16 Ocak 2011 Pazar

Arthur Schopenhauer / Pelin Özgür



            
           Paranoyaktı... Geceleri bir gürültü duyduğunda yatağından fırlayıp tabancasıyla kılıcını eline alıyor, her gün berberine o gün usturasıyla boğazını keseceği korkusuyla titreyerek gidiyor, yarattığı hayali hastalıkların gerçekleşmesi ihtimalini düşünerek günlerce kendine işkence ediyordu.

Cimriydi... Altın paralarını mürekkep hokkasının altına, hisse senetlerini günlüklerinin arasına saklıyor, yüklü miktardaki parasının faizini her hafta isteği üzerine bankasının evine gönderdiği güvenilir bir memurla birkaç kez üst üste sayıyordu. Kırılır veya bozulur endişesiyle dokunulmasını istemediği değerli eşyalarının 'kazayla' tozunun alındığını fark ettiğinde ise kıyameti koparıyor, hizmetçilerine ağza alınmayacak küfürler yağdırıyordu.
Kadın düşmanıydı... "Kadınlar çocukluğumuzun hemşireleri ve öğretmenleri olmaya uygundurlar" diyor, onları çocuksu, aptal ve basiretsiz buluyor, sanattan tat alma duygularının olmadığını söylediği kadınları çocukla erkek arasındaki yaratıklar olarak görüyordu. Belki de annesi yüzünden kadınlardan bu kadar nefret ediyordu. Issız kırlar arasındaki malikânelerinde kocası tarafından sadece hafta sonları ziyaret edilen annesi marazi duygular içinde, yakınlarına 'oyuncak bebekleriyle oynadığını' yazan, ne Arthur'a ne de kızı Adele'e sevgi gösteren bir kadındı. Sevmeden evlendiği tüccar kocasının yokluğunda düzenlediği balolara davet ettiği kişilerse, edebî çalışmalarını onaylatmak istediği yazarlarla sanatçılardı.
Arthur bu sıralarda on beş yaşındaydı, Latin ve Yunan dillerini öğrenmek istiyordu. Aile işini devralmasını isteyen babası iki seçenek sundu ona. Ya Britanya ve Fransa'ya yapacakları iki yıllık gezide ailesine eşlik edecek ve bu arada tüccarlığa adım atacaktı, ya da üniversiteye girmek için tek başına çabalayacaktı. Ailesiyle birlikte yola çıktı çaresiz.
İki yılın sonunda "bu dünyanın her şeyiyle iyi olan bir varlığın değil, çektikleri ıstırabı seyredip zevk almak için yaratıklar var eden bir iblisin eseri olabileceği" sonucuna varmıştı. Almanya'ya döndüklerinde sıkıcı bir muhasebe bürosunda çalışmaya başladı. Babasının beklenmedik ölümüyle sarsılırken, bütün işleri devredip evlerini sattı annesi. Bağımsız bir dukalık olan VVeimar'da yaşayacaklardı artık.
Arthur şimdi babasına sağlığında olduğundan daha çok hayrandı. Güçlü karakterini ondan aldığına inanıyordu. Bu anlaşılabilir bir şeydi ama her fırsatta kadınları aptal bulduğunu tekrarlarken zekâsını annesinden aldığını söylemesi biraz tuhaftı.
Aslında hiç istememesine rağmen onun anısına olan saygısından, biraz da babasından miras aldığı melankoliyi bir yana bırakmasını isteyen annesine duyduğu öfkeden muhasebe bürosuna gitmeyi sürdürdü. Ama bir yıl dayanabildi. Sonra gramer okuluna başladı. Annesinin saygıdeğer dostu ve evlerinin daimi konuğu Goethe'yle de bu . dönemde tanıştı, lleriki yıllarda büyük hayranlık duyduğu şairle ilişkisini, kendisini fikirlerini yayması için kullandığını fark ettiğinde kesecekti.
Yalnız bir adamdı Schopenhauer... Sabah yedide kalkıyor, duş aldıktan sonra kahvaltı etmeden yazı masasına oturuyor, ardından flüt çalıyor ve genellikle en iyi otellerde tek başına uzun süren öğle yemekleri yiyor, akşamüstleri ise küçük kanisiyle birlikte kendi kendine bir şeyler mırıldanarak yürüyüşe çıkıyordu. Eğer gün içinde isteği dışında birkaç kişiyle görüşmüşse akşam davetsiz misafirleri geri çeviriyor, saat on olmadan da
yatağa giriyordu.
Göttingen Üniversitesi'nde tıp ve ardından felsefe eğitimi aldığı, sevgililerinden kıskandığı annesiyle ilk kavgalarını ettiği ve pansiyonlarda kaldığı dönemde, niçin böyle para kazanamayacağı yararsız işlere kafa yorduğunu soran bir akrabasına şöyle demişti:
"Yaşam lanet bir iş... Onu,anlamaya çalışarak harcamaya karar verdim."
Yaşamı anlamaya çalışırken yazdığı ilk kitabını kendi şiir kitabıyla kıyaslayarak alay eden annesine verdiği yanıt ise hayli sertti.
"Senin ıvır zıvırların unutulup gittiğinde benim yapıtlarım hâlâ satılıyor olacak.'
Schopenhauer haklıydı. Ama beklediği üne kavuşana kadar hayli hırpalanacaktı. Kimse onunla ilgilenmeyince fikirlerini yaymak için Berlin'de öğretmenliğe başlayacak, öğrencilerinin karşısına üniforma giyerek çıkan Hegel'le aynı saatte verdiği derslerine çok az öğrenci girecek ve bu durum onu derin ümitsizliklere sürükleyecekti.
Hırslı olduğu kadar acımasızdı da... Tanınmayı ve takdir görmeyi beklediği sırada otuzlarının ilk yarısındaydı. Evlenmemişti. Sevgilisi veya metresi yoktu. Canı sevişmek istediği zaman hizmetçilerini yanına çağırıyordu. "Kadınlardan çok hoşlanıyorum. Keşke beni arzu etmiş olsalardı" diyen ünsüz ve huzursuz düşünür bir gün on dokuz yaşındaki Berlinli aktris Caroline Richter'e âşık oldu. Ne var ki Caroline çok sayıda âşığı olan sadakatsiz bir kadındı. Schopenhauer kendisinden sandığı çocuğun babasının aslında bir başka erkek olduğunu öğrendiğinde büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Üstüne üstlük o kaçtığı hastalık, genç kadının ciğerlerine yayılmaktaydı.
Ama bunların hiçbiri kolera salgınından kaçarken yanında onu da götürmek istemesini engellemedi. Ancak yola çıkarken çocuğunu birilerine bırakması gerektiğini söylemesi Caroline'i öfkelendirdi. Schopenhauer yola yalnız çıktı ve bir ara düşündüğü evlenme fikri de ebediyen uçtu gitti aklından.
Kendisini görmezden gelen entelektüel çevrelere küskün de olsa çalışmalarını yalnız başına sürdürdü. Altmışına geldiğinde artık ünlü bir düşünürdü. İsviçre'deki ve Almanya'daki üniversitelerde istenç ve Tasarım Olarak Dünya, Aşkın Metafiziği gibi iki asır sonra da konuşulacak yapıtları üzerine dersler veriliyor, İtalya'da ve Fransa'da fikirleri üzerine incelemeler yayımlanıyor, doğum günlerinde tanımadığı kimselerden pahalı hediyeler alıyordu. Haklı ününün keyfini sürüyordu Schopenhauer.
Hayatı boyunca dünyanın hiç dinmeyen bir kederin yaşandığı bir yer olduğunu savunmuş, insanların birbirine başka bir biçimde değil sadece 'ıstırap arkadaşım' şeklinde hitap etmesi gerektiğini söylemiş, cinsel arzuların bütün diğer arzulardan daha güçlü olduğunu ve bu uğurda insanların da hayvanların da her tehlikeyi ve çatışmayı göze aldığını ileri sürmüştü.
1860 yılında yetmiş ikinci yaşında durmaya hazırlanırken hasta kalbi, modern psikolojinin kurucusu ilan edileceğinden, bir zamanlar Kant'a duyduğu hayranlığı, geleceğin Nietzsche'sinin, Wittgenstein'ının, Proust'unun kendisine duyacağından habersizdi.