyorum durup durup kendime 
tanıdığımı

uzanmış iki sözcük dudak dudağa
birbirlerine çengellerini bırakır gibi
evet? evet? 

-Hoşgeldin