1 Mart 2011 Salı

Bedensel Boşalmanın İşlevi / Wilhelm Reich


Sinir hastalığı salgını, yaşamın şu üç önemli evresinde filizlenip gelişir ana-baba ocağının sinirceli havasından ötürü, çocukluğun en er­ken çağlarında; erginlik çağında; son olarak da salt ahlaksal ölçülere dayalı zorlayıcı evlilik'te.
İlk evrede, çok sıkı ve erken başlamış bir temizlik eğitimi, «iyi çocuk» olma, kesinlikle kendine egemen gözükme ve akıllı uslu davran­ma zorunluluğu bir sonraki evrede yasaklamaların en sertine, kendi ken­dini okşamanın yasaklanmasına zemin hazırlar. Çocukluk çağındaki gelişmeyi daha başka sınırlandırmalar da etkileyebilir, ama bu saydık­larım çok belirgindir. Çocuğun cinsel etkinliğinin baskı altına alınması baba ocağına ve onun «aile» denen havasına bağlanıp kalmanın temelini atar. Günümüz bireylerinde görülen düşünce ve eylem bağımsızlığı yok­luğunun kökeni de işte bu yasaklamalardadır. Ruhsal açıdan hareketlilik ve güçlülük cinsel yönden hareketlilikle atbaşı gider, onsuz var olamaz. Aynı biçimde, ruhsal devingenliğin bastırılmış ve beceriksiz oluşu da il­kin cinsel arzulara ket vurulmasına bağlıdır.
Erginlik çağında, ruhsal yoksullaşmaya ve kişilik zırhının oluşma­sına yol açan aynı zararlı eğitim ilkesi sürüp gider. Söz konusu ilkenin uygulanması daha önceden yürürlüğe konmuş bulunan çocukluk güdü­lerinin baskı altına alınması gibi çok sağlam bir temel üzerinde yapılır. Erginlik çağında çocuğun karşısına çıkan sorunun temeli dirimsel (bi­yolojik) değil, toplumsaldır. Ruh çözümlemesi biliminin sandığı gibi, ana-baba-çocuk arasındaki çatışkıdan da doğmaz. Çünkü sahici bir cin­sel ve uğraşsal yaşamda kendi yollarını bulabilen gençler analarına ba­balarına saplanıp kalmaktan kurtulmaktadırlar. Cinsel baskı altında ezi­len öbür çocuklarsa, çocukluğun ilk yıllarındaki duruma doğru hızla iti­lirler. Bundan ötürü sinir ve ruh hastalıklarının büyük bir bölümü er­ginlik çağında gelişir. Brasch'ın, cinsel etkinliğin başladığı yaşla evlilik­lerin süresi arasındaki ilintiyi gösteren sayılamaları, cinsel perhiz istekleriyle evlilik gerekleri arasındaki sıkı bağı doğrulamaktadır: bir deli­kanlı doyurucu cinsel ilişkiye ne denli erken başlarsa, ahlakın ömür boyu tek bir eşle yetinme katı kuralına o denli az ayak uydurabilmektedir. Bu buluşun doğuracağı tepki ne olursa olsun, olgu yadsınamaz. Çocuklardan cinsel arzularına gem vurarak yaşamalarını istemenin ereği, genci kuzu gibi uslu, evlenmeye hazır bir birey haline getirmektir. Cinsel perhiz bu ereği gerçekleştirir. Ama gerçekleştirirken cinsel güç­süzlüğe yol açar, buysa kişinin birliğini bozar, evlilik sorununu içinden çıkılmaz hale getirir.

Bir gence yasal olarak, örneğin on altıncı yaş günü arifesinde evlen­me hakkını tanırken (bu, o yaşta cinsel ilişki kurmanın sağlığa zararlı olmadığını gösterir), koşullardan ötürü otuz yaşına dek evlenemediğine göre, «evlenmezden önce sıkı bir cinsel perhiz»de yaşamasını istemek ikiyüzlülüğün ta kendisidir. İkinci durumda, «erken yaşta cinsel ilişki kurmanın sağlığa zararlı ve ahlaka aykırı olduğu» yargısına varılır. Düşünmeyi bilen hiçbir kafa böyle bir akıl yürütmeyi de, onun doğu­racağı sinir hastalıklarıyla cinsel sapıklıkları da kabul edemez. Kendi kendini doyurmaya verilen cezaları hafifletmek çok kolay bir kur­nazlıktır. Asıl sorun, oluşum halindeki gençlerin ruhsal gereksinimleri­nin doyurulmasıdır. Erginlik çağı, cinsel erginliğe, olgunluğa giriş de­mektir, başka bir şey değil. Güzel duyucuların «ekinsel erginlik» adını verdikleri şey, hadi ölçülü konuşalım, hoş laftan öte bir şey değildir. Yeni yetişen gençlerin cinsel mutluluğu, sinir hastalıklarını önlemenin ana sorunudur.
Gençliğin işlevi, her çağda, uygarlığın bir sonraki adımını temsil et­mektir. Analar babalar, her çağda, gençliği kendi eğitsel düzeylerinde tutmaya çalışırlar. Burada ana-babaların gerekçeleri akıldışıdır: bir za­manlar kendileri de analarının babalarının sözünü dinlemişlerdir; oysa gençler onlara gerçekleştiremedikleri şeyleri anımsattıkları zaman sinir­lenirler. Demek ki gencin baba ocağına başkaldırması erginlik çağının sinirce belirtisi değildir. Tam tersine, erginin ilerde yerine getireceği toplumsal işleve hazırlanmasıdır. Gençlik, kendi ilerleme yeteneği için kavga vermelidir. Her yeni kuşağın yükleneceği ekinsel görevler ne olursa olsun, daha yaşlı kuşağın gençliğin cinsel etkinliği ve kafa yapısı karşısında duyduğu korkuda baskı altına alıcı etken vardır.
Tatsızlığın kapı dışarı edileceği, yalnız hazzın yer alacağı bir düş ülke tasarlamakla suçladılar beni. Bu suçlama, sık sık yinelediğim şu savla çelişir: eğitim, bugünkü haliyle, insan denen varlığı tatsız şeylere karşı zırhla donatarak, haz alamaz duruma getirmektedir. Haz ve «yaşama sevinci» insanın kendi benliğiyle kavgaya tutuşmadığı, bir­takım acı deneylerden geçmediği, tatsız çatışkılara girmediği bir dünyada var olamaz. Ruh sağlığı bütün özellikleriyle ne Nirvana'nın Buda'cı ya da yogacı kuramlarında, ne Epikuros'un hazcı felsefesinde, ne de keşişliğin dünyadan el etek çekmeciliğinde vardır; ruhsal sağlığın başlıca özelliği, tam tersine, zorlu savaşımla mutluluğun, yanılgıyla doğrunun, yanlışlıkla bu yanlışlık üzerinde düşünmenin, akılcı nefretle akılcı sevginin birbirini izlemesidir; kısacası ruhsal sağlık, yaşamın karşımıza çıkarabileceği bütün durumlarda tam bir canlılık göstere­bilmektir. Hoşa gitmeyecek bir duruma ve acıya, yanılsama geçtikten sonra, eğilip bükülmezliğe kaçmaksızın dayanabilme gücü, mutluluğu kabul edebilme ve başkalarına sevgi verebilme yeteneğiyle at başı gider. Nietzsche'nin sözcükleriyle söylersek, «sevinçten göklere uçmak» istey­en kişi «ölümün kucağına atılma»yı öğrenmelidir. Bizim Avrupa'da uy­guladığımız eğitim ve toplumsal kavramlarımız —içinde yaşadıkları toplumsal konuma bağlı— gençleri ya pamuklara sarih bebekler, ya da en küçük bir haz duyamayan, onulmaz biçimde ağlamış suratlı işleyim ya da «iş» makineleri haline getirmiştir.


Evlilik sorunu, üzerinde açık seçik düşünmemiz gereken bir sorun­dur. Evlilik kimilerinin öne sürdüğü üzere salt bir sevgi sorunu olmadığı gibi, kimilerinin dediği gibi salt iktisadi bir kuruluş da değildir. Toplum­sal süreçlerin cinsel gereksinimleri içine sıkıştırdığı bir toplumsal örgüt biçimidir evlilik. Küçük yaşta edinilen öğretiyi ve toplumun ahlak­sal baskısını hesaba katmasak bile, cinsel ve İktisadi gereksinimleri özellikle kadında, evlenme arzusu biçimini alıp kaynaşmışlardır. Bütün evlilikler, zamanla, cinsel gereksinimlerle iktisadî gereksinimler arasın­daki gittikçe artan çatışkıdan ötürü, bozulurlar. Cinsel gereksinimler tek ve aynı eşle ancak belli bir süre karşılanabilir, iktisadi bağımsızlık, ah­laksal gereklilikler ve alışkanlıksa ilişkinin sürekliliğini ister. Karı-koca yaşamının yoksulluğunda temel etken işte bu çatışkıdır. Gerdek öncesi uçkuru bağlı yaşamak, sözüm ona, kişileri evliliğe hazırlamaktadır. Oysa cinsel aksaklıklara yol açan ve evliliğin tabanını aşındıran işte bu cinsel perhizdir.
Toplumun akıl sağlığını içinde aşındıran bu engeller kendi başlarına da son derece ciddi şeylerdir, ama onları üreten dış toplumsal koşullarla iyice kötüleştirilirler. Ruhsal yaşamı saran yoksulluğu bugünkü cinsel karışıklık istemedi elbet, ruhsal yoksulluk cinsel karışıklığın ayrılmaz parçasıdır. Çünkü zorlayıcı aileyle zorlayıcı evliliktir iktisadi ve ruhsal açıdan makineleşmiş çağımızda insanın ruhsal (zihinsel) yapısını yeni­den yaratan kurumlar. Cinsel sağlık açısından bakıldığında, bu alanda her şey kötü gitmektedir. Dirimbilimsel terimlerle söylersek, sağlıklı in­san bedeni otuz kırk yıllık üretken yaşamı boyunca üç dört bin kez sevişmek ister. Soyunu sürdürme arzusu üç dört çocukla karşılanır. Ah­lakçı ve çileci öğretiler, üremeye yönelik olmadığı zaman, evlilik içersindeki cinsel hazzı bile mahkûm etmektedirler. Mantıksal sonucu­na vardırılırsa, bu kural insanın ömür boyu çok çok dört kez sevişmesine izin verir. En yetkili hekimler bu ilkeyi benimserler ve insanlar sessizce acı çeker, ya da hile yapar, ikiyüzlülüğe kayarlar. Ama böyle bir saç­malığı elinin tersiyle itmeye kimsecikler ciddi olarak kalkışmaz. Saç­malık gebeliği önleyici ilaç ve araçların resmen ya da ahlak yoluyla ya­saklanmasında, bu konuda insanlara bilgi verilmemesinde dile gelir. Sonuç, çekilen cinsel bozukluklarda ve gebelik korkusunda kendini gösterir, bunlarsa çocukluktan kalma cinsel kaygıları depreştirir, evli­liğin temelini aşındırır. Bu karışıklığı oluşturan öğeler, kaçınılmaz bir biçimde, etkilerini birleştirirler. Dölyoluna elini sürme korkusu çocuk­luktaki kendi kendini okşama yasağından gelir. Dolayısıyla kadınlar ge­beliği önleyici ilaç ve araçları kullanmaktan korkar, «yasaları çiğne­yerek çocuk aldırmak» zorunda kalırlar; buysa, sayısız sinir hastalığı be­lirtisinin kaynağıdır. Gebe kalma korkusu hem kadının, hem erkeğin cinsel doyumunu büyük ölçüde azaltır. Ergin erkeklerin yüzde altmışı yanda kesilen birleşme'ye başvurur. Bu uygulamaysa cinsel durgunluğa ve kitle halinde sinir hastalığına yol açar.

Bilim ve tıp bu konuda tek söz etmez. Hatta daha kötüsünü yapar, değinmezlikten gelerek, katı bilimcilikleri, yalan yanlış öğretileriyle, gi­derek dolaysız engellemeyle her türlü ciddi toplumsal ya da hekimsel çare araştırısının karşısına dikilirler. Cinsel perhizle yanda kesilen bir­leşmenin «ahlaksal gerekliliği»ni ve «zararsızlığını anlatan ardı arkası gelmez gevezelikleri duyunca insan haklı olarak tiksintiden kusacak gibi oluyor. Bunları Freud'un evindeki toplantılarda hiç söylemedim, ama ol­gular kendi başlarına duyduğum tiksintiyi anlattı.

Katlanmak zorunda bırakıldığımız yaşam çok ağırdır, bize müthiş yükler, umut kırıklıkları, içinden çıkılmaz işler getirir, diyor Freud. Bu ağır yaşama dayanabilmek için mutlaka ağrı kesici şeyler yutmamız ge­rekir... Bunları belki üçe ayırabiliriz: içinde bulunduğumuz yoksulluğu azımsamamıza izin veren güçlü ilgi değişiklikleri; bu yoksulluğu azaltan ve cinsel doyumun yerini tutan doyumlar; bir de, bizi acılara karşı duyarsızlaştıran uyuşturucu maddeler. Bu yollardan herhangi birine başvurmak zorundayızdır Beri yandan Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği adlı yapıtında yanılsamaların en tehlikelisini, dini elinin tersiyle itiyordu.
İnsanoğlu Tanrı'yı, alabildiğine yüceltilmiş bir babadan başka bi­çimde canlandıramaz zihninde. Ancak böyle dev gibi bir baba insan­oğlunun gereksinimlerini bilebilir, yakarmaları karşısında onu bağışlayabilir ya da pişmanlığının derecesine bakıp cezasını hafifletebilir. Bütün bunlar öylesine çocuksu, gerçek yaşamdan öylesine uzaktır ki, in­sanlığı içten seven kişi ölümlerin büyük çoğunluğunun hiçbir zaman bu anlayışın üstüne çıkamayacaklarını düşündükçe kan ağlar.
Cinsel sağlıkla uğraşmaya başlayalı beri, yaşamın asıl içeriğinin ge­nel açıdan ekinsel (kültürel), özel açıdansa cinsel mutluluk olduğuna, bütün kılgısal toplumsal girişimlerin bunu gerçekleştirmeyi erek edin­mesi gerektiğine inanmıştım. Her yandan bunun tersini savunan sözler yükseliyordu. Oysa buluşlarım bütün karşı çıkışlarla güçlüklerden daha önemliydi. En yalın romandan en yetkin şiire dek bütün yazınsal yapıt­lar benim bu görüşümü destekledi. Ekinsel ilgi (filmler, romanlar, şiirler, oyunlar, vb.) hep cinsel yaşam çevresinde döner, özlenen ülkü­nün övülmesi, bugünkü durumun yerilmesiyle gelişir. Güzellik işleyimi, moda ticareti, duyuru işleri hep bu konuya dayanır. Tüm insanlık sevgi­de mutluluğu ararken, neden bu gerçekleşemiyordu?
Amaç açıktı, insanın dirimsel yapısının derinliklerinde yatan olgular hekimlerin eyle­me geçmesini gerektiriyordu. Neden mutluluğu aramak hâlâ katı ger­çeklikle çatışan, düşsel bir şeydi? Freud, şöyle akıl yürüterek bütün umutlarını gömdü: insanoğlunun davranışı, yaşamın erekleri konusunda bize ne gös­teriyor? İnsanlar yaşamdan ne bekliyor, ne elde etmek istiyorlar? Tar­tışmalarımız bilginin dingin çalışma odasına halk yığınlarının cinsel is­teklerini sokup çetin tartışmalara yol açtıktan sonra, 1930'larda Freud'un kafasını kurcalayan sorular bunlardı işte.
Freud'un şunları kabul etmesi gerekiyordu: «Sorunun yanıtı kuşkuya yer bırakmayacak biçimde ortadadır, insanlar mutluluğu arıyorlar. Mut­lu olmak ve öyle kalmak istiyorlar.» Güçlü hazlar duymak istiyorlar.
Yaşamın ereği çok yalın bir şeydir: haz. Bu ilke, tâ kökeninden başla­yarak, ruhsal aygıtın bütün işlemlerine yön verir.
Haz ilkesinin yararlılığı konusunda kuşkuya yer yoktur, oysa —gerek uçsuz bucaksız acunsal evren, gerek ufacık insan evreni— bu ilkenin tasarısını aksatmaya uğraşır. Haz duyma ilkesinin tasarısı gerçek­leştirilemez; evrenin düzeni karşıttır buna; hatta «yaratma» tasarısında insanoğlunun «mutlu» olmasına yer verilmediği bile söylenebilir. Söz­cüğün en dar ve en kesin anlamıyla mutluluk, en yüksek gerilim nok­tasına erişmiş gereksinimlerin bir anda doyurulmasından doğar; dola­yısıyla, yapısı gereği ancak çok kısa anlarda gerçekleşebilir.
Freud, bunları derken, insanoğlunun mutluluğa yatkın olmadığı yargısının doğurduğu duyguyu dile getiriyordu. Doğrusunu isterseniz kanıtlama kulağa hoş geliyor, ama yanlıştır. Bu kanıtlamaya göre, çileciliğin mutluluğun önkoşulu olması gerekiyor, insanlar böyle laflar ederken, dirimsel bir gereksinimin belli bir gerilime erişmesinin de, so­nunda bu gereksinimi karşılama umudu bulunması ve gerilimin çok sürmemesi koşuluyla, kendi başına haz verdiğini görmezlikten gelmek­tedirler. Ayrıca, doyuma erme umudu bulunmadığı, haz hep ceza­landırılma korkutmacası altında kaldığı zaman, söz konusu gerilimin in­san bedenini kaskatı yaptığı, tat alamaz duruma getirdiği unutulma­malıdır. İnsanı mutlu eden en yüce yaşantı, bedensel boşalma, kendine özgü bir enerji birikimini gerektirir. Bundan, Freud'un vardığı şu sonuç çıkarılamaz: «haz ilkesi yeryüzünde uygulanamaz». Bugün elimde Fre­ud'un savının yanlışlığını gösteren deneysel bir kanıt var. 1930'lardaysa, yalnız, Freud'un bir bilimsel doğruyu cümleler arasında sakladığını sezi­yordum, insanın mutlu olabileceğini kabul etmek, saplantılı yineleme kuramıyla ölüm içgüdüsü kuramının yadsınması anlamına gelirdi. Buy­sa, yaşamdan mutluluğu kaldırıp atan toplumsal kurumların eleştiril­mesini gerektirirdi. Freud, önerdiği yazgıya boyun eğmeyi savunmak üzere, bunun kaçınılmaz ve değişmez olup olmadığını araştırmaksızın, o günkü durumdan alınmış kanıtlamalara başvurdu. Freud'un nasıl olup da çocuğun cinsel etkinliğinin bulunup ortaya çıkarılmasının dünyayı değiştirme girişimlerini etkilemeyeceğine inandığını bir türlü anlayamıyordum. Bence, kendi yapıtına müthiş haksızlık ediyor, ve bu çelişkinin acısını tâ yüreğinde duyuyordu. Çünkü kendi kanıtlamalarımı sıraladığım zaman ya yüzde yüz yanıldığımı, ya da «günün birinde ruh çözümlemesinin ağır yazgısını tek başıma taşımak zorunda kala­cağımı» söyledi. Düşüncem yanlış değildi, ikinci varsayımı tamı tamına doğru çıktı.
Freud, gerek tartışmamızda, gerek yapıtlarında dirimsel acı çekme kuramına sığınmıştı. İnsan uygarlığının sürüklendiği yıkımdan «Sevi’ nin göstereceği bir çaba»yla kurtulmayı umuyordu. 1926'da yaptığımız özel bir konuşmada, Sovyet Rusya'daki devrimci «deneme»nin başarıya ulaşacağını umduğunu söylemişti. O günlerde hiç kimsenin aklından, Lenin'in giriştiği toplumsal halk yönetimi kurma denemesinin, sonraları korkunç bir başarısızlıkla sonuçlanabileceği düşüncesi geçmiyordu. Freud, insanlığın hasta olduğunu biliyordu, ve bunu kâğıda geçirmişti. Bu genel hastalıkla önce Rusya'da, sonra Almanya'da yaşanan felaket arasındaki ortaklığı ruh hekimi de, Devlet adamı da, siyasal iktisat uz­manı da yakalayamazdı elbet. Üç yıl sonra (1933'te) Almanya ve Avusturya'daki koşullar öylesine bozulmuştu ki, hekimlik uğraşım tehlikeye girdi. Siyasal yaşamdaki akıl dışılık açıkça ortaya çıktı. Çözümleyici ruhbilim her geçen gün toplumbilimsel sorunları biraz daha derinleme­sine alıyordu. Yürüttüğüm çalışmada, ruhsal açıdan hasta «insan»la top­lumsal bir varlık olan «insan» gittikçe kaynaşıyor, tek bir varlık haline geliyordu. Sinir hastası, mutluluğa susamış insan yığınlarının kolayca siyasal korsanların kucağına düştüğünü görüyordum. Freud, insan ruh­larını saran vebayı çok iyi bildiği halde, ruh çözümlemesini siyasal karışıklığa katmaktan korkuyordu. Zihnindeki çatışkı, insanın yüreğini parçalayacak kertedeydi. Bugün, kavgadan vazgeçmesinin gerekliliğini de anlıyorum. Tam on beş yıl, son derece yalın olguların kabul edilmesi için uğraşıp didinmişti. Hekim arkadaşları ona karaçalmış, şarlatanlıkla suçlamış, hatta araştırmalarının gerekçelerinden bile kuşkulanmışlardı. Freud bir toplumsal uygulayıcı değildi elbet, ama «katıksız bir bilgin»di dolayısıyla dürüst ve titizdi. Hekim arkadaşları uzun süre yad­sıyamazlardı bilimdışı ruh dünyasının olgularını. 





T.S.Eliot / Şiir ve Şair



"...bir şiirde şairin niyeti, belki de bütün temel ve yan anlamlarıyla söz kaynaklarını ve sadasını kullanarak karan­lık dürtüyü dizelere dökmektir. İfade edilinceye kadar ne söyleyeceğini bilmez; bulacağını bulmak için çaba har­carken başkalarının anlaması için kafa yormaz... Doğum sancılarından kurtulup, rahatlayabilmek için çırpınır durur. Yazdığı sözler ve şiir, cinin dualarla def edilmesi gibi bir şeydir....sadece bu ani sıkıntıdan kurtulup rahata kavuşmak... Nihayet sözleri yerli yerine oturttuğu zaman...adeta günahlarından arınma ve bir çeşit dinginleşme gibi duyguları aynı anda yaşar. Şimdi şiirine şunu söyleyebilecek durumdadır: Git, benden uzaklaş! Kitapta ait olduğun yeri bul ve bundan böyle benden seninle bir daha ilgilenmemi isteme."

23 Şubat 2011 Çarşamba

Criminal Minds / Alıntılar



Shakespeare:
Hiçbir şey dikkat çekme isteği kadar sıradan değildir.

Nietzsche:
Bir şeyin mantıksızlığı varlığına kanıt değil aksine koşuldur.

Norman McClain:
Birlikte yaşadığımız ve sevdiğimiz kişilerin bizi yaralayacağını bilmeliyiz.

Faulkner bir keresinde;
Sadece akranlarından veya atalarından daha iyi olmak için canını sıkma. Kendinden daha iyi olmaya çalış. demişti.

Şair W.H. Auden şöyle yazmış:
Şeytan her zaman gösterişsizdir.Ve genelde insandır.Yatağımızı paylaşır ve masamızda yemek yer.

Rose Kennedy:
Zaman bütün yaraları iyileştirir derler. Katılmıyorum.Yaralar kalır. Zamanla; akıl kendini korumak için yaranın üstüne kabuk bağlar ve acı azalır ama asla tamamen kapanmaz

Chuck Jones:
Bir aslanın iş saatleri acıktığı zamanlardır. Doyduğunda avcı ve av yeniden huzurla birlikte yaşarlar.

Helen Keller:
Gerçek mutluluk için kendini tatmin etmek değil,kendini buna değecek bir şeye adaman gerekir.

Dale Turner Mused:
En iyi dersleri geçmişteki hatalarımızdan alırız...Geçmişteki hatalar, geleceğin bilgeliğidir.


James T. McCay:
Yarının farklı olacağına kendi kendine söz verirsin, ama yarın çoğu zaman bugünün tekrarı olur.

Bitik Adam / Thomas Bernhard

            Oysa Wertheimer, ben Steinvvay'imi öğretmen kızına verdikten yıllar sonra da piyano çalmıştı, çünkü daha yıllarca piyano virtüözü olabileceğine inanmıştı. Ayrıca, piyano virtüözü olarak tanınan bizim birçok piyanistimizden bin kere daha iyi de çalıyordu, ama Avrupa'daki tüm diğer piyano virtüözleri gibi olmak onu tatmin etmediğinden düşünce bilimlerine dalmıştı. Bense Wertheimer'den daha iyi çaldığıma inanıyordum, ama asla Glenn gibi iyi çalamazdım ve bu yüzden (Wertheimer'le aynı neden­den ötürü!) piyano çalmaktan bir anda vazgeçmiştim. Glenn'den daha iyi çalmak zorundaydım, ama bu olası değildi, olanaksızdı, ben de böylece piyano çalmaktan vazgeçtim. Han­gi gün olduğunu bilmediğim bir Nisan günü uyandım ve kendi kendime artık piyano çalmak yok, dedim. Enstrümana da bir da­ha dokunmadım. Hemen öğretmene gidip piyanonun nakledi­leceğinin haberini verdim. Bundan sonra kendimi felsefeye ve­receğim, diye düşündüm öğretmene giderken, oysa doğal ola­rak bu felsefenin ne olduğu hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Asla bir piyano virtüözü değilim, dedim kendi kendime, yorumcu değilim, röprodüksiyoncu bir sanatçı değilim. Sanatçı da değilim. Düşüncemin bozulmuşluğu beni hemen kendine bağlamıştı. Öğretmene giden yolda durmadan şu üç sözü tek­rarlayıp durdum: Asla sanatçı değilim!. Asla sanatçı değilim!. Asla sanatçı değilim!. Glenn Gould'u tanımasaydım herhalde piyano çalmaktan vazgeçmezdim ve piyano virtüözü olabilirdim ve belki de dünyanın en iyi piyano virtüözlerinden biriydim şim­di, diye düşündüm lokantada. Birinci olana rastladığımızda vazgeçmek zorundayız, diye düşündüm. Glenn'i, garip bir bi­çimde, çocukluğumun dağı olan Mönchsberg'de tanıdım. As­lında onu daha önce Mozarteum'da görmüştüm, ama Mönchsberg'deki bu karşılaşmadan önce onunla hiç konuşmamıştım, bu dağa intihar dağı da denir, çünkü her şeyden çok intihara el­verişlidir ve her hafta en az üç ya da dört kişi kendini oradan derinliklere atar. İntiharcılar dağın içindeki asansörle tepeye çı­karlar, birkaç adım atarlar ve kendilerini aşağıdaki kente doğru fırlatırlar. Caddenin üzerinde parçalananlar beni her zaman bü­yülemiştir, ben de (ayrıca Wertheimer de) çok sık Mönchsberg'e yürümüşümdür ya da asansörle çıkmışımdır kendimi oradan aşağıya atma niyetiyle, ama kendimi aşağıya atmadım (Wert­heimer de atmadı!). Ben birçok kez (Wertheimer de!) atlama durumuna geçtim, ama ben, aynı Wertheimer gibi atlamadım. Geri döndüm. Doğaldır ki, şimdiye kadar atlayanlardan daha çok kişi geri döndü, diye düşündüm. Glenn'e Mönchsberg'de Richterhöhe denilen yerde rastladım, Almanya en iyi oradan gö­zükür. Onunla konuşmuştum, ikimiz de Horowitz'ten ders alıyo­ruz, demiştim. Evet, diye cevaplamıştı. Aşağıya Alman düzlü­ğüne baktık ve Glenn hemen Füg Sanatını tartışmaya başladı. Çok zeki bir bilim adamıyla karşılaştım, diye düşünmüştüm. Rockefeller burslusu olduğunu söyledi. Ayrıca babası da zen­gin bir adammış. Deri, kürk, dedi, Avusturya taşrasından gelen sınıf arkadaşlarımızdan daha iyi Almanca konuşuyordu, iyi ki Salzburg burada ve dört kilometre ötede, aşağıdaki Almanya'da değil, Almanya'ya gitmezdim, dedi. İlk andan başlayarak bir düşünce dostluğu oluşmuştu. En ünlü piyano çalıcılarının bile sanatlarından haberleri yok, dedi. Zaten tüm sanat dallarında durum aynı, dedim, resim de öyle, yazarlık da öyle, dedim,

31 Ocak 2011 Pazartesi

Kumru ile Kumru / Tahsin Yücel


Pehlivan kahkahalarla güldü her seferinde.
Kızacak yerde gülmesinin de gösterdiği gibi, Pehli­van çok sert bir adam değildi. Korktuğunun tersine, bıyı­ğı orasına burasına batmıyor, özellikle ilk haftadan son­ra, üstüne çıktığı zaman da koca gövde tüm ağırlığını yitiriyordu. "Pehlivan mehlivan, iyi adam doğrusu!" diyor­du içinden. Komşu kapıcılar da gözlemleriyle sürekli doğruluyorlardı izlenimini, Aygün apartmanının her iş­ten anlayan ve her şeyi bilen yaşlı kapıcısı Bilal efendi bir yana bırakılacak olursa, koca sokakta en sayılan ka­pıcı oydu. Tüm kapıcı kadınlar, ne zaman ondan söz açıl­sa, "Dünya ahret kardeşim olsun, Haydar efendi çok iyi adam; ondaki boy bos hiç kimsede yok, ama karıncayı bi­le incitmez!" diyor, başka bir şey demiyorlardı. Bu arada, apartman sahibinin hemşerisi, hatta uzaktan akrabası ol­ması, buna karşılık, bu çok zengin adamın kulu kölesi ol­maması da bayağı artırıyordu saygınlığını; hemşerisinin yanında, bir süre çok paralı bir işte çalıştıktan sonra, vur kırdan hoşlanmaması nedeniyle, bu işi adamın tüm bas­tırmalarına karşın bıraktığını, böyle bir yerde bir daha çalışmamaya büyük yemin ettiğini anlata anlata bitiremiyorlardı. Tüm bunlar göğsünü kabartıyordu Kumru’nun. Göğsünü kabartan bir başka şey de kılığıydı: eski işinden kalmış en az on çift kundurası, on takımı, otuz fırenk gömleği, bir o kadar da kravatı vardı. Kravatını her zaman takmasa bile, makineden çıkmış gibi duran koyu renk takımlarından herhangi birini giyip çıktı mı sokak­tan geçen tüm hanımlar yiyecek gibi bakıyorlardı Pehli­van'a. Ama göğsünü en çok kabartan şey geçen yıl 11 nu­marada oturan Talip beyden satın aldığı ve ondan başka hiç kimsede bulunmayan hem döner, hem yükselip alça­lır müdür koltuğuydu. Evde hep bu koltukta oturuyor, hava güzel olunca da sırtına alıp onca merdivenden yu­karı çıkararak Günay apartmanının önüne yerleştiriyor, boyunu iyice yükselterek 'müdürler gibi' üstüne kurulup Zippo çakmağıyla bir Samsun yakıyordu. Komşu kapıcı­lar ve eşleri de, onun hatırına mı, yoksa koltuğun hatırı­na mı, yoksa apartmanın tam karşısında oldukça işlek bir yokuş bulunduğundan mı, bilinmez, minderlerini ya da bodur iskemlelerini alıp onun çevresine yerleşiyor, memleketleri, havaları, işleri, yokuştan inenleri, önlerin­den geçenleri konuşuyor, Aygün apartmanının kapıcısı Bilal dayının memleketin ve dünyanın gidişine ilişkin gözlemlerini, Çandar apartmanının kapıcısı çifte karılı çember sakallı Recep efendinin her şeyi Allah'a ve Mu­hammet'e bağlayan yorumlarını, Selanik apartmanının kapıcısı Kandilli Yahya'nın şakalarını dinliyorlardı, ama Kumru, özellikle ilk haftalarda, fazla bir şey anlamıyordu bunlardan, gözlerini oturduğu müdür koltuğunu par­mağını bile oynatmadan, kıçıyla sağa sola çevirerek oya­lanan Pehlivan'a dikiyor, bu koltuğun hiç kimseye böyle yakışmayacağını düşünüyordu.
Hoşuna gitmeyen yanları da vardı. Örneğin, kendisi­ni böyle genç yaşta baba ocağından alıp buralara getirdi­ğine göre, hiç değilse akşamları biraz konuşması, hava­dan sudan da olsa bir şeyler anlatması, bir iki şaka yap­ması beklenirdi. Ama söz ağzından kerpetenle almıyor­du: iki metrelik adam utangaç çocuklar gibi susuyordu hep, birbirleriyle konuşmaları için çevrelerinde birileri­min bulunması ya da birilerinin söz konusu olması zorun­luydu sanki. Ancak en kötü yanı kokmasıyla horlamasıydı. Yatağa girdi mi, hele bir de sevişmek için anadan doğma soyunup iyice sokuldu mu öyle bir ter ve öyle bir si­gara kokuyordu ki Kumru'nun burnunun direği kırılıyor, dudaklarını dudaklarından kaçırmaya, burnunu koltuk altlarından olabildiğince uzak tutmaya çalışıyordu. Ama o yakınmalardan hiç alınmıyor, "Ne var bunda? Erkek adam kokar," diyordu. Oysa Kumru kokmadığı zamanlar da bulunduğunu bilmiyor değildi: örneğin, sevişmeden sonra, şaşmaz alışkanlığı uyarınca, kalorifer dairesinde­ki mavi leğende tepeden tırnağa yıkanıp döndüğü za­man! Birkaç kez, hiç değilse şu yıkanma evresini tersine çevirmesi, yani sevişmeden sonra değil de sevişmeden önce yıkanması için yalvardı ona. Ama Pehlivan nerdeyse kızdı, "Kız, sen dinsiz misin, nesin, beni dinden iman­dan mı çıkaracaksın? Olmaz öyle şey!" diyerek kendince kapattı konuyu. Kumru hiç değilse şu işin böyle tümden soyunulmadan yapılmasını önerince de sinirlendi. Öyle anlaşılıyordu ki sevişirken o ağır erkek kokusunu ille de duyurmak istiyordu karısına, "Erkek adam kokar da, horlar da. Sok bunu kafana! Alış artık!" diye kesip attı. Söylemesi kolaydı, hele bir de, kocasının uzunluğu nede­niyle, ancak koltuk altlarının oralarda, yani kokunun odağında soluk alabildiği düşünülünce. Belki de bu yüz­den, Kumru bu fazlasıyla bunaltıcı sevişme işleminden çok, işlemden sonra, Haydar'ın dışarıda boy aptesi aldığı sırada, bedeninin odağında hep kendini belli eden titrek boşluk duygusunu seviyordu. Ama bu da fazla uzun sür­müyordu: Haydar, çabucak üstünü giyip yanına uzana­rak şöyle bir sarıldıktan sonra, hemen arkasını dönüyor, çok geçmeden de koca apartmanın temellerini yerinden oynatmak istercesine horlamaya başlıyordu. Kumru tit­remeyi durdurmak için yastığını çekince de hiç kızma­dan, ama kararlı bir sesle, üç aşağı beş yukarı aynı şeyi yineliyordu:
"Erkek adam horlar. Sok bunu kafana!"
Ancak, kafasına sokmaya çalışsa da olmuyordu: hor­lama başladı mı uykuyu unutmak gerekiyordu. Öyle ki, sıkıntının doruğa çıktığı anlarda, "Şu herif ölse de bir kurtulsam!" dediği bile oluyordu. Bununla birlikte, yol iz bilmemesi bir yana, Haydar gücü ve yapısıyla böyle bir olasılığı sıfıra indirmekteydi. Küçük bahçeye çıkıp koca kentteki tek dostuna: küçük nar ağacına dert yanmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Arada bir, kısa bir süre için bile olsa, memlekete dönmenin, başını Meryem ebe­nin ya da ortanca bacısı Hürü'nün dizlerine koyup ağla­manın düşünü kurduğu, düşünden Pehlivan'a da söz et­tiği oluyordu ya o hemen kapatıyordu konuyu, "Unut bu­nu," diyordu, "elimde avcumda ne varsa, babana gitti, bir; apartmanı bırakamayız, iki; sen buraya geleli daha bir yıl bile olmadı, üç!" Kumru o zaman arkasını dönüp sessizce ağlamaya başlıyor, "Gâvurun babana mektup yazalım deyip durması bundan: buradan oraya yalnız mektubumun gidebileceğine inandırmak istiyor beni," diyordu. İstanbul'a gelişinin yılı bile dolmadan çıkagelen ikizler de Ecem sokağa iyice mıhladı onu. Üstelik, bunca acıdan sonra, kocasıyla konuşarak çocuklarına ad koyma hazzını bile tadamadı.
Çocuklar göbekleri bağlanıp kundaklandıktan ve analarının memesini ilk kez emdikten sonra, Bilal dayı­nın karısı Emine teyzeyle ebe hanım kapıdan çıkar çık­maz, yani daha sabahın köründe, Yarma Haydar, adına yaraşır biçimde, ağzında sigarasıyla, pat diye odaya girdi, önce Kumru'ya gülümsedi, sonra ikizlerin üzerine eğildi, hangisinin oğlan, hangisinin kız olduğunu küçücük yüz­lerinden çıkarmaya çalıştı, çıkaramadı, Kumru'ya da sor­madı, yatağın ucuna oturdu.
"Ben birazdan gider, adlarını da alıp gelirim," dedi.
Kumru, nerdeyse üç aydan beri, sevdiği adları bir bir usundan geçirmekteydi, ama dönüp dolaşıp Elifle Ali'ye geliyordu. Şaşırdı, hatta ürperdi.
"Adlarını mı?" diye kekeledi. "Nereden alacaksın ki?"
"İsmail abiden. Burada bizim büyüğümüz o," dedi Pehlivan.
"Benim çocuklarımın adları İsmail abinin cebinde Giymiş?"
Pehlivan kaşlarını çattı.
"İyi bildin, onun cebinde," dedi.

17 Ocak 2011 Pazartesi

İç Deney / Georges Bataille

Karşı çıkma, söylemle ve dramatik teşvikle sınırlamaydı, içimizde gerçekten güçsüz olarak kalırdı. İçine görmemek üzere gömüldüğü­müz kum, sözcüklerden oluşmuştur ve onlardan yararlanan karşı çık­ma, -eğer bir imgeden farklı bir diğerine geçersem- çırpınırken batan ve gayretleri kesinlikle batan çıkmazdaki insanı düşündürür: Ve söz­cüklerin, anlaşmazlıklarının, olabilirliklerinin tüketici büyüklükleri­nin ve en sonunda ihanetlerinin devingen kumlardan bir şeyleri oldu­ğu doğrudur.
Bize verilen ip olmadan bu kumlardan çıkamayız. Sözcüklerin hemen hemen içimizdeki tüm yaşamı kendine çekmesine karşın el konmuş, sürüklenmiş, yığılmış bu yaşamda karıncaların (sözcüklerin) işi çok kalabalığının tek bir dal parçası yoktur -içimizde suskun, giz­lenmiş, kavranamaz bir parça varlığını sürdürür. Sözcüklerin ve söyle­min bölgesinde bu parça bilinmez. Aynı şekilde genel olarak bize uzaktadır. Ancak belirli koşullarda ona ulaşır veya sahip oluruz. Bunlar hiçbir nesneye dayanmayan belirsiz içsel devinimlerdir ve amaçları yoktur. Başka durumlarda göğü, odası olan -ve bu konuda dikkati kavradığı şeye yönlendiren- dilin, yoksun kalmış olmasına, bir şey söyleyememesine, bu durumları dikkatten gizlemesine rağmen (yo­ğunlukların azlığından yararlanan dil hemen dikkati başka yöne çeki­yor) bir odanın kokusuna, göğün arılığına bağlı olan diğer durumlara benzer bu durumlar tanımlanabilir hiçbir şeyle güdülenmemişlerdir.
Eğer tartışmaksızın dilin yasası altında yaşıyorsak, bu durumlar içimizde sanki yokmuş gibi vardırlar. Ama eğer bu yasaya çarpıyorsak, geçerken bilinci bu durumların birinde durdurabilir ve içimizdeki söylemi susturarak bize verdiği sürprize takılabiliriz. O halde en iyisi kendi içine kapanmak, geceyi gerçekleştirmek, içinde bir çocuğun -uykusunu bulduğumuz askıya alınmış bu sessizlikte kalmaktır. Biraz Şansla, bu durumda dönüşü kamçılayan ve şiddeti arttıran şeyi fark ediyoruz. Ve kuşkusuz bundan dolayı, bir annenin çocuğunun yanında hastalıklı bir tutkuyla gece boyunca kalması aşırı bir şey değildir.
Ama zorluk, kolaylıkla tam olarak susmaya ulaşamamaktan ve tam da bir annenin sabrıyla kendine karşı savaşmak gerektiğinden ile­ri gelmektedir: Sözsel köleliklerin korumasında varlığını sürdüren şe­yi kavramaya çalışıyoruz ve kavradığımız şey belki de gücümüz (sonra onun başarısızlığı) konusunda tümceler dizen, sayıklayan bizzat kendimizdir, ama tümceler var ve başka bir şeyi kavrama güçsüzlüğü için­deyiz. Genel olarak gizli ama tam ışığın içine düşen güçsüz bir aptal­lıkla içli dışlı olarak -direnmeliyiz: Oldukça hızlı olarak durumların şiddeti artıyor ve bundan sonra bu durumlar içine alıyor ve hatta ken­dinden geçirtiyor. Düşünebileceğimiz, yeniden susmadan sözcükleri sıralayabileceğimiz an geliyor: Bu kez kulise (arka plana) ve aldırmaksızın seslerini kayboluşa bırakıyoruz.
Ancak en içsel devinimlerimizden edinebileceğimiz bu egemen­lik iyi bilinmektedir: Bu yogadır. Ama yoga bize bilgiçlikle süslenmiş kaba yollar ve tuhaf anlatımlar şeklinde verilmiştir. Ve kendi için uy­gulanan yoga, bir estetik veya bir sağlık bilgisinden öteye gidememektedir. Buna karşın ben aynı araçlara (açığa çıkarılmış olarak) bir umutsuzluk içinde başvuruyorum.
Hıristiyanlar bu araçları kullanıyorlardı ama deney onlar için uzun bir çilenin son bölümüydü (Hindular, deneylerine, kendilerinde eksik olan dinsel dramın bir eşdeğerini sağlayan çileciliğe kendiliğinden ka­pılıyorlardı). Ama çileciliğe başvuruyu yapamadığımdan ve istemedi­ğimden, karşı çıkmayı egemenliğin kendisi olan sözcüklerin gücünün özgürleşmesine bağlamak zorundayım. Ve, Hinduların tersine bu araçları oldukları seviyeye indirgedim, sonra araçların içinde esine ay­rılması gereken kısmı belirttim, ve bu araçları yeniden yaratabilmenin olanaksızlığını da söylemekten geri durmadım. Gelenekle ağırlaşan uygulamalar, en özgür şairlerin vazgeçemediği bayağı kültürün benze­ridir (ikincil araştırmalar yapmamış hiçbir büyük şair yoktur).
Kendi hesabıma ele aldığım şey yoganın okulsal havasından çıka­rabildiğim şeyden uzaktadır. Söz konusu araçlar ikilidir; bulmak gere­kir: Alışkanlığı besleyen, ama tamamının bizi dizginde tuttuğu bu nesnelerden uzaklaştıran sözcükler, -bizi dışsal (nesnel) düzlemden öznenin içelliğine kaydıran nesneler.
         Kaydıran sözcüğüne sadece bir örnek vermekle yetineceğim. Sözcük diyorum: bu aslında içine sözcüğün yerleştirildiği bir tümce olabilir ama ben kendimi sessizlik sözcüğüyle sınırlıyorum. Söylemiş­tim, sözcük olarak sessizlik daha önceden sözcüğün kendisi olan gü­rültüyü yok eder; sessizlik sözcüğü, sözcüklerin tümünün içinde en sapığı ve en şiirselidir: Sessizliğin kendisi, ölümün güvencesidir.
Sessizlik, kalbin hastalıklı temiz sevgisinin içinde verilmiştir. Bir çiçek kokusu anılarla yüklü olduğu zaman, bir anki yumuşaklığının bizi kendisinden kurtaracağı gizin korkusu içinde çiçeği solumayı sür­dürürüz: Bu giz içsel, sessiz, kavranamaz ve çıplak bir var olmadan başka bir şey değildir. Giz, sözcüklere (nesnelere) her zaman verilen dikkatin bizi gizlemesinden ve eğer dikkatimizi nesnelerin en say­damlarına çevirirsek dikkatin bizi kesinliğe götürmesinden başka bir şey değildir. Ama dikkat kesinliği ancak, onu sonunda bu ayrık nesne­lerden ayırabilmemiz durumunda, tam olarak sağlar: Bu nesneler için, onların artık hiçbir şey olmayan sessizliği sona erdirdikleri yeri bir dinlenme yeri olarak seçerken yapabildiğimiz şey budur.
Hinduların seçtiği dinlenme yeri daha az içsel değildir: Bu yer, soluktur. Ve kayan bir sözcüğün önceden sözcüklere verilen dikkati yakalama gücü olduğu gibi, soluğun, jestlerin yararlandığı dikkatin, nesnelere yönelen eylemlerin de bu gücü vardır: Ama bu eylemlerden sadece soluk içselliğe götürür. Bu yüzden -belki de sessizlik içinde-uzun uzun yumuşakça soluk alıp veren Hindular, soluğa, zannettikleri güç olmayan ve kalbin gizlerini daha az açmayan bir gücü haksız yere vermemişlerdir.
          Sessizlik bir sözcük olmayan bir sözcüktür ve soluk bir nesne ol­mayan nesnedir...

16 Ocak 2011 Pazar

Arthur Schopenhauer / Pelin Özgür



            
           Paranoyaktı... Geceleri bir gürültü duyduğunda yatağından fırlayıp tabancasıyla kılıcını eline alıyor, her gün berberine o gün usturasıyla boğazını keseceği korkusuyla titreyerek gidiyor, yarattığı hayali hastalıkların gerçekleşmesi ihtimalini düşünerek günlerce kendine işkence ediyordu.

Cimriydi... Altın paralarını mürekkep hokkasının altına, hisse senetlerini günlüklerinin arasına saklıyor, yüklü miktardaki parasının faizini her hafta isteği üzerine bankasının evine gönderdiği güvenilir bir memurla birkaç kez üst üste sayıyordu. Kırılır veya bozulur endişesiyle dokunulmasını istemediği değerli eşyalarının 'kazayla' tozunun alındığını fark ettiğinde ise kıyameti koparıyor, hizmetçilerine ağza alınmayacak küfürler yağdırıyordu.
Kadın düşmanıydı... "Kadınlar çocukluğumuzun hemşireleri ve öğretmenleri olmaya uygundurlar" diyor, onları çocuksu, aptal ve basiretsiz buluyor, sanattan tat alma duygularının olmadığını söylediği kadınları çocukla erkek arasındaki yaratıklar olarak görüyordu. Belki de annesi yüzünden kadınlardan bu kadar nefret ediyordu. Issız kırlar arasındaki malikânelerinde kocası tarafından sadece hafta sonları ziyaret edilen annesi marazi duygular içinde, yakınlarına 'oyuncak bebekleriyle oynadığını' yazan, ne Arthur'a ne de kızı Adele'e sevgi gösteren bir kadındı. Sevmeden evlendiği tüccar kocasının yokluğunda düzenlediği balolara davet ettiği kişilerse, edebî çalışmalarını onaylatmak istediği yazarlarla sanatçılardı.
Arthur bu sıralarda on beş yaşındaydı, Latin ve Yunan dillerini öğrenmek istiyordu. Aile işini devralmasını isteyen babası iki seçenek sundu ona. Ya Britanya ve Fransa'ya yapacakları iki yıllık gezide ailesine eşlik edecek ve bu arada tüccarlığa adım atacaktı, ya da üniversiteye girmek için tek başına çabalayacaktı. Ailesiyle birlikte yola çıktı çaresiz.
İki yılın sonunda "bu dünyanın her şeyiyle iyi olan bir varlığın değil, çektikleri ıstırabı seyredip zevk almak için yaratıklar var eden bir iblisin eseri olabileceği" sonucuna varmıştı. Almanya'ya döndüklerinde sıkıcı bir muhasebe bürosunda çalışmaya başladı. Babasının beklenmedik ölümüyle sarsılırken, bütün işleri devredip evlerini sattı annesi. Bağımsız bir dukalık olan VVeimar'da yaşayacaklardı artık.
Arthur şimdi babasına sağlığında olduğundan daha çok hayrandı. Güçlü karakterini ondan aldığına inanıyordu. Bu anlaşılabilir bir şeydi ama her fırsatta kadınları aptal bulduğunu tekrarlarken zekâsını annesinden aldığını söylemesi biraz tuhaftı.
Aslında hiç istememesine rağmen onun anısına olan saygısından, biraz da babasından miras aldığı melankoliyi bir yana bırakmasını isteyen annesine duyduğu öfkeden muhasebe bürosuna gitmeyi sürdürdü. Ama bir yıl dayanabildi. Sonra gramer okuluna başladı. Annesinin saygıdeğer dostu ve evlerinin daimi konuğu Goethe'yle de bu . dönemde tanıştı, lleriki yıllarda büyük hayranlık duyduğu şairle ilişkisini, kendisini fikirlerini yayması için kullandığını fark ettiğinde kesecekti.
Yalnız bir adamdı Schopenhauer... Sabah yedide kalkıyor, duş aldıktan sonra kahvaltı etmeden yazı masasına oturuyor, ardından flüt çalıyor ve genellikle en iyi otellerde tek başına uzun süren öğle yemekleri yiyor, akşamüstleri ise küçük kanisiyle birlikte kendi kendine bir şeyler mırıldanarak yürüyüşe çıkıyordu. Eğer gün içinde isteği dışında birkaç kişiyle görüşmüşse akşam davetsiz misafirleri geri çeviriyor, saat on olmadan da
yatağa giriyordu.
Göttingen Üniversitesi'nde tıp ve ardından felsefe eğitimi aldığı, sevgililerinden kıskandığı annesiyle ilk kavgalarını ettiği ve pansiyonlarda kaldığı dönemde, niçin böyle para kazanamayacağı yararsız işlere kafa yorduğunu soran bir akrabasına şöyle demişti:
"Yaşam lanet bir iş... Onu,anlamaya çalışarak harcamaya karar verdim."
Yaşamı anlamaya çalışırken yazdığı ilk kitabını kendi şiir kitabıyla kıyaslayarak alay eden annesine verdiği yanıt ise hayli sertti.
"Senin ıvır zıvırların unutulup gittiğinde benim yapıtlarım hâlâ satılıyor olacak.'
Schopenhauer haklıydı. Ama beklediği üne kavuşana kadar hayli hırpalanacaktı. Kimse onunla ilgilenmeyince fikirlerini yaymak için Berlin'de öğretmenliğe başlayacak, öğrencilerinin karşısına üniforma giyerek çıkan Hegel'le aynı saatte verdiği derslerine çok az öğrenci girecek ve bu durum onu derin ümitsizliklere sürükleyecekti.
Hırslı olduğu kadar acımasızdı da... Tanınmayı ve takdir görmeyi beklediği sırada otuzlarının ilk yarısındaydı. Evlenmemişti. Sevgilisi veya metresi yoktu. Canı sevişmek istediği zaman hizmetçilerini yanına çağırıyordu. "Kadınlardan çok hoşlanıyorum. Keşke beni arzu etmiş olsalardı" diyen ünsüz ve huzursuz düşünür bir gün on dokuz yaşındaki Berlinli aktris Caroline Richter'e âşık oldu. Ne var ki Caroline çok sayıda âşığı olan sadakatsiz bir kadındı. Schopenhauer kendisinden sandığı çocuğun babasının aslında bir başka erkek olduğunu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Üstüne üstlük o kaçtığı hastalık, genç kadının ciğerlerine yayılmaktaydı.
Ama bunların hiçbiri kolera salgınından kaçarken yanında onu da götürmek istemesini engellemedi. Ancak yola çıkarken çocuğunu birilerine bırakması gerektiğini söylemesi Caroline'i öfkelendirdi. Schopenhauer yola yalnız çıktı ve bir ara düşündüğü evlenme fikri de ebediyen uçtu gitti aklından.
Kendisini görmezden gelen entelektüel çevrelere küskün de olsa çalışmalarını yalnız başına sürdürdü. Altmışına geldiğinde artık ünlü bir düşünürdü. İsviçre'deki ve Almanya'daki üniversitelerde istenç ve Tasarım Olarak Dünya, Aşkın Metafiziği gibi iki asır sonra da konuşulacak yapıtları üzerine dersler veriliyor, İtalya'da ve Fransa'da fikirleri üzerine incelemeler yayımlanıyor, doğum günlerinde tanımadığı kimselerden pahalı hediyeler alıyordu. Haklı ününün keyfini sürüyordu Schopenhauer.
Hayatı boyunca dünyanın hiç dinmeyen bir kederin yaşandığı bir yer olduğunu savunmuş, insanların birbirine başka bir biçimde değil sadece 'ıstırap arkadaşım' şeklinde hitap etmesi gerektiğini söylemiş, cinsel arzuların bütün diğer arzulardan daha güçlü olduğunu ve bu uğurda insanların da hayvanların da her tehlikeyi ve çatışmayı göze aldığını ileri sürmüştü.
1860 yılında yetmiş ikinci yaşında durmaya hazırlanırken hasta kalbi, modern psikolojinin kurucusu ilan edileceğinden, bir zamanlar Kant'a duyduğu hayranlığı, geleceğin Nietzsche'sinin, Wittgenstein'ının, Proust'unun kendisine duyacağından habersizdi.

14 Ocak 2011 Cuma

Alaaddin / Cemil Yüksel


Bizde her şey sıcak alaaddin
Suyumuz sıcak demli bir mutfakta
Parklarda kıpkırmızı bir salıncak o da sıcak
Karpuzumuz avluya vurmuş bir güneş gibi
Meyveleri ve hazzı dolaşmış bir ağızla
Aralanıp kapanır en ücra körfezlerde
Dokunduk mu alaaddin
Sıcak kadınlar gibi annedir neyi tutsak
Öyle sıcak öyle sıcak ki araları
Gitmek geldi aklıma hem de nasıl
Sal mı yapsak bir bahçıvanın eliylen
Marangoz gözüyle tutkuların hacmi
Nedir alaaddin iyi ateş alan odunlar gibi

Ben yok demeyi bilmem alaaddin
Taş yontuların karşısında duramam
Bilmem üstelik camiler neden var
Kadın eli neden hep minarenin üstünde
Sen yine bir sigara yak anlaşılsın
Ne güzel bir halka bıraktığın boşluğa

Son kez söylüyorum bunu alaaddin
Diğer her şey gibi son kez
Ray değiştirecek güçlü bir tren
Seni de tutacak senden işitilecek
Büyütüp olgunlaştırdığın mutsuzluk da

Bak nasılda geliyor üstüne gökyüzü
Yakanı düzeltmeye yönelmiş
Bir kadın kadar ilgili.




Reich Freud'u Anlatıyor / Wilhelm Reich


Dr. E. — Freud'la görüşmelerinizde dine ve Kilise' ye değindiniz mi?
Dr. Reich — Böyle bir anı yok belleğimde! Kentte sık sık tartıştığımız bir konuydu bu. Ama belki Freud bundan da sözaçmıştır. Bilemiyorum. Freud için sorun bambaşka bir biçimde kendini göstermekteydi. Freud özünden tam bir aydındı. Anlağın, anlama yeteneğinin her şeye egemen olan gücüne, coşkulara, duygulara oran­la çok önde geldiğine inanırdı. Sakın yanlış anlamayın, coşkulara kötü gözle bakmazdı, ama bir şeyin bunlar­dan kurtulması gerektiğine inanırdı. İnsanoğlunun her şeyi denetim altında tutması gerekirdi. Anlakla us coş­kulara, duygulara egemen olmalıydı. Bu tutumsa, üret­ken cinsel yaşam üzerinde yaptığım, «coşkuları», dirim­sel «akım»ı, vücuttaki duyumları kapsayan araştırma­larımla yüzde yüz çelişiyordu. Freud hani şu «okyanu-sumsu duyumlar» ın («ozeanische Gefühle»nin) varlı­ğını yadsırdı. Böyle duyumların varlığına inanmazdı. Neden olduğunu hiçbir zaman pek iyi anlayamadım. Hastalıklı ya da çarpık olmadıkları sürece, bu «ozeanis­che Gefühle»nin, okyanusumsu duyumların, insanın kendi varlığıyla ilkbahar ve Tanrı ya da insanların Tan­rı adını verdikleri şeyle Doğa arasındaki birliği duy­manın bütün dinlerin, bütün dinsel duyguların temeli olduğuna kuşku yoktur. Freud'sa bütün bunları elinin tersiyle itiyordu. Üzülerek söyleyeceğim, ben Freud'un kendisinin, canlılığını, dirimsel canlılığını denetim al­tına alabilmesi için, kasılması, cinsel enerjiyi yüceltme­si, sevmediği bir yaşama biçimini benimsemesi, yazgısı­na boyun eğmesi gerektiği kanısındayım. Bana öyle ge­liyordu ki, bir bakıma, bütün iyi dinlerin temelinde ya­tan bir kavramı kabul edemiyordu. İyi anladınız mı? Bütün iyi dinlerin. Bunu derken, vücudunuzun, Evren'in bir parçası olan vücudunuzun dirimsel etkinliğini anlatmak istiyorum. Freud'sa buna inanmıyordu. Ve bu kavramı sevmediğini de biliyordum. Yapıtımsa işte bu yana yönelmişti. Örneğin bir usu yarılmış, zihni karış­mış kişide (şizofrende) duyduğu dirimsel «akım», coş­kular son derece gerçek şeylerdir. Freud, bir anlamda, bu yolda beni izleyecek güçten yoksundu. Etkinliği git­tikçe daha aydınca, salt anlağa dönük bir nitelik ka­zanıyordu. Bence bu, yavaş yavaş belirmekte olan kötü evrimin belirleyici öğelerinden biriydi. Freud, gün geç­tikçe bir sözcük çıkmazına dalıp saplanıyordu.
Dr. E. — Doktor, az önce bana, sırası gelince Federn'den sözedeceğinizi söylemiştiniz. Bu konuda bana gösterecek bir belgeniz mi vardı acaba? Anımsadınız mı?
Dr. Reich — Evet, Federn hakkında bir yazı yaza­cağım. O konuda söyleyecek iki çift sözüm var. Ama şim­di bu konuya ayrıntılarıyla girmek istemiyorum. Yazıya dökeceğim diyeceklerimi, sonra da belgeyi size gönde­receğim. Bu belgenin tarihe kalmasını istiyorum. Özel yaşamımla, çok özel yaşamımla ilgili çünkü. Belki mü­hürlü zarf içinde gönderirim. El altında bulunmalı. Böy­lece, günü gelince zarf açılabilmeli. Anlıyor musunuz?
Dr. E. — Evet.
Dr. Reich — Günün birinde birtakım karaçalma-lar, dedikodular belirirse, yamt zarfın içinde bulunur.
Dr. E. — Çok doğru.
Dr. Reich — «Okyanusumsu duyumlar» sorunu din­le ilgili sorunuza yanıt getirdi mi?
Dr. E. — Hiç kuşkusuz.
Dr. Reich — Evet, geniş geniş yanıtlıyor sorunuzu. Freud bilinemezciydi (agnostikti). Özgür kafalıydı. Ama bu, halkın din duygusu sorununu ya da din sorununu çözmeye yetmez. Bu konuyu burada keselim mi?
Dr. E. — Keselim.
Dr. Reich — Sorunuz var mı?
Dr. E. — Belki birkaç küçük olaya, özel anıya de­ğinebilirsiniz.
Dr. Reich — Freud'la ilgili mi demek istiyorsunuz?
Dr. E. — Evet, ufak tefek şeyler, alışkanlıklar...
Dr. Reich — Doğrusunu isterseniz, bu gibi şeylere hiç dikkat etmedim. Freud'un, Rie'nin kızının kısa ke­silmiş saçlarından hoşlanmadığını biliyorum. Günün birinde, kızcağız saçları oğlan gibi kesilmiş geldi. Freud hemen karşı çıktı. Ama çekiştirmeye girer bunlar. Sür­dürmemi istiyor musunuz?
Dr. E. — Bence tarihçi sizin «çekiştirme» dediğiniz şeyleri de hesaba katmak zorunda kalacaktır.
Dr. Reich — Yani benim de çorbada tuzum mu bu­lunmalı? Peki, Anna Freud'un sevisel yaşamının bu­lunup bulunmadığını merak ettik günün birinde. Büyük tartışmalara yolaçan bir konuydu bu. Pek çok Viyanalı ruhçözümcü Anna'nın tam bir cinsel perhiz içinde ya­şadığı kanısındaydı. Ve herkes buna üzülüyordu. Ben­se, cinsel perhizin eğitimle ilgili bir etkinliğe uygun ol­madığı görüşündeydim. Üretken cinsel yaşam sorunu er-geç çıkar insanın karşısına, dolayısıyla önderlerin öğ­rettiklerini ilkin kendilerinin yaşamaları gerekir. Genel kanı buydu. Ama ben, gerçekte hiçbir şey bilmem An­na Freud konusunda. Ve bir şey de söylemek istemem. Açık mı dediğim?
Dr. E. — Evet.
Dr. Reich — Başka küçük olay? Hiç bilmiyorum. Bir akşam, genç hekim Freud eve körkütük dönmüş, daha doğrusu evine taşınmış. Böyle bir söylenti dola­şırdı ortalıkta... ama kendisi bundan hiç söz etmezdi. Haa, bayılırdı çocukları ruhçözümlemesinden geçirme­ye. Çocuğun biri yatağını ıslatınca, hemen: «Neden yaptın bunu?» derdi.
Acı alaycı değildi, ama şakalanndaki sözcükler ki namak istediklerinin suratına kamçı gibi inerdi. Çok saldırgandı. Bana karşı değil. 1930'lann sonlarındaysa, müthiş kızdı, çılgınca öfkelendi bana31. Bir de Silberer vardı. Silberer'in kendi eliyle canına kıydığını bilir mi­siniz?
Dr. E. — Evet.
Dr. Reich — Freud'la yaptığı bir görüşmeden son­ra, galiba Tausk da aynı yolu tuttu. Freud Helene Deutsch'ü çok severdi.
Dr. E. — Sahi mi?
Dr. Reich — Güzel kadınlara özel bir düşkünlüğü vardı. Nitekim, Prenses Bonaparte o dönemde çok gü­zeldi; Helene Deutsch de öyle. Sürdüreyim mi bu konu­yu?
Dr. E. — Elbette.
Dr. Reich — «Ruhçözümsel dedikodular» («psycho-analystischer Tratsch») alanında «uzman» kimdi bilir misiniz? Fenichel. Herkese mektup yazar kimin ne yap­tığını anlatırdı. Bilir miydiniz bunu?

Dr. E. — Hiç haberim yoktu.
Dr. Reich — Doğrudur ama. Bu mektupları görmek ister miydiniz?
Dr. E. — Evet.
Dr. Reich — Ruhçözümcülerin yaptıkları her şeyi bulursunuz bu mektuplarda. Ben, kendi payıma, bu ko­nuyu daha çok deşmek istemem. Hiçbir zaman sevme dim bu gibi yöntemleri. Nitekim, sonradan ben de çe­kiştirmelerin kurbanı oldum. Bir yığın mektup var elim­de. Çok önceleri, on sekiz yıl önce yazılmışlardı bana.
Dr. E. — Yüz yıl sonra, çok değerli tarihsel belgeler olurlar!
Dr. Reich — Görmek ister miydiniz onları? Lütfen söyler misiniz bana «Sigmund Freud Belgelikleri»nden ne anlıyorsunuz? Sizce bu terim neleri kapsıyor?
Dr. E. — Sınırlandırmak zor. Başlangıçta, yalnız Freud'u düşünüyorduk; ama şimdi belli bir sınır çekme­nin olanaksızlığına inanıyorum.

Dr. Reich — Doğru. Gerçekten sınır çekilemez, et­kisi öyle geniş oldu ki. Ancak, bence, bütün o dönem son derece verimsiz geçti. Benim için çok önemliydi el­bet: Freud'la aramdaki duygusal bağlar ve evrimim. Çok severdim onu. O da beni severdi. Önemli bir şeydi bu. Ama şimdi artık hepsi birer anı oldu. Ruhçözümcüler beni hâlâ ruhçözümcü sanıyorlar. Hiç ilgisi yok! Öyle değil mi, ruhçözümcü saymıyorlar mı beni?
Dr. E. — Bunu yanıtlamak güç. Ancak, bana Öyle geliyor ki, tarihsel göreviniz ruhçözümcülük oldu.
Dr. Reich — Evet, ama yirmi yıldır değilim artık. Ruhçözümcüler arasına katılmaktan hoşlanmam. Ha­yır, yanlış anlamayın, ruhçözümlemesini küçük gördü­ğümden değil. Hayır! Tersine, çok önemlidir ruhçözüm­lemesi. Ama benim artık onunla bir ilgim yok. Bu gö­rüşme sizi doyuruyor mu?
Dr. E. — Evet. Bundan ötürü büyük bir gönül bor­cu duyuyorum size.
Dr. Reich — Umarım öyledir...
Dr. E. — Konuşmamızın kâğıda geçirilmesinden sonra, okurken belleğinizde yeni olayların canlanacağı­nı ummak isterim.
Dr. Reich — Olabilir. Tarihsel doğru söz konusu oldu mu mithiş sakınımlı davranırım, ve böyle davran­mamı gerektiren bir sürü neden var! İnsanların bilinç­altı kuramıyla dirimsel enerji kuramını canlı yaşama aktarabilmeleri için yüzlerce yılın geçmesi gerekeceği­ne inanıyorum. Bu süreci kazadan belâdan esirgeyebil­mek için kara çalmalardan korumak gerekir. Daha uzun süre insanlar sevdaya, üretken cinsel yaşama, yaşamın kendine kara çalacaklar — yaşamdan nefret edecekler! Çalışmamızın bir yanı da yaşamı kara çalmalardan ko­rumaya ayrılmıştır. Buysa, ruhçözümlemesini kat kat aşan bir görevdir. Ruhçözümlemesiyle uzaktan yakından ilgisi yoktur. Ruhçözümlemesinin dışında yeralır.

13 Ocak 2011 Perşembe

Reich Freud'u Anlatıyor / Wilhelm Reich



         Şimdi, ilerde akıl sağlığı hareketlerine girişecek herkese bir uyarıda bulunmak isterim: Siyasal yaşamdan özenle kaçının! O zaman insanlar havalara uçacak, her yanlarından ateş fışkıracaktır.Büyük bir tutkuyla sarılacaklardır size. Ama kişilik yapıları onlara ayak uyduramayacaktır. Kişilik yapısının bu akıma ayak uydurması olanaksızdır. Uğrayacağınız düş kırıklıklarının ilki bu olacaktır. Akıl sağlığının en kendine özgü sorunu, insan denen varlığın arzuladığı, düşlerinde çağrıda bulunduğu, kafasıyla doğru ve iyi bir şey olduğunu anladığı şeyle kılgısal olarak yapabildikleri, yani kişilik yapısının izin verdiği şeyler arasındaki uçurumdur.. Bu uçurum, dinin cennet kavramıyla doldurduğu boşluktur.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Erkeğin Evlilik Korkusu / Theodor Reik


Uzun yıllar önce, evlenmeyi düşünen bir hastam bana bir karikatür gösterdi: Karikatürde hayvanat bahçesine git­miş bir baba oğul resmediliyordu. Karikatürün altındaki ya­zıda baba oğul arasında geçen konuşma veriliyordu. Çocuk sorar: "Baba, eşekler evlenir mi?" Baba yanıtlar: "Yalnızca eşekler evlenir."
Bir önceki bölümde kadınların bilinçdışı yetersizlik duy­gulanın ve bunların evlilik sorunundaki önemini irdeledim.
Erkeklerde de yetersizlik duygulan bulmak güç değildir ama bunların evlilikle ne gibi bir bağı vardır?
Bu kuşkularla, bir kızın ileriki yıllarda erkeğini elinde tu­tup tutamayacağı, ona vereceklerinin yeterli olup olmadığı, daha sonra ona çekici ve arzulanır gelip gelmeyeceği ile ilgi­li kuşkuları arasında hiçbir benzerlik yoktur. Erkeklerde ev­lilikle ilgili kuşkular vardır ama bunlar değişik türdedir. Er­keklerin de güvensizlikleri vardır ama bunlar onların kişisel eksiklikleri ve duygularıyla ilgili değildir. Başka bir şey göze çarpar; erkeklerde evlilik fikrine karşı bir isteksizlik vardır ve her erkek "evet" demeden önce bu direnişin üstesinden gelmelidir.
Bu noktaya gelince, evlilik olasılığıyla karşı karşıya kalan erkeklerin bu isteksizliklerini açıkça ortaya koyan birçok va­kanın karakteristik özelliklerini anımsadım. Bir hastamın alımlı bir kızla nişanlanmasından ve evliliğin onun için ne anlama geldiğinden söz edişini anımsıyorum; bunu aynı du­rumdaki bir kadının söyledikleriyle karşılaştırdım.
Her iki vakada da gelecekle ilgili kuşkular dile getirilmiş­ti ama aradaki fark belirgindi. Kız kendinden yakınmış, kişiliği olmadığını, insan içindeyken ne söyleyeceğini bilemedi­ğini, çok az şey bildiğini vb. söylemişti. Erkek, kişisel nitelik­leriyle ilgili kuşkularından değil parasal durumuyla, bir aileyi geçindirmekle ve son olarak da evlendiği zaman karşı kar­şıya kalacağı yükümlülükleri üstlenmek konusundaki istekliliğiyle ilgili kuşkulardan söz etmişti. Erkek, sözlerini şöyle bitirmişti: "Birlikte olacağım son kadının Anne olacağına inanamıyorum. Düşüncesi bile imkânsız geliyor."
Sorunun kaçırmış olduğum temel bölümü, doğaları bakı­mından erkeklerin evlilikten korkmalarıdır. Onların sorunu, şu ya da bu kızla evlenip evlenmemekten çok, evlenip evlenme­me sorunudur. Kadın, Milos Venüs'üyle Troyalı Helen'in bir karışımıysa, evli olmak ya da olmamak, asıl sorun işte budur. Kadınların ve erkeklerin evliliğe karşı farklı bir tutumu olması dikkate değerdir; bu fark yalnızca sosyolojik değil psikolojik faktörlere de dayanır. Bu farklılığı anlayabilseydik, cinslerin psikolojisinin kıyaslamasına malzeme ekleye­bilirdik.
Birçok psikolog ve sosyoloğun evlilik sorununa evli çiftlerin durumunu soruşturarak başlamakla ciddi bir hata yaptıkları açıktır.
Genç erkeklerin ve kadınların evlilikle ilgili umutlan ve korkulan birlikteliklerinin yazgısını büyük ölçüde etkileye­cektir. Ölüm onları ayırana dek birlikte yaşamayı seçen iki kişi evlilikle ilgili bazı fikirler oluşturmuşlar, bazı hayaller kurmuşlar ve düşüncelerinde evliliği canlandırmışlardır. Bir evliliğin geleceği, bu beklentilerden ya da gelecekle ilgili bu hayallerin gerçekleşmesinden ya da engellenmesinden ba­ğımsız değildir.
Geleceğe dair bakış açısının kadınlar ve erkekler için fark­lı olduğu yadsınamaz. Meselenin diğer yönlerini tartışma­dan önce, bu yön cinslerin kıyaslamak psikolojisinin ışığı al­tında ele alınmalıdır. Bu tür bir yaklaşımın tek yanlı olduğu­nun farkındayım ama kişinin, sorunun yalnızca bir yanını in­celerken, başka yanlan olduğunu da bildiği sürece, tek yan­lılığın zarar verici olmadığı kanısındayım.
Evlilik sorununun, çoğu psikologun, tehlikeliymiş gibi or­taya çıkarmaktan kaçındığı bir yanı vardır. Bu sorunla yüzleşilmelidir. Bundan da önemlisi, önce onun belirtilmesi ge­rekir. Kadın için evlilik düşüncesi doğaldır; kadın evliliğe se­ve seve girişir; ama erkekler için evlilik fikrinde yabancı bir şey vardır. Erkekler evlilikten korkarlar. Erkek ördeklerin başlangıçta sudan korktuklannı düşünürseniz tam benzeş­meyi bulursunuz.

Logan Clendening erkeğin bakış açısını The Human Body (İnsan Bedeni)* adlı kitabında verir. Bu hekim, "erkekler dünya üzerinde dolaşarak mümkün olduğunca çok sayıda kadını döllemek için yapılmıştır," der. Bu böyle değilmiş ha­vasını takınmak ya da bu arzuyu ahlaki çıkışmalarla denetle­meye çalışmak "tümüyle saçmadır". Erkeği denetleyebilen tek şey kadının sağduyusudur: "Onu evlenme dairesine ya da mihraba götüren, erkeği çelikten bir çemberle sıkıca bağ­laması için annelerinin çağlar boyunca biçimlendirdikleri duyu."
Erkeklerin çoğu, ancak başka çıkar yol yoksa evliliğe bo­yun eğecek ve "ömrünün geri kalanında bunu neden yaptı­ğını düşünecektir." Clendening, ortalama bir erkeğin, kadı­nın ona teslim olması için kadına yalan söylediğini, dil dök­tüğünü, yaltaklandığını, istediğini yaptırmak için sonsuza dek onu sevme sözü verdiğini vurgular. İstediğini elde ettik­ten sonra, "erkek bir sonraki aday için hazırdır ve bunu ba­şarmak amacıyla başvurduğu yollan ona anımsatmak ya da bu yollan kullanmasından ötürü ona sövmek, çiçekleri to­murcuklandıktan ya da anları çiçekleri ziyaret ettikleri için paylamak kadar dünyadan habersiz olmaktır." Bu sözler bi­yolojik gerçekliği açıkça ortaya koymaktadır.
Bernard Shaw'un bu konuda söylediklerine bakalım: Man and Superman'de (İnsan ve Üstün İnsan) Tanner, "kadının işi­nin en kısa zamanda evlenmek, erkeğinkininse mümkün ol­duğunca bekâr kalmak" olduğunu ileri sürer. Bu bekâr için evlilik, "bir din değiştirme, ruhumun sığmağına saygısızlık, erkekliğimin ayaklar altına alınması, doğuştan kazanılan hakkımın satışa çıkarılması, utanç verici bir teslim olma, onur kırıcı bir boyun eğme, yenilginin kabul edilmesi" dir. Ona göre evli erkek, geçmişi; bekâr erkekse geleceği olan bir erkektir. Evleneceği kız, Anne, ona eğer istemiyorsa evlen­mek zorunda olmadığını söylediği zaman ona şöyle yanıt ve­rir: "Hangi erkek asılmak ister" Ne var ki erkekler mücadele etmeden kendilerini asmalarına izin veriyorlar, oysa en azın­dan papazın gözünü morartabilirler. Biz, dünyanın istekleri­ni yerine getiriyoruz, kendimizinkileri değil."
Shaw, karşı konulamayacak bir biçimde işleyen gizemli bir yaşam gücünün erkeği bu tuzağa çektiğine inanır. Bilim buna benzer bir biyolojik zorunluluk bulamamıştır. Cinsel dürtü kesinlikle evliliğe bağlı değildir. Evlilik uygarlığın er­keklere zorla kabul ettirdiği bir kurumdur, bazı kültürel fak­törlerin etkisiyle insanlığın organik evriminin bir sonucudur. Evliliğin tarihçesini insan toplumunun en alt ve ilkel şe­killerine doğru izlemek ve onu erkekteki tekeşlilik itkisinin bir sonucu olarak düşünmek için birçok girişimde bulunul­muştur. Ünlü antropolog Dr. Edvvard Westermarck, evliliğin kökenini bazı gezginlerin tekeşli olarak tanımladıkları goril­lere vardıracak ölçüde ileri gitmiştir. Daha güvenilir gözlem­ciler, gorillerin tekeşlilik eğilimlerinin hayvanlarda değil, ön­yargılı fikirleri olan erkeklerin fantezilerinde var olduğunu
belirtirler.
Westermarck'm ilkel toplumlarda evliliğin tarihçesini il­kel erkeklerin güya tekeşli doğası doğrultusunda oluşturma çabalan Victoria devri taraftarlarınca takdir edilip çok beğe-nilse de bilimsel araştırma sınavını geçemedi. Westermarck evliliği, "erkek ve kadın arasında, yeni döl oluşturuluncaya dek süren üreme eyleminin ötesinde, öyle ya da böyle daya­nıklı bir bağlantı" olarak tanımlamaya çalışmıştır. Cinsler arasında "öyle ya da böyle dayanıklı" bir bağlantı tanımla­ması, doğal olarak, çok geçici türdeki birliktelikler için kulla­nılabilir.
Antropologlar en ilkel toplumlarda evlilikle diğer cinsel ilişkileri birbirinden ayırt etmekte büyük güçlükler yaşa­maktadırlar. Cinsel perhizin bilinmediği yerde, evlilik cinsel anlamda sahip olmayla bağdaştırılamaz. Peder D. Jones, Ku­zey Amerika Kızılderilileri arasında kadınlar "gecelik, hafta­lık, aylık ya da kışlık olarak satın alınırlar" diye bildirir.* Cherokee Kızılderilileri "genellikle yılda üç ya da dört kez eş değiştirirler." îlk gözlemcilerden biri olan La Houtan, "Ku­zey Amerika Kızılderilileri arasında "evlilik" denilen şeye, Avrupa'da "suç İlişkisi" denirdi," der.** Oregon kabileleri ara­sında evlilik bağının, "eğer buna evlilik bağı denilebilirse, herhangi bir yaptırımı yoktur";*** Seminoleler arasında, ev­liliğin, "ilgili tarafların isteğiyle bitirilecek olan, cinslerin do­ğal çiftleşmesinden başka bir şey olmadığını," duyduk. Peder Morice, Athapascan kabileleriyle ilgili olarak, mis­yonerlerin gelişinden önce onların beraberliklerine evlilik de­nilmesinin yanlış bir adlandırma olduğunu söyler. "Birlikte yaşamak bu beraberliği daha iyi tanımlar." Bu ilk bildirilerde bir erkeğin kolayca kırk ya da elli kez evlenebileceğini okuduğunuz zaman, Kızılderili kabilelerinin Hollywood'un kibar takımını geçmiş olabileceği izlenimini edinirsiniz.

Hıristiyanlar aralarına sızmadan önce, Kuzey Amerika Kızılderilileri gibi diğer kıtalardaki yerliler de evliliğe geçici bir ilişki gözüyle bakıyorlardı. Bu türlü ilişkiler çok çeşitlidir ve evlilikle hiçbir ilişkisi olmayan, bir tür deneme evliliği ve evli çiftler gibi birlikte yaşanan cinsel ilişkilerle gerçek evli­likleri birbirinden ayırt etmek güçtür.*
Çağımızın ilkel gelenek araştırmacıları evliliğin her zaman var olmadığı ama bir kurum olarak ulusun ya da kabilenin reisi ya da yasa yapıcısı tarafından yürürlüğe konulduğu ko­nusunda anlaşırlar. Bilinen tüm gerçekler Westermarck'ın ev­lilik kurumunun insan doğasında derin bir biçimde kökleş­miş olduğu görüşünün tersini söyler. Sosyologlar, onlara ne­redeyse melek gibi görünen ilkel insanların içinde özgün bir tekeşlilik itkisi keşfettiklerinde, bir hüsnükuruntunun kurba­nı oldular.
Gerçek şu ki evlilik esas olarak erkeklerin içgüdülerine ters düşer; öyle ki evlenmek için içlerindeki güçlü direnişin üstesinden gelmek ve evliliği kabul etmek için bazı eğilimle­rini, sert ve bağımsız doğalarını yenmeleri gerekmektedir.
Durum böyleyse, erkekler neden evlenir, evlilik nasıl or­taya çıkmış ve böyle bir kurum neden zorunlu olmuştur? Bunlar ilginç sorulardır ama bunların tartışılacağı yer burası değildir. Bir araştırma, hangi ekonomik ve psikolojik faktör­lerin evliliği erkekler için zorunluluk haline getiren değişik­likleri ortaya çıkardığını ortaya koymalıdır.
Evliliği ilkel topluma tanıtanın erkekler olduğuna, birçok toplumsal ve yasal yapı gibi, bu kurumun da onların buluşu olduğuna dair çok az kuşku vardır. Burada vurgulamak iste­diğim, esas olarak evliliğin erkeklerin karakterine yabana ol­duğu ve onların evlilikten çekindikleri gerçeğidir. Bunun da ötesinde, erkekler evlenmekten korkarlar.
Erkekler genç, güçlü ve erkeklik ruhuyla dolu oldukları sürece evlilik, yaradılışlarına aykırı düşer. Bu biyolojik yön­le psikolojik yön arasında bir köprü vardır; bu yönde erke­ğin bir yere bağlanma konusundaki doğal isteksizliğini, ele geçirme ve serüven arzusunu bırakmaya karşı direnişi bu­lursunuz.
Erkek, genç olduğu sürece özgür olmak ister; yerleşmeyi, sabit bir işinin olmasını, bir ailesinin olmasını ve onları ge­çindirmek zorunda olmayı istemez. O, aslında yeryüzünde başıboş dolaşmayı, yaşamı ve kadınları ele geçirmeyi ister; huzursuzdur ve onun için mutluluğun peşinde koşmak, ye­ni şeyler, yeni ülkeler, yeni kadınlar görmek demektir.
Karısı ve çocuklarıyla bunu nasıl yapabilir? "Yalnız yol­culuk eden hızlı yol alır." Askerler, denizciler, gezginler, teh­likeli yolculuklara çıkan tüm bu erkekler tek başlarına olma­lıdırlar; gittikleri yere ulaşmaktan başka bir zorunlulukları olmamalıdır, bu kişiler yalnızca serüven ruhuyla evlidirler. Karısını ve çocuklarını düşünen ve başına gelebileceklerin ai­lesinin kaderini belirleyeceğini düşünmek zorunda olan bir kimse maceraperest olamaz.
Evlenmek, birçok anlamda serüvenden vazgeçmek de­mektir. Bu, ergenlik dönemi zihniyetine hoşça kal demek an­lamına gelir.
Eşler, kocalarının bazı güç davranışlarına bakıp bazen sa­bırla, "erkekler her zaman çocuk kalır," derler. Onlar, evlen­dikleri zaman erkeklerin aslında çocukça zihniyetlerinin ço­ğunu terk etmiş olduklarını ve bu gösterdiklerinin ergenlik dönemlerinin acınacak bir kalıntısı, uzak bir yankısı olduğu­nu bilmezler. Tüm evli erkeklerin olgun olmadıkları doğru­dur ama uzun vadede yaşamın baskısı, onu üzerlerinde hissedecekleri ölçüde büyüktür: Erkekler de büyüyecektir.
Erkekler için evlilik yalnızca sevdikleri kadınla mutlu bir Dirlik demek değildir. Evlilik görev, zorunluluk, sorumluluk, Çaba ve çalışma demektir; evet, evlilik bazen yalnızca iş demektir, eğlenceye vakit yoktur. Erkeğin içindeki çocuk oyun oynamak ister hatta onun için işi bile bir tür oyundur. Erke­ğin içindeki yetişkin giderek oyundan vazgeçmelidir. Eğer erkek evliyse, yalnızca kendisi için değil çoğu zaman önce­likle karısı ve çocukları için çalışmak zorundadır. Erkek ba­şarmalıdır; (doğasına karşı olan) aldığı tüm eğitim, sorumlu­luklarını ciddiye alması hedefine yöneliktir. Burası, cinslerin kıyaslamak psikolojisi alanına geri dönmemi gerektiren yer. Kızlar evliliği düşündükleri zaman korkmazlar; onlar evli­likte ulaşacakları yeri görürler. Erkekler korkarlar. îlk bakış­ta bu korku onlara gizemli ve tümüyle mantıksız gelir; ka­dınların oda içinde koşan bir fareden korkması gibi anlaşıl­maz görünür.
Evlilik korkusu, erkeklerin pek çok kadında merak uyan­dıran tek korkusu değildir. Bir vergi tahsildarı karşısında ne­den erkeklerin içi korku ve hayranlıkla dolar? Köşe başında­ki polis memuruna duyulan bu büyük saygının anlamı nedir? Bu noktada iki cinsin psikolojisi arasında anlamlı bir fark vardır. Erkekler için polis memuru yasa ve düzenin kişileştirmesidir; polis memuru size bakar ve bakışı erkeklerde ya­sanın gözü düşüncesini uyandırır. Yasaya başkaldıran, polis memurunu nefret ettiği bir düşman olarak gören ve onu öl­dürmeyi isteyen bir gangster için bile bu geçerlidir. Suçlular için bile polis yasanın kişileşmiş halidir. Erkek yeraltı dünya­sı argosunda polis memurunun adı "yasa" dır.

Kadınlar için polis memuru böyle bir şey değildir. O yal­nızca gülümsediğiniz ve gerektiğinde, bazen gerekmese bile yardımını istediğiniz üniformalı bir adamdır. Polis memuru, kadınlarda başkaldırı duygusundan ya da yetkiyi temsil et­mesinden ötürü erkeklerde oluşan saygıyı uyandırmaz. Bu­rada, kadınların ve erkeklerin evlilik konusundaki farklı tu­tumlarını daha yakından görebileceğimiz bir yol var.
Kadınlara göre evlilik yasalara uygun olma konusudur; evlilik gelenekler ve toplum tarafından kabul edilmiş ve onaylanmış bir bağdır. Erkeklere göre evlilik görev düşünce­siyle, yükümlülük ve sorumluluklarla ilişkilidir. Evlilik bir ahlak sorunudur. Kadınlar için görev, toplum istediği için yapılması gereken bir şeydir. Erkekler için görev Tanrının kı­zının sesidir ve Tanrıtanımaz bile olsanız onu unutamazsı­nız. Kadınlar çoğunlukla sevgi dolu olmalarından ötürü ha­rekete geçerler, erkeklerse daha çok görev baskısı altında ol­duklarından. Yükümlülük, görev, sorumluluk: Erkeklerin kulakları için bu sözcüklerin bir yan anlamı vardır ama ka­dınlar bu sesi yeterince duymazlar, tıpkı onların iyiliği, seve­cenliği ve sevgiyi düşündükleri zaman hissettikleri alt akım­ları erkek kulaklarının iyi duymaması gibi.
Elbette, kadınların görev nedir bilmediğini ya da görev tanımaz olduklarını hiçbir şekilde ileri sürecek değilim ama bu fikrin onlar için, erkekler için olduğu kadar kutsallar kut­salı ve dokunulmaz bir niteliği olmadığını düşünüyorum. Erkekler, bir görevi, baş yetkililer olarak gerçekleştirirken, kadınlar daha çok gereksinimlerin karşılanması isteğiyle ha­reket ederler.
Erkeklerin savaş sırasında gösterdikleri inanılmaz özveri­leri size burada anımsatmayacağım, yalnızca bir Fransız ha­vacısı tarafından anlatılan bir olayı aktaracağım: sivil yaşam­da pilot olan bir silah arkadaşının bir davranışını nakledece­ğim. Bu örneği, savaşta ölen bir havacı olan Antoine de Sa-int-Exupery'nin Wind, Sand and Stars* (Rüzgâr, Kum ve Yıl­dızlar) adlı güzel kitabından alıntılıyorum.
Guillaumet, And Dağları üzerinden düzenli olarak uçma­sı gereken bir havayolu pilotuydu. Bir keresinde bir hafta sü­reyle kayboldu ve onun bulunabileceğine dair hiç umut kal­mamıştı. ("And Dağları kışın insanı bırakmaz," dedi insan­lar.) Guillaumet kurtarıldığı zaman ilk anlaşılır tümcesi: "Başından geçenlere hiçbir hayvan dayanamazdı," oldu. Fırtına nedeniyle karın üstüne iniş yapması gerekmişti, iki gün iki gece çaresiz yatmış, sonra beş gün dört gece yürümüştü. Onu buldukları zaman elleri hissizleşmişti ve tutmuyordu, ayaklan donmuştu.
Erzaksız, araçsız, neredeyse dimdik buz duvarlarının üs­tünde, sıfırın altında yirmi derecede soğukta sürünmüştü. Vazgeçmek, karın ve soğuğun sunduğu huzurun sonsuz mutluluğuna kendisini bırakmak cennete gitmek gibi olacak­tır; neredeyse donmuş kollan ve bacaklarından ağır ağır çe­kilip giden yaşamın yükünü üzerinden atma zevkinin tadını
hissetmektedir.
Ve sonra karısı aklına gelir. "Sigortadan para alamazsa beş parasız kalır." Bir adam kaybolduğu zaman yedi yıl son­ra yasal olarak öldüğü kabul edilir, diye düşünür. Bu kor­kunç ayrıntı diğer tüm hayallerini ortadan kaldırır. Eğer ka­rın içinde ucu görünen kayaya ulaşabilir ve ona yaslanabilir-se, en azından gelecek yaz bedenini bulabilirler ve karısı si­gorta bedelini alabilirdi.
Guillaumet, biraz daha keserek ayakkabılarını açmak ve şişen ayaklarına masaj yapmak için sık sık durmak zorunda kalır. Kalbinin durumu iyi değildir. Belleğini yitirmiştir. Ama kendisini ileriye doğru sürükler. Onu iten güç, altı ay sonra cesedinin bulunacağı ve böylelikle karısının sigorta­dan para alabileceği düşüncesidir. Bu kara serüvenin öykü­sünü anlatan arkadaşı, yazısını şu güzel tümcelerle bitirir: "Erkek olmak, tam anlamıyla, sorumlu olmak demektir. Bu gibi adamları matadorlarla ve kumarbazlarla aynı sınıfa koy­ma eğilimi vardır. İnsanlar onların ölümü küçümsemelerini göklere çıkarırlar. Ama ben insanların ölümü küçümsemele­rine önem vermem. Eğer kökleri sorumluluğu kabul etmeye dayanmıyorsa, ölümü küçümseme ya yoksullaşmış bir ru­hun ya da gençliğe özgü bir savurganlığın işaretidir."

Erkeklerin -en iyilerinin bile- evlilikten korkmasına ço­ğunlukla neden olan bu yüksek sorumluluk duygusu, evlili­ğin ne anlama gelebileceği ile ilgili bilinçdışı önbilgidir.
Erkeklerin yoğun fethetme arzusu, serüvenci ruhları, öz­gürlük aşkları, cinsel dengesizlikleri onları korkutarak evli­lik fikrinden uzaklaştırır.
Ama onları asıl korkutan yalnızca şudur: Onlar yükümlü­lüklerini yerine getirmek, sonuna dek sorumluluklarım üst­lenmek zorunda olduklarını bilirler.
Erkekler ödemek zorunda oldukları yüksek bedelden korkarlar; isteseler de istemeseler de sefalet, ölüm hatta ken­dini yok etme anlamına bile gelse onları, bu bedeli ödemeye zorlayan dışarıdan bir güç değil, içlerindeki bir şeydir. Kişi­nin içindeki bu acımasız faktöre psikanalizin verdiği bir ad vardır: Psikanaliz ona "süperego" der. Süperego, erkeklere yükümlülük yerine getirilmediğinde nadiren bu korkunç gö­rev ve suçluluk duygusunu hisseden kadınlardan daha sert davranır; kadınlara nazaran erkeklerden daha yüksek talep­lerde bulunur.
Bu suçluluk duygusunun yalnızca iyi yurttaşlarda oldu­ğu doğru değildir. Aile kuran her erkekte bu duygu vardır; kötülükten başka bir şey yapamayanlarda bile vardır. Molnar'ın oyunundaki kaba saba Liliom'u anımsarsınız. Sabırsız ya da huysuz olduğu zaman karısını dövmekten, hem de adamakıllı dövmekten çekinmez. Karı kocanın hiç parası yoktur ve Liliom'un karısı zavallı Julie, ona hamile olduğu­nu söyler.
Duygusuz adam sokağa çıkar, bir kasiyere saldırır, başa­ramaz ve kendini öldürür. Liliom beş para etmez bir adam olmasına karşın, karısına ve doğacak bebeğe bakması gerek­tiğini hisseder ve bir erkeğin son nefesini verene dek yerine getirmek zorunda olduğu sorumluluk, bir azizin başını çev­releyen hale kadar görkemle başını çevreler.
Kadınların bir erkek için sorumluluğun ne anlama geldi­ğini derinlemesine anladıklarına inanmıyorum. Öyle olsaydı erkeklerin evlenmekten neden korktuklarını daha iyi anl­arlardı.
Bencillikten, ciddiyetsizlikten ötürü evlenmek istemeyen, topluma katkıda bulunmaktan kaçman erkekleri suçlamak kolaydır. Erkekler çoğu zaman bu bencilliği itiraf ederler; us­lanmaz bir bekârın şunları söylediğini duydum: "Hiçbir kan bağım olmayan bir adamın kızma yaşamım boyunca neden
bakayım?"
Özgürlüklerini korudukları için gururlanan erkeklerin kabadayılıklarını dinledim ama seslerindeki gizli korkuyu, evlenirlerse aşırı vicdanlılıklarının, kendi kendilerinden bu­lunacakları taleplerin kölesi olma kaygılarını da duydum.
Kadınlar bunu anlamalı ve evlenmenin daha çok görev ve sorumluluk anlamına geldiğini vurgulamak yerine erkekleri rahatlatmalıdırlar. Erkeğin rahatına bakmasını sağlamak ge­rekli değildir; erkeğin içi rahat ettirilmeli ve erkek, gereken­leri yapabilecek kapasitede olduğuna, evlilik yaşamının yal­nızca artan yükler ve sorumluluklar değil, paylaşılan sorum­luluklar olduğuna, yanında bu yükü onunla birlikte taşıya­cak bir eşi olacağına ve her şeyden önce bu yükün onun tah­min ettiği kadar ağır olmayacağına inandırılmalıdır.
Genç bir adam, karısının hamile olduğunu ona söyleme­sinden kısa bir süre sonra beni görmeye geldi. Genç adam geleceğe kasvetli gözlerle bakıyor, daha şimdiden ufukta be­liren yokluğu ve sefaleti görüyordu; kaygılıydı çünkü kazan­cı çok sınırlıydı ve masrafları artıyordu. Ertesi gün daha iyi bir ruh hali içinde geldi ve karısının onu, bebeğin ilk iki yıl süresince neredeyse hiçbir masraf çıkartmayacağına inandır­dığını anlattı. Karısı göstermelik yalanında başarılı olmuştu çünkü adam ikna olmayı istiyordu.
Adamın parasal güvenceden çok moral desteğine gereksi­nimi vardı. İhtiyacı olan şey, karısının onun yeteneklerine kesinlikle inanması ve ona güvenmesiydi. Adam eşinin söz­lerinin iyi niyetli bir yalan olduğunu biliyor olmalıydı ama artık geleceğe daha büyük bir cesaretle bakıyordu. Kocasını bu kadar iyi anlayan genç kadına şapkamı çıkardım.

"Evlenecek tipte biri olsaydım sana evlenme teklif ederdim."
"Böyle bir durumda bir kızdan ne söylemesi beklenir?" diye sordu genç bir hasta. "Ona evlenecek tipte olduğunu söyleyemezdim. Onun daha iyi bilmesi gerekir."
Genç kızın haklı olduğundan tam olarak emin değilim. "Evlenecek tipte değilim," ifadesi söylenildiği anlama gel­meyebilir. Belki de bu bir beyan değil daha çok bir itiraftır.
Belki de bu ifade yalnızca şu anlama gelmektedir: Bana evlenmemem gerektiğini düşündüren şu ya da bu acayipli­ğim var. Erkeklerin bu anlamda sözler ettiklerine çok rastla­dım. Bir adam, karısıyla geçinemeyeceği çünkü kadınları eleştirdiği ve neredeyse kusursuzluk istediği anlamında bir ifade kullanmıştı. Bir başkası, cinsellikte çeşitlilik gereksini­minin yalnızca bir kadınla doyum sağlayamayacak kadar büyük olduğunu düşünüyordu. (Onun bu gereksinimini iti­raf ettiği kız cesaretle şöyle bir yanıt vermişti: "Erkeklerin çe­şitlilik istediğini biliyorum. Senin için yeterince çeşitlilik var bende." Üçüncü bir adam kadınların hepsinin sadakatsiz ol­duğu görüşündeydi ve karısının onu aldatacağından korku­yordu. (Daha önce bir kız onu aldatmışta ve o, bu hayal kırık­lığının etkisi altındaydı.) Başka bir adam eşcinsel olduğunu biliyordu ve kadınları kesinlikle çekici bulmuyordu.
Eşcinsel adam vakasında olduğu gibi, "Ben evlenecek tip­te değilim," tümcesi kişinin karakteriyle ilgili bir iç görü sağ­lar ama bu aynı zamanda temel bir kendini aldatma belirtisi de olabilir. Hiçbir erkek "evlenecek tipte" değildir ama erkek­lerin çoğu evlenecek tip haline gelir.
Deneyimlerim bana, en kesin kendini aldatma kurbanla­rının, kadınlardan nefret ettiklerini ya da Don Juan olduklarını sananların olduğunu gösteriyor.
Uslanmaz bekârlar çoğunlukla kadınlara taptıklarını, on-«n bir kaidenin üstüne oturtarak yücelten idealistler olduklarını ileri süren ve kadınları tüm erdemlerin ve saf kusursuzluğun örneği olarak gören erkeklerdir.
İdeal bir "soylu ve iffetli kadın" görüşüne sahip, kadınla­ra ulaşılmaz gözüyle bakan bekârlardan sakınınız. Bu gibi erkekler kadınları günlük yaşamda sınamazlar. Onlar kadın­ları güvenli bir mesafeden hayran hayran seyretmeyi yeğler­ler ve evlilik konusunda kaçamak bir tutum içindedirler. Ka­dın olsaydım, yalnızca, kaide yaşamak için çok rahatsız bir yer olduğu için değil, aynı zamanda bu erkeklere inanılamayacağı için bu soylu ruhlarla birlikte olmaktan kaçınırdım.
Bu erkeklerin kadın cinsine duyduğu hayranlık, etten ke­mikten bir kadınla gerçek bir ilişkiye girmeme çabasıdır. On­lar tüm yaşamları boyunca evlilik fikrini kafalarında evirip çevirirler, bu evlenme isteğini rahat bekâr hayatının sonuna dek yaşatmaya hazırdırlar.
Genç kadınlar, kadınlardan nefret ettiğini açıkça belirten erkeklerle beraber olmayı bu bekârlarla beraber olmaya yeğlemelidirler. Bu tipler her zaman evlenirler. Eski Viyana'da, ev kadınlarının yalnızca pazar yerinde geçerli olmayan bir atasözleri vardı: "Mallan eleştiren kişi, alıcıdır."

Kadınlara karşı genel olarak her türlü eleştiride bulunan, kadınların kusurlarını çok iyi bildiğine inanan bir adam, suç­lamalarına gülüp geçecek ve görünüşteki kadın düşmanlığı­nın arkasında sevebileceği bir kadına karşı gizli bir arzu ol­duğunu anlayan ilk sevimli kızın kurbanı olacaktır.
Çapkın bir erkek kesinlikle türünün tek örneği değildir; ama bu sınıfın bir alt bölümünde belirli bir kadını arayan, tüm kadınlar arasında arzulanın gerçekleştirecek kadmı bul­mak isteyen bir erkek vardır. O, istediğinin heyecan, kovala­maca, serüven olduğunu düşünür. Ama asıl istediği, arzula­rının gerçekleşmesi, huzursuzluğunun sona ermesidir. Onun söylediği değil, söylemediği önemlidir.
Geçen gün eski bir tanıdığa rastladım, her ikimiz de de­likanlıyken gerçek bir Don Juan olduğunun düşünülmesini
isterdi.
"Görevimi başaramadım," dedi. "Evlilik bana göre değildi." "Sana göre olan neydi?" diye sordum.
"Onun tam tersi," dedi, "aşk bana göreydi." Gülmeden edemedim, çünkü şimdi iki torunu olan bu adam örnek bir eştir.
Aşkta büyük serüvenciler olmak için yaratıldıklarını dü­şünen bu gibi erkekler genellikle evlenirler. Kadın düşman­lıktan patolojik bir noktaya varan, kadınlardan nefret eden­ler bile evlenirler. Otuz yıl önce Viyana'da bir toplantıda genç bir hanıma şaka yollu şöyle soruldu: "İsveçli misiniz? Strindberg'le ne zaman evlenmiştiniz?" Ruh hastası olan bu dâhinin kadınlara karşı nefreti, onun evlenmesini değil, ama evli kalmasını engellemişti.
Bir keresinde Freud, uygarlığımızın belirleyici akımların­dan birinin, olgun bir adamın aile kurması için kendi ailesiy­le bağlarını gevşetmesini zorunlu kıldığını söylemişti. Her erkeğin içinde, çocukken hayran olduğu adamın (babasının) yerini, mevkiini ve yetkisini devralma isteği yaşar. Psikana­liz, bu amacın önünde ne kadar çok engel olduğunu, yasak­layıcı ya da önleyici güç olarak çalışan ne kadar çok bilinçdışı faktör bulunduğunu, amaca yaklaşmanın bile ne kadar tehlikeli göründüğünü gözler önüne serer.
Pek çok erkekte görülen evlilik korkusunda, çocukluk dö­neminden kaynaklanan bu korkunun da bir miktar etkisi vardır. Bunların yalnızca hayali tehlikeler olduğu doğrudur ama psikolojik olarak gerçekliklerini korurlar.
Oğulları ve erkek kardeşleri arasındaki bu korkuyu hafif­letmek için evli erkekler ne yapmalıdır? Bu korkudan kendi­lerinin de soyutlanmış olmadıklarını ve evliliğin, kuruntu­nun tehdit ettiği gibi ne çok harika, ne de çok korkunç oldu­ğunu söyleyebilirler. Eğer bekâr arkadaşları onlara, yabanıl filleri yakalamakta kullanılan evcil filler olduklarını söyler­lerse, medeni cesaret erkeğe çekici gelmeye devam eder. Ernersonunkinden daha iyi bir öğüt verilemez: "Daima, yapm­aktan korktuğun şeyi yap."