31 Ocak 2011 Pazartesi

Kumru ile Kumru / Tahsin Yücel


Pehlivan kahkahalarla güldü her seferinde.
Kızacak yerde gülmesinin de gösterdiği gibi, Pehli­van çok sert bir adam değildi. Korktuğunun tersine, bıyı­ğı orasına burasına batmıyor, özellikle ilk haftadan son­ra, üstüne çıktığı zaman da koca gövde tüm ağırlığını yitiriyordu. "Pehlivan mehlivan, iyi adam doğrusu!" diyor­du içinden. Komşu kapıcılar da gözlemleriyle sürekli doğruluyorlardı izlenimini, Aygün apartmanının her iş­ten anlayan ve her şeyi bilen yaşlı kapıcısı Bilal efendi bir yana bırakılacak olursa, koca sokakta en sayılan ka­pıcı oydu. Tüm kapıcı kadınlar, ne zaman ondan söz açıl­sa, "Dünya ahret kardeşim olsun, Haydar efendi çok iyi adam; ondaki boy bos hiç kimsede yok, ama karıncayı bi­le incitmez!" diyor, başka bir şey demiyorlardı. Bu arada, apartman sahibinin hemşerisi, hatta uzaktan akrabası ol­ması, buna karşılık, bu çok zengin adamın kulu kölesi ol­maması da bayağı artırıyordu saygınlığını; hemşerisinin yanında, bir süre çok paralı bir işte çalıştıktan sonra, vur kırdan hoşlanmaması nedeniyle, bu işi adamın tüm bas­tırmalarına karşın bıraktığını, böyle bir yerde bir daha çalışmamaya büyük yemin ettiğini anlata anlata bitiremiyorlardı. Tüm bunlar göğsünü kabartıyordu Kumru’nun. Göğsünü kabartan bir başka şey de kılığıydı: eski işinden kalmış en az on çift kundurası, on takımı, otuz fırenk gömleği, bir o kadar da kravatı vardı. Kravatını her zaman takmasa bile, makineden çıkmış gibi duran koyu renk takımlarından herhangi birini giyip çıktı mı sokak­tan geçen tüm hanımlar yiyecek gibi bakıyorlardı Pehli­van'a. Ama göğsünü en çok kabartan şey geçen yıl 11 nu­marada oturan Talip beyden satın aldığı ve ondan başka hiç kimsede bulunmayan hem döner, hem yükselip alça­lır müdür koltuğuydu. Evde hep bu koltukta oturuyor, hava güzel olunca da sırtına alıp onca merdivenden yu­karı çıkararak Günay apartmanının önüne yerleştiriyor, boyunu iyice yükselterek 'müdürler gibi' üstüne kurulup Zippo çakmağıyla bir Samsun yakıyordu. Komşu kapıcı­lar ve eşleri de, onun hatırına mı, yoksa koltuğun hatırı­na mı, yoksa apartmanın tam karşısında oldukça işlek bir yokuş bulunduğundan mı, bilinmez, minderlerini ya da bodur iskemlelerini alıp onun çevresine yerleşiyor, memleketleri, havaları, işleri, yokuştan inenleri, önlerin­den geçenleri konuşuyor, Aygün apartmanının kapıcısı Bilal dayının memleketin ve dünyanın gidişine ilişkin gözlemlerini, Çandar apartmanının kapıcısı çifte karılı çember sakallı Recep efendinin her şeyi Allah'a ve Mu­hammet'e bağlayan yorumlarını, Selanik apartmanının kapıcısı Kandilli Yahya'nın şakalarını dinliyorlardı, ama Kumru, özellikle ilk haftalarda, fazla bir şey anlamıyordu bunlardan, gözlerini oturduğu müdür koltuğunu par­mağını bile oynatmadan, kıçıyla sağa sola çevirerek oya­lanan Pehlivan'a dikiyor, bu koltuğun hiç kimseye böyle yakışmayacağını düşünüyordu.
Hoşuna gitmeyen yanları da vardı. Örneğin, kendisi­ni böyle genç yaşta baba ocağından alıp buralara getirdi­ğine göre, hiç değilse akşamları biraz konuşması, hava­dan sudan da olsa bir şeyler anlatması, bir iki şaka yap­ması beklenirdi. Ama söz ağzından kerpetenle almıyor­du: iki metrelik adam utangaç çocuklar gibi susuyordu hep, birbirleriyle konuşmaları için çevrelerinde birileri­min bulunması ya da birilerinin söz konusu olması zorun­luydu sanki. Ancak en kötü yanı kokmasıyla horlamasıydı. Yatağa girdi mi, hele bir de sevişmek için anadan doğma soyunup iyice sokuldu mu öyle bir ter ve öyle bir si­gara kokuyordu ki Kumru'nun burnunun direği kırılıyor, dudaklarını dudaklarından kaçırmaya, burnunu koltuk altlarından olabildiğince uzak tutmaya çalışıyordu. Ama o yakınmalardan hiç alınmıyor, "Ne var bunda? Erkek adam kokar," diyordu. Oysa Kumru kokmadığı zamanlar da bulunduğunu bilmiyor değildi: örneğin, sevişmeden sonra, şaşmaz alışkanlığı uyarınca, kalorifer dairesinde­ki mavi leğende tepeden tırnağa yıkanıp döndüğü za­man! Birkaç kez, hiç değilse şu yıkanma evresini tersine çevirmesi, yani sevişmeden sonra değil de sevişmeden önce yıkanması için yalvardı ona. Ama Pehlivan nerdeyse kızdı, "Kız, sen dinsiz misin, nesin, beni dinden iman­dan mı çıkaracaksın? Olmaz öyle şey!" diyerek kendince kapattı konuyu. Kumru hiç değilse şu işin böyle tümden soyunulmadan yapılmasını önerince de sinirlendi. Öyle anlaşılıyordu ki sevişirken o ağır erkek kokusunu ille de duyurmak istiyordu karısına, "Erkek adam kokar da, horlar da. Sok bunu kafana! Alış artık!" diye kesip attı. Söylemesi kolaydı, hele bir de, kocasının uzunluğu nede­niyle, ancak koltuk altlarının oralarda, yani kokunun odağında soluk alabildiği düşünülünce. Belki de bu yüz­den, Kumru bu fazlasıyla bunaltıcı sevişme işleminden çok, işlemden sonra, Haydar'ın dışarıda boy aptesi aldığı sırada, bedeninin odağında hep kendini belli eden titrek boşluk duygusunu seviyordu. Ama bu da fazla uzun sür­müyordu: Haydar, çabucak üstünü giyip yanına uzana­rak şöyle bir sarıldıktan sonra, hemen arkasını dönüyor, çok geçmeden de koca apartmanın temellerini yerinden oynatmak istercesine horlamaya başlıyordu. Kumru tit­remeyi durdurmak için yastığını çekince de hiç kızma­dan, ama kararlı bir sesle, üç aşağı beş yukarı aynı şeyi yineliyordu:
"Erkek adam horlar. Sok bunu kafana!"
Ancak, kafasına sokmaya çalışsa da olmuyordu: hor­lama başladı mı uykuyu unutmak gerekiyordu. Öyle ki, sıkıntının doruğa çıktığı anlarda, "Şu herif ölse de bir kurtulsam!" dediği bile oluyordu. Bununla birlikte, yol iz bilmemesi bir yana, Haydar gücü ve yapısıyla böyle bir olasılığı sıfıra indirmekteydi. Küçük bahçeye çıkıp koca kentteki tek dostuna: küçük nar ağacına dert yanmaktan başka bir şey gelmiyordu elinden. Arada bir, kısa bir süre için bile olsa, memlekete dönmenin, başını Meryem ebe­nin ya da ortanca bacısı Hürü'nün dizlerine koyup ağla­manın düşünü kurduğu, düşünden Pehlivan'a da söz et­tiği oluyordu ya o hemen kapatıyordu konuyu, "Unut bu­nu," diyordu, "elimde avcumda ne varsa, babana gitti, bir; apartmanı bırakamayız, iki; sen buraya geleli daha bir yıl bile olmadı, üç!" Kumru o zaman arkasını dönüp sessizce ağlamaya başlıyor, "Gâvurun babana mektup yazalım deyip durması bundan: buradan oraya yalnız mektubumun gidebileceğine inandırmak istiyor beni," diyordu. İstanbul'a gelişinin yılı bile dolmadan çıkagelen ikizler de Ecem sokağa iyice mıhladı onu. Üstelik, bunca acıdan sonra, kocasıyla konuşarak çocuklarına ad koyma hazzını bile tadamadı.
Çocuklar göbekleri bağlanıp kundaklandıktan ve analarının memesini ilk kez emdikten sonra, Bilal dayı­nın karısı Emine teyzeyle ebe hanım kapıdan çıkar çık­maz, yani daha sabahın köründe, Yarma Haydar, adına yaraşır biçimde, ağzında sigarasıyla, pat diye odaya girdi, önce Kumru'ya gülümsedi, sonra ikizlerin üzerine eğildi, hangisinin oğlan, hangisinin kız olduğunu küçücük yüz­lerinden çıkarmaya çalıştı, çıkaramadı, Kumru'ya da sor­madı, yatağın ucuna oturdu.
"Ben birazdan gider, adlarını da alıp gelirim," dedi.
Kumru, nerdeyse üç aydan beri, sevdiği adları bir bir usundan geçirmekteydi, ama dönüp dolaşıp Elifle Ali'ye geliyordu. Şaşırdı, hatta ürperdi.
"Adlarını mı?" diye kekeledi. "Nereden alacaksın ki?"
"İsmail abiden. Burada bizim büyüğümüz o," dedi Pehlivan.
"Benim çocuklarımın adları İsmail abinin cebinde Giymiş?"
Pehlivan kaşlarını çattı.
"İyi bildin, onun cebinde," dedi.