Kendini Çevirten Şiir / Cemal Süreya


Herkes gibi, temelde şiirin başka dile çevrilemeyeceği kanı­sındayım ben de. Şiirin kendi yazıldığı dile bile çevrilemeyece­ği kanısına da katılıyorum. Nedir ki, bu konuda iki noktada ka­tılaşmış izlenimlerim var.
Bir kere, şiir, diyorum, başka bir dile çevrilemez ama, en güzel şiirler çevrildikten sonra da ikinci dile bir şeyler taşıyan şiirlerdir. Elbette ki, şiirin kendi tek konumunu, şahane yalnız­lığını, yüklendiği espriyi öbür dilde tıpatıp yeniden yaratmak imkânsız bir şey. Zaten bunun tersine inanmak, sorunu el ça­bukluğuna getirip sıfıra indirgemek, şiirin bin yıllık serüvenine hayınlık etmek olur. Ancak, güzel şiirler, büyük şiirler, öbür dil­de kendi içeriğinden olsun, kendine yabancı öğelerin varlığın­dan olsun, bir öz kıpırdanması, bir hareket dalgalanması mey­dana getiriyor. Bu, çok defa yeni bir şey oluyor. Ama şiirin eski ya da asıl durumundan çıkan, ondan üretilebilen bir şey. Yani güzel bir şiir çevrilirken öbür dilde hiç değilse başka bir şiir ya­zılmasına zorluyor çevireni, bunun ipuçlarını veriyor; kendi bi­rikiminin öbür dildeki yatağını kazıyor, o dilde yeni şiir değer­leri kotarıyor; çevresine hemeninden yeni bir ânın, yeni bir du­rumun, yeni bir şiirsel tavrın halkasını çekiveriyor. Bu bakım­dan güzel şiire, kendini çevirten şiir de diyebiliriz. Şiir ne kadar güzelse, daha doğrusu şiirsel gerilimi ne kadar güçlüyse o ka­dar kolayca çevrilebilmekte ve o oranda bambaşka bir şiir çık' maktadır ortaya. Baudelaire'den Cahit Sıtkı Tarancı'nın çevirdi­ği "Balkon", Guillaume Apollinaire'den Sabahattin Eyuboğlu İle Necati Cumalı'nın çevirdikleri "Marizibill", Charles Crosdan Orhan Veli'nin çevirdiği "Çirozname", Max Jacob'dan İlhan Berk'in çevirdiği "Kamichi", Max Jacob'dan Ülkü Tamer çevirdiği "Ayrılış" gibi şiirleri göz önüne getirince bu yargımın güç kazandığına inanıyorum. Sözgelimi İlhan Berk'in Max Jacob'dan dilimize aktardığı "Kamichi" adlı şiiri ele alalım : Bu şiirin Türkçesi ile aslı arasında çok büyük farklar var; İlhan Berk'in "Kamichi"si her yönüyle ayrı bir şiir olmuş. Max Jakob'un o palyaço tavırlı bilgesi, o güleç ermişi yerini Türkçe de daha buruk ve çok sert anlamlı bir yüze bırakmıştır. Üstelik Berk'in şiirin yapısına bağlı kalarak çevirme görüşünden eser yok bu şiirde, İlhan Berk'in havası da yok. Ama bütün bunların ötesinde çok güzel ve Türk şiirine olanaklar dağıtma­ya elverişli bir şiir olup çıkmış "Kamichi". "Marizibill" şiirinin çevirisi için de aynı şeyi söyleyebiliriz. "Marizibill"deki müzik öğesi de, bir eğleni havası içinde ince ve saydam hüzün de Türkçede daha tok, daha oturaklı bir biçime dönüşmüştür. De­nebilirse, babayiğitçe bir tavrı var "Marizibill"in Türkçesinin. Hatta, dikkat ettim, o şiiri okuyanlar seslerine erkekçe bir ton kazandırmayı da yerine mutlaka getirilmesi gereken bir hakse­verlik belirtisi gibi görüyorlar. Bütün bu ayrılığa rağmen, Türk­çe "Marizibill" de çok güzel bir şiir. Türkçede kendi karşılığını doğrudan doğruya yaratmış bir şiir. Ayrı bir espri düzeyine oturtulduğu halde, yeni ve gerçek bir şiir onuru taşıyor.
Güzel şiir, çevrilirken ikinci dilde bir dalgalanma meydana getirir. Çevirmenine yeni ufuklar açar. Ve o anda ikinci dilin kendi içindeki bütün şiirsel değerleri de üstlenir. Kendi konu­munu kendisi getirir. Doğurgandır, çevirtir kendini. Tabii bura­da çevirmeninin iyi bir çevirmen olduğunu, yani şiiri iyi bilen biri olduğunu varsayıyoruz. "Cebren ve hile" ile hareket eden "iri olduğunu değil.
İkinci noktaya gelelim şimdi de. Ne diyoruz şiirin çevrilmezliğini anlatırken: Şiir kendi dilinde bile ikinci kez söylene­mez. Böyle diyoruz. Şiirin tekniğini anlatmak için bundan güzel bir söz olamazdı. Güzel bir şiir, getirdiği öz birikimiyle ve biçim değerleriyle, kendinde, akraba laf değerlerini billûrlaştır bir bakıma da dondurmuş oluyor. Konum mu, artık yalnız o konum vardır; öz mü, artık yalnız o öz. Ancak burada da bir şey deminki düşünceyi destekler şekilde aklımı kurcalıyor. Şiir gerçekten de aynı espri yüküyle kendi dilinde bile bir kez daha yazılamaz, ama yazılsaydı, yazılabildiği kadar yazılsaydı?.. Ay­nı zamanda da başka bir dile çevrilseydi?.. Elbet bu ikinciler ayrı şiirler olacaktı. Bu noktada şöyle diyebiliriz: Bir şiirin baş­ka dile çevrilmişi, kendi dilinde ikinci kez söylenmişinden da­ha başarılı olacaktır.
Çünkü ikinci dilde o şiire daha başka ve daha yeni bir or­tam vardır. Ve daha elverişli.
O zaman İlhan Berk'in savunduğu görüşü gereksiz bulmak için cesaretimizi toplayabiliriz. Şiiri çevirirken yapısına bağlı kalmak çeviriyi tutsak edebilir. Onun yeni söz değerleri kurma­sını önleyebilir. Ve bir şiirin ikinci dilde yeniden yaratılması için şiirin aslındaki bazı öğelere sıkı sıkıya bağlı kalınması ge­rekmez. Hatta bunları değiştirmek, ikinci dildeki şiirsel ağıntıyı harekete getirmek için bazı yeni kaynaklara eğilmek zorunlu olabilir.
Biz Guillaume Apollinaire'in "Bir Aşk Kırgınının Şarkısı"nı çevirirken güç ve bu yönden oldukça ilginç bir kıtayla cebelleşmiştik.
Şu kıtayla:

Voie Lactee o soeur lumineuse
Des blancs ruisseaux de Chanaan
Et des corps blancs des amoureuses
Nageurs morts suivons-nous d'ahan
Ton cours vers d'autres nebuleuses

Türkçede Samanyolu dediğimiz yıldız talaşına Fransızlar voie lactee (sütlü yol) diyorlar. Yani bizdeki Samanyolu sarı rengi/ Fransızcadaki ise beyaz rengi çağrıştırıyor. Bu belki de Fransa göklerinde samanyolunun bizimki kadar sarı görünmemesindendir. Apollinaire, bu kıtada Samanyolu ile ak ırmaklara beyaz tenli kızları ilgilendirmiş. Türkçede biz Samanyolu çağrışımının otomatik işlerliği içinde hareket ettik, kızları beyaz degil de sırma saçlı yaptık, ak ırmaklar yerine güz değmiş devimini kullanmayı uygun gördük. Böyle yapmakla şiirin içe­riğindeki hiçbir şeye aykırı hareket etmediğimize inandık. Kıta söyle oldu Türkçede:

Sen Samanyolu ne güleç ablasısın
Güz değmiş ırmakların
Kenaneli'ndeki Sevdalı kızlara vergi sırma saçların
Tıkanmış yüzücüler gibi izleyelim mi
Başka gök kıyılarına koşunu senin*

Bir arkadaş da böyle hareket edişimizin anlamını çıkara­madığından, bu şiir çevirisi üstüne yazdığı bir yazıda yanlış yaptığımızdan söz etti.

1972