3 Mart 2013 Pazar
23 Şubat 2013 Cumartesi
Kapı / Cemil Yüksel
açılmanın arkasındaki
kapılar; durduk
kapanmanın önündeki
kapılar; geçtik
her türlü geçilmenin
yılları biriktirmiş sesinden
çığlığı duymakla
kalmış kapılarda bekledik
durmadan boy boy
anahtarlarla
küçük kilitleri
sıkışık açılamamış
denenmiş denenmiş
bozuk ayarlarda
geçtik; durmadan önünden
bir icat bile oldu
görüldüğünde açılıveren
gün aşırı girmek için
başka kapılara
çıkmak için başka
kapılardan
bir örümcek ağı gibi
kurulan beklemeyi
öğrenmesi neyse bir
sincabın
ağaç kovuklarından,
değil öyle...
sabrı ve inkarı
kendine doğru iğne uçlarıyla
bastırarak bulmak
için hiç değil
geçtik ne bulunmuşsa
sözcüklerde rastlanmamış
kendine doğru çekilen
ağır bir yürüyüşten
o gün işte yokladım ağzımdaki sesi
sözcüklerin açılıp
kapanmasını gecede
astımlı bir nefesin hırıltılı
geçidini
korkulu yutkundum tüm sert harflerini
dişlerim çekildi bu
yüzden
bu yüzden ateşe
yaklaşan tüyler gibi kıvrıldım kendime
kapandık kabuksu
hayvanlar gibi çekilmekten
açıldık baharda
uzayan dallar gibi yeşile
ve kaldık maviyi
üstlenmiş bir gökte.
artık yok
sayılabiliriz. her türlü tanımı
bir çıtırtıyla havalanan kuş sürüsünden.
19 Şubat 2013 Salı
Osho / Öfke, Sorumluluk, Kendin Üstüne
Herkes kendi varlığından ve davranışlarından sorumludur, tamamıyla
sorumlu. Sorumlu olmaktan başlangıçta çok canın sıkılacak çünkü sen her zaman
mutlu olmak istiyor olduğunu düşünmüştün; o halde nasıl olur da kendi
mutsuzluğundan sorumlu olabilirsin? Her zaman mutluluktan uçmayı arzuluyorsun,
nasıl olur da kendi kendine kızabiliyorsun? Ve bu yüzden sorumluluğu
başkalarının üzerine atıyorsun.
Eğer sorumluluğu başkalarının üzerine atmaya
devam edecek olursan şunu unutma ki bir köle olarak kalacaksın çünkü hiç kimse
başka birisini değiştiremez. Başka birini nasıl değiştirebilirsin? Hiç birisi
başka birini değiştirmiş midir? Dünyadaki en az yerine gelmiş dileklerden
birisi başka birisinin değişmesini istemektir. Bunu hiç kimse bugüne kadar
yapamadı, bu imkansızdır çünkü başka bir insan da kendinden menkul bir varoluş
sürer; onu değiştirmezsin. Sorumluluğu başkalarının üzerine atmaya devam
edersin ama diğerini değiştiremezsin. Ve sorumluluğu başkalarına attığın için
de temel sorumluluğun sana ait olduğunu hiç göremezsin. Temel değişiklik kendi
içinde gereklidir.
Tuzağa şu şekilde düşersin: Şayet tüm
eylemlerinden, tüm ruh hallerinden sorumlu olduğunu düşünmeye başlarsan
başlangıçta depresyona gireceksin. Ama bu depresyonun içinden geçebilirsen
hemen sonra ışığı hissedeceksin çünkü artık başkalarından özgürleştin. Artık
kendi kendine çalışabilirsin. Özgür olabilirsin, mutlu olabilirsin. Bütün dünya
özgür ve mutlu olmasa bile farketmez. Ve ilk özgürlük başkalarına sorumluluğu
atmayı bırakmaktır ve ilk özgürlük sorumlu olduğunu bilmektir. O zaman pek çok
şey birden mümkün hale gelir.
14 Şubat 2013 Perşembe
Yolculuk Defteri / Cemil Yüksel
bayanlar ve baylar hoş geldiniz
yolculuğumuz
esnasında güvenliğiniz için
"beden korumalı" kemerlerinizi çıkarmamanız
ve kaskatı kesilen yerlerinizi ovmamanız önemle rica olunur.
yolculuğunuzun seyrinde olumlu olumsuz yaşanabilecekler
yükümlülüğümüz altındadır.
istikametimiz "yapacak
bir şey yok" mevkînden başlayarak
"haklısınız
gerçeklerden geçelim"de mola verilip
ordan
"gerçeklik bir anıttır" sitesine aktarmayla ulaşıp
"ne
güzel yalnızız" dairesinde
geçici bir süreyle ağırlanacaksınız.
seyri
sefayla kendimizden geçilip
tam
saatinde yarı uykulu yarı uyanık
herkesin
kapısında kısık bir "yarın yok" ziliyle
"geç
kaldım" uyanmasından sonra
hızlıca
giyinerekten bütün uzaklıkları
"bilmiyorum"
adlı bir hızlı tren kazasında
"can
verilecektir" .
bilgilerinize
rica ederim.
not: "ne güzel yalnızız" dairesi
7/24
açık olup her şeye müsaittir.
9 Şubat 2013 Cumartesi
Onaylanmamaya Karşı Hayatta Kalma Stratejileri / Arno Gruen
Korku korunmuşluk duygusuna dönüşürse
Empatinin Yitimi
Resim:Egon Schiele
Eğer bir çocuk aslında
kendisini koruması gereken bir yetişkin tarafından ruhsal ve/veya bedensel
olarak ezilir, sığınacak başka kimse de bulamazsa sınırsız bir korkuya kapılır.
Çocuk bu muazzam ve felç edici korkudan kurtulmak için ya ölmek ister -bazı
çocuklar bunu yapar da (Gruen, 1993), ya bir psikoz geliştirir (Gruen ve
Prekop, 1986) ya da olağandışı bir hayatta kalma stratejisi izler. Çocuk bu
korkudan ve buna bağlı olan acıdan uzaklaşabilmek için kendisini ezeni,
tacizcisini idealleştirmeye ve özdeşleşme nesnesi haline getirmeye başlar.
Bu süreci, annesi ne
yapacağı kestirilemeyen bir kadın olan hastamın anlattıklarında
canlandırabiliriz. Bir keresinde elindeki bıçağı kızına fırlattığı bile olmuş.
Hastam bir seansta bu olaydan ve benzeri durumlardan söz ettikten sonra bir
dahaki seansta şunları söyledi: "Son seanstan çıktıktan sonra anneme
müthiş bir özlem duydum. Ama aynı zamanda da kendimi bir boşluğun içinde
hissettim. Omuzlarım kasılmıştı. Aniden içimden annemi çağırdım. Sanki canlı
olan her şeyi benden kopartan kara bir enerji alanı içindeydim. Bu annemle
ilişkili bir şeydi. Ama aynı zamanda da onun yanında olsam başıma hiçbir şey
gelmeyeceği duygusunu hissediyordum. İçimden ona seslendikten sonra kendimi
tekrar o kara boşluğun içinde hissettim ve bu bana bir parça korunmuşluk
duygusu verdi."
Hastam o ağır dehşetin
korunmuşluğa döndüğü anı tekrar yaşamış. Çaresizlik ve terk edilme duygusu katlanılmaz
hale geldiğinde, bir çocuğun duyduğu korku tersine, yani korunmuşluk duygusuna
dönebilir.
Sandor Ferenczi korkunun
korunmuşluk duygusuna dönüşmesini 1932 yılında tanımlamış ve bu sürecin, yetişkinlerin,
çocuklarının kendilerine olan bağımlılığını kendilik değerlerini yükseltmek
için istismar etmelerine izin veren bir toplumsal çevrede köklendiğini
göstermişti. "Çocuklar kendilerini bedensel ve ruhsal olarak çaresiz
hissediyorlar, kişilikleri daha düşünce düzeyinde bile protesto edecek kadar sağlamlaşmamış
oluyor, yetişkinlerin ezici gücü ve otoritesi onları dilsizleştiriyor, hatta
çoğunlukla zihinlerini köreltiyor. Ancak aynı korku doruk noktasına ulaştığında
çocuğu otomatik olarak saldırganın iradesine boyun eğmeye, onun bütün
isteklerini tahmin etmeye ve yerine getirmeye, kendini tamamen unutmaya ve
saldırganla tümüyle özdeşleşmeye zorluyor," (1984).
Bu özdeşleşme kurbanın
suçluyla ittifakına yol açıyor. Suçlu kurbanın gözünde korunmuşluk duygusu vaat
ediyor. Böylelikle kurban, duyduğu acıyı zayıflık olarak reddediyor, ancak
bunu kendisinden başka bir kurbanda tanıdığında onu düşman olarak algılıyor.
Yani düşman imgesi, saldırganı idealleştirmeye ve onunla özdeşleşmeye dayalı
kişilik yapımızı ayakta tutmamıza yardımcı olduğu için düşmanlara ihtiyaç
duyuyoruz. Bu şekilde oluşmuş bir kimliğin var olabilmek için düşmanlara
ihtiyacı vardır; düşmanlar olmadan varlığını sürdüremez.
Eğer bir çocuk bu hayatta
kalma stratejisini izleyemezse hastalanır veya apatiye düşer. Saldırganlığını
dışa yöneltemeyip sadece kendisine çevirebildiği için depresyon ve dış dünyayla
her türlü ilişkide donukluk ortaya çıkar. Françoise Dolto (1989) bu konuda
şunları yazıyor: "Böylelikle otizmdekine benzer bir durum oluşuyor. Bu,
çocuğun özdeşleşmesine dair bir yüke reaktif uyum süreci, bebeğin annesiyle
olan duyumsal, sembolik ilişkisini yitirmesine yol açan veya duygusal
yapılanmasını engelleyen travmatize edici bir durum. Bu durum genelde bebeğin
dört ila on aylık olduğu dönemde görülüyor." Deneyimli bir çocuk terapisti
olan Dolto böylelikle, bir insanın yaşamında terörden kaçış yollarının ne
kadar erken belirlendiğini de onaylamış oluyor.
Saldırganlık kendiliğe yönelirse
Korkudan bir başka olası
"çıkış yolu" da ölüme doğru yöneliyor. 1988 yılında ani çocuk
ölümleri üzerine yaptığım araştırmamda (1993a) bu konu üzerinde ayrıntılı
olarak durmuştum. Joachim Stork (1994) altı aylık bir bebekte böyle bir ölüm
kalım mücadelesini tespit etmişti; çocuk sonunda hayatta kaldı. Ama beş ay
boyunca bebeğin hayatta kalmasını sağlayan şey sadece, bir monitöre bağlı alarm
düzeneğinin bebeğin soluğu veya kalp atışları durmaya peylettiğinde bunu haber
vermesiydi. Stork'un gözlemleri öylesine aydınlatıcı ki, burada kısaca değinmek
istiyorum.
Caesare, nefes darlığı ve
vücudun karbondioksiti bırakmaması nedeniyle bir gözlem monitörüne (EKG soluk
monitörü) bağlandığında iki haftalıktı. Evde geçirdiği ikinci ve üçüncü aylar
sırasında sekiz kez soluksuz kalma ve kalp atışı yavaşlaması krizi yaşadı.
Çocuk üç ay üç günlükken temel bir muayeneden geçirildi ve herhangi bir organik
bulgu saptanamadı. Bebek altı aylık olduğunda Stork psikoterapiye başlayıncaya
kadar on iki kriz daha geçirdi. Şimdi Stork'un baba, anne ve bebekle yaptığı
ilk seansla ilgili izlenimlerine bakalım.
Anne, oğlunun geçirdiği
krizlerin kendisi için ne kadar korkunç olduğundan; hastanede oğluna baktığında
hissettiği yabancılık, dehşet ve isteksizlikten söz ediyor ve sonra şunları
söylüyor: "Sarışın ve mavi gözlü bir oğlum olmasını o kadar istemiştim
ki. Annem de her zaman oğlanların çoğunlukla anneye çektiğini söylerdi."
"Annenin çocuğunu dizlerinin üzerine oturtarak bana takdim ediş tarzına
çok uyan dehşet verici bir açıklamaydı dinlediğim," diye yazıyor Stork,
"çocuğu dizinin tam ucunda tutuyor ve sırtını kendisine yaslayabilmesine
imkân vermeden eğreti bir şekilde sadece sol eliyle kavrıyordu. Sonra şunları
söyledi: 'Görüyor musunuz, dizlerimin üzerinde oturan bu çocuk benim istediğim
ve bana vaat edilen çocuk değil.'
Stork şöyle devam ediyor:
"Bebekle ilgilenmek için annenin sözünü kestim. Çocuğun korku dolu,
tereddütlü bakışlarının bir an babaya kaydığını hissettim. Bebeğe, aşağı doğru
bükülmüş ağzıyla bana korku dolu ve aynı zamanda korkutucu bir Çinli şeytan
gibi göründüğünü söyledim.
Aynı zamanda annesinin
kucağındaki eğreti duruşuna ve her an düşebileceğine değindim. Sonra ona
korkuyla bakan gözlerinden ve annesinin farklı hayal etmiş olduğu koyu renk
saçlarından ve arzu etmiş olduğundan farklı olmasının annesini hayal
kırıklığına uğrattığından söz ettim. Bunun üzerine anne tasavvurlarından ve
korkularından söz etti: 'Nasıl uyuduğunu görünce onu tabutun içinde görür gibi
oldum ve ona tabutun içinde güzel görüneceğini söyledim.'"
Yaşanmış duygulara dair
gerçeklerden söz edilen bu ilk seanstan sonra Caesare'nin gösterdiği belirtiler
değişti. Uyku bozukluğu düzeldi, apne ve bradikardi krizleri -toplam otuz iki
seansın on üçüncüsünden sonra geçirdiği bir tane dışında- bitti. On üçüncü
seanstan sonra iki alarm sinyali daha geldi, ama bu kez soluğu kesilmedi. Caesare'nin
tekrar cihaza bağlanması gerekmedi. Profesör Stork, paskalya tatili nedeniyle
iki seansı iptal edince anne korku ve öfkeyle tepki göstermişti. Kendisini
yalnız bırakılmış hissetmişti. Bunun üzerine Stork, anneye Ceasare'nin onun
korkularıyla ne kadar derinden özdeşleştiğini anlatmaya çalıştı. Anne onu
şaşırtarak, oğluyla bütünleşme gerekliliği duyduğunu ve böyle bir bütünlük
sağlamak için de olağanüstü çaba gösterdiğini söyledi. Bunu ifade etmek annenin
kendisini korkuttu, çünkü ani bir yüzleşme yaşamıştı, ama şimdi bağlantıları
daha iyi anlayabildiği için aynı zamanda rahatlamıştı da.
Otuzuncu seanstan sonra
monitör kapatıldı. Caesare on dört buçuk aylık olmuştu. Soluk alma kapasitesi
daha ilk haftalarda yüzde elli düzelmişti ve artık ölüme mahkûm değildi.
Caesare'nin hikâyesinde, bir
çocuğun duygularının ve algılayışlarının, sınırlarının zedelenmesi anlamına
gelen dikkate alınmayışının varlığının inkârıyla aynı anlama geldiği görülüyor.
Bu, sadece çocuğun kendiliğini geri plana itmekle kalmıyor, aynı zamanda da
çocukta sınırlarının ihlaline karşı gelişen saldırganca tepkileri de boğuyor.
Bu vakada saldırganlık içe dönmüş durumda. İlk terapi seansında aile içinde
kanıtlanabilir bir rahatlama sağlanıyor, bu nedenle de Caesare, öfkesini ilk
kez dışa yöneltebiliyor. Stork, annenin ikinci seansın başında şunları
anlattığını aktarıyor: "(...) Caesare dün çok itici bir şekilde ağlamaya
başladı, her zamanki gibi göz yaşlarıyla değil, güçlü bir öfkeyle. Şimdiye
kadar onda böyle bir şeyi hiç görmemiştim. (...) Gece de uykusunda her zamanki
gibi yakınarak ağlamadı, sadece birkaç kez korkarak uyandı, ama yine sakinleşti."
Çocuğun saldırgan duygularını açıkça ifade edebilmesi, annesinin de onun
varlığını kabul etmeye başlamasını sağladı. Anne gözünde oğlunun daha
"büyük" ve daha "önemli" görünmeye başladığını söyledi.
Onaylanmamaya karşı hayatta kalma stratejileri
Saldırganın
idealleştirilmesi ve onunla özdeşleşme, çaresizlikten, umutsuzluktan ve
onaylanmamanın yarattığı dehşetten kaçmak için bir stratejidir. Ölmek istemek
ve uç bir durum olarak ölüm başka bir şeydir. Amerikalı nörolog Walter B.
Cannon (1942), "Voodo-ölümü"ne ilişkin çığır açıcı araştırmalarında
da ölümü çaresizliğe dayandırmıştır. İnsanlar ve hayvanlardaki açıklanamayan
ölüm olaylarını araştıran Curt Richter (1965) de, zor durumlardan ne
mücadeleyle ne de kaçarak kurtulabilen Norveç farelerinin de kelimenin tam
anlamıyla "yaşamlarım gözden çıkarttıklarını" ortaya koydu.
William James (1950), 1905
yılında yayımlanan psikoloji klasiğinde, bir insanın varlığının
onaylanmamasının var olmamakla aynı anlama geldiğini yazıyor. Böyle bir yaşantı
uç bir travmayla, sonucunda insanın kendisini algılayamaz hale geldiği ve
felçleştirici bir çaresizliğe düştüğü insanlık dışı bir cezalandırmayla
karşılaştırılabilir. Çocukların, yaşamlarında merkezi rol oynayan yakın
kişiler varlıklarına karşılık vermediklerinde yaşadıkları da aynen budur.
Bunun sonucunda ortaya çıkan umutsuzluk ölümcül olabilir.
Dolto (1988), şunları
yazıyor: "Takdir görmek, bakışla ve dinleyerek ilişki kurmak besin
almaktan daha temel bir ihtiyaçtır ve uykunun bir süre sonra korku verici bir
uykusuzluğa dönüşmesi, dış dünyayla ruhsal ve özsel ilişkilerden artık umut
kesildiğinde ortaya çıkan bir içe kaçışın ifadesidir. Eğer uzun süre
canlandırıcı bir etkileşim oluşmazsa, çocuk dış dünyayla ilişki arayışından
vazgeçer, kendini ölüme götürebilecek fizyolojik bir uykuya dalar." Benzer
bir tanımlamayı "Der frühe Abschied"de (Erken Veda, 1993a) ben de
yaptım. Ruanda'da benzer şekilde tanımlanan bebek ölümleri üzücü bir gündelik
gerçek. Anne-babalarını aniden kaybeden bebekler, onların duygusal olarak
uyarıcı rollerini kimse üstlenmeyince karşılık bulma beklentilerinden vazgeçip
ölüyorlar. Margaret Ribble, bu hayat verici alışverişin gerekliliğini daha
kırklı yıllarda saptamıştı.
M. Lewis'in (1992) raporu
da, sonuçlan daha az travmatize edici olmakla birlikte, aynı süreci ortaya
koyuyor. Lewis, saldırganından kaçabilmek için suçluluk duygularına sığınan üç
buçuk yaşındaki Rebecca'nın durumunu anlatıyor. Kendisini suçlu hissetmek, bu
küçük kızın çaresizliğiyle başa çıkmak için geliştirdiği bir strateji. Suçluluk
duygusu, çocuğun duygusal bakımdan ölümcül bir izolasyona girmesini önleyip
dış dünyayla alışverişini sağladığından hayatta kalmasını mümkün kılıyor.
Raporda Rebecca'nın annesinden kızıyla birlikte değil, ona karşı hareket eden
duygusuz bir kadın olarak söz ediliyor.
Lewis'in araştırma
projesinde Rebecca'nın oynarken giderek dağılacak şekilde yapılmış bir bebekle
oynaması gerekiyor. Önce annesi bebeği Rebecca'ya veriyor. Üç dakika sonra
bebeğin bir bacağı düşüyor. Rebecca omuzlarını kısıp sandalyesinin üstünde
çöküp kaldığı için annesi "Ne oldu?" diye soruyor. Rebecca annesine
bakmıyor. Bir süre sonra bebeği ve kopan bacağını tekrar rafa kaldırdıktan
sonra rasgele bir yerlere bakarak diğer oyuncakların önünde kıpırdamadan
oturuyor. Deneyi yapanın değerlendirmesi şöyle: "Kız, kimse bir şey
söylemese de bebeği kendisinin kırdığını düşünüyor ve çöküntü içinde geri
çekiliyor. Annesi ne olduğunu sorduğunda Rebecca cevap vermiyor. Çocuk
kendisini suçlu hissetmeye önceden hazır." Annesinin kendisine tepki
veremeyişinden, ilgi göstermek yerine sadece araştırma sorularıyla yetinişinden
doğan boşluğu suçluluk duygusuyla dolduruyor. Bu kız suçluluk duygusu
sayesinde kendisini hayatta tutuyor.
Çaresizlik karşısında başka
ve yaygın bir tepkiyi de psikanalist W. V. Silverberg (1947), Rilke'nin
"Die Weise von Liebe und Tod des Cornets Christoph Rilke" (Cornet
Christoph Rilke'nin Sevme ve Ölüm Biçimi) adlı şiirini yorumlayarak
gösteriyor. Burada kaçınılmaz çaresizliğin hissedilişi, onu yaratan dünyayı
inkâr etmeye ve aynı zamanda idealleştirerek içselleştirmeye götürüyor.
İdealleştirme burada sadece fantezi veya halüsinasyon düzeyinde de olsa
varoluş garantisi yerine geçiyor.
Rilke'nin şiirinin kahramanı
kendini sınırlamak ve ölüm korkusuna bırakmak yerine düşmanla bütünleşiyor. Böylece,
düşmanlar etrafını sarmışken, salladıkları kılıçlar üzerinde kıvılcımlanırken,
bunları çağıldayan bir çeşmeden üzerine serpilen su olarak görüyor. Silverberg
bunu, Rilke'nin şiirinde, bir insanın varoluşunu her şeyi kapsayıp dönüştüren
bir ruh hali ile onaylamasını canlandırdığı şeklinde yorumluyor. Rilke, insanın
kendisine eziyet ve tehdit edenleri tam tersine dönüştürdüğü bu ânı tespit ediyor.
Kurbana düşmanının yanında yer alarak ruhsal olarak hayatta kalma şansı vermek
için gerçeği tersine çeviriyor. Şair böylelikle, insanın kendi kurban
durumunda oluşunun ve dolayısıyla kendiliğinin de silinmesini şiirsel bir
şekilde ifade ediyor.
Varlığımızın onay bulmayışı
ölçüsünde kendiliğimizin kayboluşunu hepimiz bir şekilde yaşamışızdır. Kurban
durumuna geçenlerin sayısını, -kurban durumuna girmek bizi genelde utandırdığı
için- başkalarının kurban hali yüzünden kendilerini taciz edilmiş
hissedenlerin sayısında görmek mümkündür. Utancımız, bizi kurban durumuna
sokanların, kurban durumunda oluşumuzu inkâr etmeleriyle başlar. Bu inkâr,
saldırganın tarafına geçişimizin gerçekleştiği sürecin bir parçasıdır. Bu
utanç -ya da Rebecca'nın durumunda olduğu gibi suçluluk- kurban olma durumuyla
birlikte bilincine varılmadan kuşaktan kuşağa aktarılır. Böylece güç,
varlığımızın temel ilkesi olarak sürekli biçimde yerleşikleşir.
Empatinin Yitimi
Resim:Egon Schiele
8 Şubat 2013 Cuma
Korunmak İçin Aşı Olmak / Louis Pasteur
Pasteur,
bulaşıcı hastalıklara karşı mücadelenin büyük öncüsü Edward Jenner’in
eserlerini de dikkatle incelemişti: XVII. yy’ın sonlarından beri, çiçek aşısı
yaygın biçimde uygulanıyordu ve Pasteur’ün de, çiçek aşısındaki virüsün çiçek
hastalığına karşı koruyucu bir rol oynaması gibi, çok güçlü olmayan
mikropların da güçlü olanlarının sebep oldukları hastalıklara karşı koruyucu
bir etkileri olabileceği yönünde güçlü sezgileri vardı. Çalışmalarını tavuk
kolerasına ve koyunlardaki şarbon hastalığına kaydırdı. 1879 yılında, çalışma
arkadaşları Emile Roux ve Charles Chamberland, tarihî bir hata yaparak bütün
kolera mikrobu kültürlerini etüvde unuttular: bu hata, Pasteur’ün, mikropların
zararlı etkilerini azaltmak için bir yöntem bulmasına imkân verdi: mikropları
zayıflatmak. Pasteur, kolera hastalığının bulaştığı tavuk kümeslerinde yaptığı
ilk deneylerden başarılı sonuçlar alınca, koyun sürülerini kırıp geçiren şarbon
hastalığına karşı da aynı yöntemle deneyler yapmaya girişti. 1881’de, Melun’de
Tarımcılar Birliği, yeni aşı yöntemini halka tanıtmak için bir kampanya ve
toplantı düzenledi. Bu gösteriye basının yanı sıra, Pasteur’ün karşıtları da
büyük bir ilgi gösterdiler. Bir tarlaya 50 koyunluk bir sürü getirildi. Pasteur,
bunlardan 25 tanesine şarbon aşısı yaptı, daha sonra sürünün koyunların hepsine
şarbon mikrobu verdi. Birkaç gün sonra basın, deneyin olağanüstü başarısını
büyük başlıklarla veriyordu: «aşılanmış» 25 koyun iyi durumda ayakta iken,
diğerlerinden 18 tanesi ölmüş, 7 tanesi de komaya girmiş bulunuyordu.
O
yıl, (1880) Pasteur, Fransız Akademisi’ne kabul edildi ve Légion d'honneur’ün
«büyük haç» nişanıyla ödüllendirildi. Bu tarihte çoktan beri, özellikle,
ailesinin memleketi olan Fransa’nın doğusunu kasıp kavuran kuduz hastalığıyla
ilgilenmeye başlamıştı. Çalışmalarına geri döndü ve pek büyük bir güçlük çekmeden
kuduz virüsünün azgınlığını azaltmayı başardı; ama kolayca tahmin edilebilecek
felsefî nedenlerle, bu yeni aşı tekniğini insanlar üzerinde denemekte tereddüt
ediyordu: kuduz, öldürücü bir hastalıktı. Ama, 1885 yılında, Joseph Meister
adında 9 yaşında bir çocuk, babası tarafından Pasteur’ün laboratuvarına
getirildi: çocuk kısa bir süre önce, kuduz bir köpek tarafından ısırılmıştı. Pasteur
ise, eğer herhangi bir çaba gösterilmezse, çocuğun acılar içinde kıvranarak
ölmesinin kaçınılmaz olduğunu biliyordu. Bu nedenle de, çocuğa aşıyı yaptı ve
herkesin bildiği gibi çocuk kurtuldu. Bu, o tarihte altmış üç yaşındaki bu adam
için büyük bir zafer oldu.
3 Şubat 2013 Pazar
Dinozorların Sessiz Gecesi / Hoimar Von Ditfurth
Bu
incelemeler, ribozomların, protein üretiminden sorumlu organeller olduklarını
ortaya çıkartmıştır. Ayrıca genetik kod’un Esperantodaki gibi evrensel geçerli
bir kod olduğu da aynı deneylerle belirlenmiştir. Sözgelimi bir tavşan karaciğerinden
elde edilmiş ribozomlara -ister balıktan, ister kuştan ya da bakteriden olsun-
herhangi bir canlıdan alınmış nükleik asitler, daha doğrusu DNA ilave edilince,
ribozomlar kendilerine verilen DNA’nın genetik kodunu tercüme etmekte öyle
fazla bir güçlükle karşılaşmadan, programa uygun protein üretmeye başlarlar.
Bu bize hem DNA’nın genetik kodunun evrensel ölçekte geçerli olduğunu, hem de
ribozomların hangi canlıdan geldiğine bakmaksızın DNA’ların önlerine koydukları
programa göre protein üretebildiklerini göstermektedir.
Normal
koşullarda böyle bir beceri, ancak yarar sağlar. Tek bir örnek-tip, hücrenin
ihtiyaç duyduğu bütün proteinlerin ribozomlarca üretilmesi için yetip de
artmaktadır. Ama bu olay, aynı zamanda canlı organizmaların inanılmaz uyum
sağlama yeteneği bakımından tipik bir örnek olmakla kalmaz, organizmaların,
evrimin kendilerine sundukları tüm olanaklardan sonuna kadar yararlanma
eğilimleri taşıdıklarını da gösterir. Kendileri de ürünü oldukları o evrimin
ribozomlara tanıdığı koşulsuz programlanabilme ve protein üretme olanaklarını
kendileri için değerlendirmekten geri kalmayan tipik organizmaların başında
virüsler gelmektedir.Ribozomların bu sınırsız gücünün yeryüzünün bu belki en
tuhaf canlılarının varoluş temelini oluşturduklarını söylemekle durumu
abartmış olmayız herhalde. Ribozomların bu çok yönlü yetenekleri, genetik kodun
evrensel olma özelliğiyle birleşince, ortaya özgün sonuçlar çıkmaktadır. Ancak
hikâye bununla da bitmiyor. Ribozomlar hücrede yer alan ve kendilerinin de
yapı taşlarını oluşturan proteinleri üretmekle kalmazlar, sözgelimi bir
insanın ribozomlarına bir deniz kestanesinin hücre çekirdeğinden alınmış DNA
molekülü ilave edildiğinde, bu insan ribozomları, hemen o andan başlayarak
deniz kestanesi ribozomlarının yanı sıra insan bünyesinde hiç rastlanmayan
ribozomları da üretirler. Ve günün birinde DNA’yı yapay yoldan üretmek ve
doğada bulunmayan belli bir proteini inşa edecek programla donatmak mümkün olursa,
ribozomlar, doğaya aykırı bu üretimin de kolaylıkla üstesinden
gelebileceklerdir.
Proteinler,
aminoasit harflerinden oluşmuş birer sözcüğe benzetilebilirlerse, ribozomlar da
aynı birkaç harfin sürekli kullanılmasıyla pratikte sınırsız sayıda ve
birbirinden farklı sözcükler yazabilen bir yazı makinesine benzetilebilirler.
İşte virüsler de ribozomların bu önlerine gelen programı asıl mı sahte mi,
aldırış etmeksizin çoğaltma özelliklerinden yararlanırlar. Daha önce de
virüslerin alışıldık dışı, şaşırtıcı yaşama süreçlerine değinmiştik. Virüs,
içine girdiği hücrenin yaşayabilmek için üretmek zorunda olduğu proteinlerin
yapımının yolunu keserek, sonuçta kendisi de, hücreyle birlikte (başka hücrelere
atlamadığı sürece) ölüp gidecek olmasına rağmen, kendi genlerinin üretimini
körükler. Bunun nasıl mümkün olduğunu son zamanlarda daha iyi kavrıyoruz.
Virüsler aslında “bedenden” yoksun, salt kalıtım mekanizmalarıdırlar. Kendilerini
saran hücre kabuğunun inşa planının yanı sıra kendi şifresini içeren nükleik
asitten ibaret olan virüs, hücrelerden birini enfekte etmeden önce,
ayaklarıyla, sözkonusu hücrenin enfekte olmaya elverişli olup olmadığını
saptar. Bilimadamları bu saptama sürecinde birtakım kimyasal etmenlerin rol
aldığını düşünmektedirler. Böyle bakıldığında sözkonusu bacaklar, yoklama
işine yarayan birer tarama antenidirler.
Aslında
kendi başına yer değiştirme olanağı bulunmayan bu kalıtım mekanizmasını, hava,
su, rüzgâr gibi aracı ortamlar bir yerden bir yere naklederler. Virüs
hücrelerden birine yapışır ve hücre duvarını deldikten sonra kendi DNA’sını
(kabuğu bir an için bir yana bırakacak olursak bizzat kendini) hücrenin içine
boşaltır.
Bu
işlem sonunda virüs bir anlamda eski biçimiyle yok olup giderken, hücrenin
mekanizmaları, yeni DNA’yı hücrede bulunması gereken yere, yani doğruca kendi
çekirdeklerinin içine taşırlar. Çekirdeğe ulaşan virüsün DNA’sı, çekirdekteki
öteki çok sayıda DNA’nın arasına karışır; o andan başlayarak yeni DNA’nın
kopyasını çoğaltan hücre programı, kendi bindiği dalı kesmeye başlar.
Bu
gelişmelerin açıklanması sırasında, virüsle uğraşan bilimadamlarının yıllardır
anlayamadıkları bir süreç de açıklığa kavuşmuştur. Virüs zaten küçüklüğünden
ötürü ancak elektron mikroskobuyla tespit edilebilmekteydi. Yetmiyormuş gibi
bir de bir tür “hayalet-efekti” işin içine karışıyor, yani hücreye dalan virüs,
çekirdekte yirmi dakika süreyle sırra kadem basıyordu. Neden sonra, aradan
yaklaşık yirmi dakika kadar bir süre geçince, hücre yavaş yavaş ölmeye yüz
tutmak üzereyken, ilk birkaç virüs de ortaya çıkmaya, hücreye dalan zorbanın
tıpatıp kopyaları hücrede cirit atmaya başlıyorlardı.
Peki
de hücreye ilk ayak basan virüs nerelerde geziniyordu acaba? İşte bu sorunun
uzun süre yanıtsız kalmasına pek de şaşmamak lazım. Bir hücreye dalmış virüsün
tek kalıntısı DNA olduğuna göre, onu öteki sayısız DNA molekülünden ayırmak,
yirmi ciltlik bir ansiklopedinin herhangi bir sayfasına yerleştirilmiş yarım
satırlık bir cümleyi arayıp bulmaya benzer. Bir anlamda virüsün kendisi olan
nükleik asit zinciri, hücre çekirdeğindeki program mekanizmasının özgün bir
öğesine dönüşerek, bir bakıma “gerçekten de kayboluyordu” hücrede.
Belli
bir paragrafa sonradan eklenecek bir cümlenin bütün bir paragrafın anlamını tam
tersi bir yönde değiştirebileceğini bilmek için ille de hukukçu olmak
gerekmez. İşte bir virüse hayat veren girişim de, aynen buna benzer bir tür
kurnazlığın sonucudur. Virüsün DNA’sı hücrenin, DNA zincirlerinin
oluşturdukları program “metninin” anlamını tümünden değiştirebileceği bir
yerine eklemlenir. Hücre, kendi ribozomlarına, hücredeki malzemeyi kullanarak
virüs DNA’ları ve virüs kabuklan üretme talimatı vermeden edemez. Ribozomlar,
daha önce de belirttiğimiz gibi, hücre çekirdeğinden verilen “senteze giriş!”
buyruğunun menşeini araştıracak durumda olmadıklarından, özgün hücre buyruğu
ile yabancı buyrukları birbirinden ayırt etmeksizin, kaçınılmaz bir felaketin
zeminini hazırlarlar. Bütün bu işler yirmi dakika gibi insanın aklına
durgunluk verecek bir süre içinde olup biter. Ölmekte olan hücre, çekirdekten
gelen ve metni hatalı kodlanmış programı üretmek için, kendi malzemesini
virüsün soyunun üretilmesi amacıyla harekete geçirir. Ölen hücre parçalanır
parçalanmaz, öteki hücrelere sıçrayan virüsler marifetlerini burada da
sürdüreceklerdir.
Virüslerle
ilgili bu bilgileri organeller konusunun arasına sıkıştırmamızın nedeni, sadece
ribozomların yanlış-doğru ayrımı yapmaksızın program üretimine aracı
olmalarına çarpıcı bir örnek sunmak değil, aynı zamanda dizinin başka bir yerinde
üzerinde ayrıntılı durmayı öngördüğümüz virüs konusuna da belli bir giriş
yapmış olmaktır. Virüslerin, ribozomların altını çizegeldiğimiz marifetlerinden
yararlanma, özellikle ribozomların genelgeçerli (evrensel) program dilini
istismar etme bakımından hayal gücümüzü bile zorlayan bir dizi faaliyeti
gerçekleştirme becerileri, hikâyenin ilginç noktalarını oluşturmakla birlikte,
iş bununla da kalmıyor. Son birkaç yıldır yapılan araştırmalar, virüslerin
biyolojik evrimde sergiledikleri bencil strateji ve taktiklerin, hayatın
bütünü için atlanmaz önemde bir işlev taşıdıklarını ortaya koymuştur. Virüsler
“çevrenin” kendine özgü bir karakteristik niteliğini yansıtmaktadırlar
böylelikle. İnanması güç ama, biz insanlar da dahil olmak üzere bütün yüksek
düzeyde gelişmiş canlı biçimlerinin, virüslerin bu eşsiz çoğalma taktiklerine
hayatımızı borçlu olmamız olasılığı çok büyüktür!
Bu
konuyu ileriye atarak, hücre ve organellerini bıraktığımız yerden itibaren ele
almamız gerekiyor şimdi. Hücre çekirdeğini, mitokondrileri ve ribozomları
konuştuktan sonra, geriye kamçılar ve kloroplastlar kalıyor. Kuşkusuz hücrede
başka elemanlar da var, ama dizimizin amaçları açısından bize bu kadarı
yetecektir.
22 Ocak 2013 Salı
Bahar Sabahı / A.A.Milne
Nereye mi gidiyorum? Pek
bilmiyorum aslında.
Altıntopların yetiştiği
derenin kenarına —
Çam ağaçlarının savrulduğu
tepeye —
Bilmiyorum. Herhangi bir
yere işte.
Nereye mi gidiyorum?
Bulutlar süzülüyor,
Küçük bulutlar, bebek
bulutlar gökyüzünde,
Nereye mi gidiyorum?
Gölgeler geçip gidiyor,
Küçük gölgeler, bebek
gölgeler çimlerin üzerinde.
Bir bulut olup da,
süzülseydiniz yukarılarda,
Süzülüyor olurdunuz gökyüzü
kadar mavi sularda,
Ve çayırda beni görüp de
şöyle derdiniz:
“Gökyüzü bugün ne kadar da
yeşilmiş.”
Nereye mi gidiyorum?
Sesleniyor kayalıklar:
“Çok eğlenceli, yalnızca
doğmuş olmak bile.
” Nereye mi gidiyorum?
Ötüyor kumrular:
“Yapacak bir sürü güzel şey
var gerçekten de.”
Eğer bir kuş olup da
yükseklerde gezinseydiniz,
Yaslanırdınız rüzgâra,
rüzgâr çıktığında,
Sizi alıp götürürken,
rüzgâra şöyle derdiniz:
“Bugün gitmek istediğim yer burasıydı tam da!”
Nereye mi gidiyorum? Pek
bilmiyorum aslında.
Nereye gidildiği kimin
umurunda?
Çançiçeklerinin yetiştiği koruluğun
içlerine —
Bilmiyorum. Herhangi bir
yere işte.
Biz Küçükken / Kabalcı Yayınevi
18 Ocak 2013 Cuma
Üç Gencin Kalbi / Ece Ayhan
Bir
gemici tanırım
Kalbini
bir limanda bırakmış
Ya
kaybolursa?
Ağlar
çocukluğundaki gibi
Kalbini
almaya gidecek hâlâ
Bir
oğlan tanırım
Derin
yeşil gözlü
Gönlü
güney denizlerinin dibi
Kalbi
ise yerinde
Birine
vermeye gidecek
Bir
gemi arar durur
Bulutlardan.
Bir
şair tanırım
Onunki
içler acısı
Kalbini
asla vermemiş
Çalmışlar
Kalbi
eski bir efsanede saklı.
1954,
Şubat
10 Ocak 2013 Perşembe
Wilhelm Reich
Dr. Reich — İnanın bana, o yanılgılara düşmemiş olsaydım, o insanlarla o deneyimleri yaşamamış olsaydım, söylediğim her şeyi nasıl benimsediklerini görmeseydim... bu toplantılardan birine katılmışsanız, anımsarsınız hiç kuşkusuz...
Dr. E. — Anımsıyorum
elbet!
Dr. Reich — ... o insanı
coşturan havayı! Binlerce Berlinli geliyordu konuşmalarıma. Oysa, o yanılgılara
düşmeseydim, şimdi bulunduğum yere gelemez, şimdiki yetkinliğe erişemezdim.
Şimdi konunun ayrıntılarına girmek istemiyorum, ama şunu açıkça anlamalısınız
ki bireysel sağaltım hiçbir işe yaramaz! Hiçbir işe! Olsa olsa para kazanmaya, ve birkaç kişiye
küçük yardımlarda bulunmaya yarar! Ama sıra toplumsal sorunları, akıl sağlığı
sorunlarını çözmeye gelince, en küçük bir yararı yoktur! Bu yüzden bireysel
sağaltımı bıraktım. Önemli olan tek şey,
bebeklerdir. Henüz saygısızca kirletilmemiş kansu dizgesi (protoplazma)
üzerinde çalışmak gerekir.
Anlatabiliyor muyum?
Reich Freud'u Anlatıyor kitabından alıntıdır.
9 Ocak 2013 Çarşamba
7 Ocak 2013 Pazartesi
Oblomov / Ivan Goncarov
— Toplum düzenimizin
işleyişini olduğu gibi ortaya koyuyor, hem de şiirli bir biçim içinde. Toplumun
bütün güçlerine değiniyor. Toplumsal merdivenin bütün basamaklarını ele alıyor.
Yazar bu eserde zayıf, kötü ruhlu devlet adamını, çevresindeki dalkavuk rüşvetçileri,
ahlaksızlığa düşmüş Fransız, Alman, Fin ve daha başka uluslardan kadınları
sanki bir mahkeme önüne çıkarıyor. Her şeyi öyle yaman, öyle yürek paralayan
bir gerçekçilikle anlatmış ki... Bazı parçalarını dinledim. Büyük yazar: Kâh
Dante'yi kâh Shakespeare'i andırıyor...
Oblomov hayretle doğrularak:
— Amma da yaptın ha!
dedi.
Penkin
hemen, gerçekten çok ileri gittiğini anlayarak durdu, daha az taşkınlıkla:
— Oku da bak, dedi;
değerini kendin daha iyi anlarsın.
— Hayır, Penkin,
okuyamam.
— Peki ama niçin?
Olay yaratacak bir eser; daha şimdiden herkes ondan söz ediyor.
— Bırak söz etsinler!
Birtakım adamların işi gücü bu!
— Merak edip okuyuver
canım.
— Nesini merak
edeyim? Ne diye yazı yazar bu adamlar? Gönül eğlendirmek için herhalde.
— Haksızlık ediyorsun.
Hayata o kadar yakın ki, o kadar yaşıyor ki bunlar. Portreler canlı gibi.
Tüccar, memur, subay, jandarma, hepsi. Tıpkı yaşayan insanlar gibi.
— Evet, bütün yaptıkları
bu kadar. Bir insan alıp kopyasını çıkarıyorlar. Gerçeğe uygun oluyor diye övünüyorlar.
Ama, hayat ne oluyor? Eserlerinde o yok işte, dünyayı kavrayış, insanlığı
gerçekten anlayış yok. Boş şeylerle övünüyorlar. Hırsızları, düşkün kızları,
yolda yakalayıp hapse atar gibi edebiyata sokuyorlar! Nerede sanatkârın
"gizli gözyaşları";' sadece kaba, zalim, alaycı bir gülüş!
— İyi söyledin. Bu coşup
taşan öfke, bu kötülüklere amansızca saldırış, alçalmış insanları kepaze ediş,
işte asıl edebiyat budur.
Oblomov
birden parladı:
— Hayır, hiç de değil!
Hırsızı, düşmüş kadını, aldatılmış bir budalayı anlatın, anlatın ama insanı da
unutmayın. Sizin için insan diye bir şey yok mu? Yalnız kafanızla yazmak istiyorsunuz.
Düşünmek için kalpsiz olmak gerekir, sanıyorsunuz. Hayır, düşünmeyi besleyen
sevgidir. Düşen adama el uzatın, mahvolan bir adamın haline ağlayın, onunla
alay etmeyin. Sevin onu! Onda kendinizi görün ve ona kendinizmiş gibi bakın.
Oblomov,
tekrar kanepeye sakin sakin uzandı:
— İşte o zaman yazdıklarınızı
okurum, önünüzde eğilirim. Hırsızı, düşmüş kadını anlatıyorlar da insanı unutuyor
veya anlatmıyorlar. Bu mudur sanat, bu mudur bulduğunuz büyük edebiyat? Kötülüğü,
çamuru gösterin ama, rica ederim, buna edebiyat demeyin.
— Ya! Demek hatırınız
için tabiat tasvirleri yapalım, gülden, bülbülden, bir kış sabahının güzelliğinden
söz edelim öyle mi? Çevremizde uğuldayan, kaynaşan hayatı görmeyelim... Biz
yalnız toplumun fizyolojisini arıyoruz; şiirle, şarkı ile işimiz yok...
— İnsanı, yalnız
insanı anlatın bana, insanı sevin. Penkin coştu:
— Faizciyi sevelim,
softayı sevelim, budala veya hırsız memuru sevelim, değil mi? Laf mı bu?
Edebiyatla uğraşma dığın belli! Hayır, bu adamları cezalandırmalı, toplumdan kovmalı...
Penkin'in
önünde ayağa kalkan Oblomov birdenbire bir peygamber tavrıyla:
— Toplumdan kovmalı
ha? dedi. Bu bozulmuş çamurda yüksek bir prensip olduğunu, bu düşmüş insanın
gene de insan, yani kendin olduğunu, unutuyor musun? Onu kovmalı mı eledin? Ama
ne yapsan, onu insanlıktan, tabiattan, Tan rının rahmetinden dışarı kovabilir
misin?
Oblomov
bu sözleri söylerken gözleri parlıyordu. Şaşıran Penkin:
— Amma da coştun!
dedi.
Oblomov
gerçekten pek ileri gittiğini gördü. Birdenbire sustu, bir dakika kadar ayakta
durdu, esnedi ve yavaş yavaş kanepeye uzandı.
İkisi de bir süre
sustular, Penkin:
— Sen neler
okuyorsun? diye sordu.
— Ben mi... Daha çok
yolculuk üstüne yazılmış kitapları.
Tekrar
sustular. Penkin:
— Dediğim kitap çıkınca
okuyacaksın değil mi? İstersen getireyim sana. dedi.
Oblomov
başıyla istemem der gibi bir işaret yaptı.
— Öyle ise sana
hikâyemi göndereyim...
Oblomov
başıyla peki, dedi.
— Matbaaya gidiyorum,
geç kaldım. Bak sana niçin geldiğimi söylemeyi unuttum. Ekaterinenhov'a gidelim
diyecektim. Arabam var. Bugünkü şenlik için bir makale yazmam gerekiyor.
Birlikte bakarız. Benim görmediğim şeyleri sen görür bana söylersin, iyi olur,
gidelim...
Oblomov
yüzünü buruşturup üstüne örtüleri çekerek:
— Hayır, biraz rahatsızım,
dedi. Rutubet dokunuyor, güneş henüz etrafı iyice kızdırmadı. Ama sen bana yemeğe
gel; konuşuruz; öyle iki dert var ki başımda...
— Hayır, bizim yazar
arkadaşlarla Sen-Georgi lokantasında toplanıyoruz; oradan Ekaterinenhov'a gideceğiz.
Bütün gece de çalışacağım; gün doğarken makalem matbaada olmalı. Hoşça kal.
— Güle güle, Penkin.
Oblomov
yine düşünmeye daldı:
"Bütün
gece çalışacak! Hiç uyumayacak! Herhalde yılda en az beş bin ruble kazanır.
Fena para değil; ama yazı yazmak, boşuna kafamızı, ruhumuzu harcamak,
hayallerimizi, düşüncelerimizi satmak, tabiatımızı zorlamak, durup dinlenmeden
hareket içinde olmak, hep bir amaç peşinde koşmak... Sonra da yazmak, yazmak,
dönen bir tekerlek gibi, bir makine gibi yazmak! Yarın, öbür gün, daha öbür gün
hep yazmak! Tatil yok! Bayram yok! Ne zaman duracak, ne zaman dinlenecek bu
adam? Vah zavallı!"
Resim:Anastasia R. Simes
Resim:Anastasia R. Simes
1 Ocak 2013 Salı
Her İki Adımda Bir Uygunsuzluğunu (Yalnızlığını) Algılayan Birisine Gazel / Turgut Uyar
İlkin
tarlaların ve otlakların ve suvatların
Ah
benim güzel cahilliğim
Bitmeyeceğini
sanırdım karanlık olmadıkça
Yaralı
kalbim gürbüzdü sevişkendi
Bir
şehir akşamında karanlık olmadıkça
Irmak
boylarında gider gelirdim gider gelirdim
Elimde
ceset çekmeye yarayan bir uzun kanca
Ne
tarihsel badanaya ne pantolonlu aşka
Ah
benim güzel şaşkınlığım
Irmak
boylarında gider gelirdim gider gelirdim
Rahatlamazdım
bir türlü bir ceset bulmadıkça
Ben
size hep söyledim bu benim aşkım
Saate
karşı alkol suya karşı tabanca
Benim
suyum bir ateş çalışkanlığıdır
Kurutulmuş
etlerim ve torbalarım hazır
Ama.
Ben gene bir kürdanın diş etlerine batmasıyım.
Bir
çürük azı dişinin kenarında
Yaralı
kalbim gürbüzdü sevişkendi
Bir
şehir hırgüründe karanlık olmadıkça
Ben
neyim varsa taşırım neyim varsa taşırım
Bir
marangoz gibi kulağımın arkasında
Ah
benim güzel cahilliğim
Ağaçlar
eni konu bir silâh olmadıkça
Belki
bir kuruntudur yaralayan kalbimi
Her
insan bir uyumsuzluktur ölü olmadıkça
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














