İç Deney / Georges Bataille

Karşı çıkma, söylemle ve dramatik teşvikle sınırlamaydı, içimizde gerçekten güçsüz olarak kalırdı. İçine görmemek üzere gömüldüğü­müz kum, sözcüklerden oluşmuştur ve onlardan yararlanan karşı çık­ma, -eğer bir imgeden farklı bir diğerine geçersem- çırpınırken batan ve gayretleri kesinlikle batan çıkmazdaki insanı düşündürür: Ve söz­cüklerin, anlaşmazlıklarının, olabilirliklerinin tüketici büyüklükleri­nin ve en sonunda ihanetlerinin devingen kumlardan bir şeyleri oldu­ğu doğrudur.
Bize verilen ip olmadan bu kumlardan çıkamayız. Sözcüklerin hemen hemen içimizdeki tüm yaşamı kendine çekmesine karşın el konmuş, sürüklenmiş, yığılmış bu yaşamda karıncaların (sözcüklerin) işi çok kalabalığının tek bir dal parçası yoktur -içimizde suskun, giz­lenmiş, kavranamaz bir parça varlığını sürdürür. Sözcüklerin ve söyle­min bölgesinde bu parça bilinmez. Aynı şekilde genel olarak bize uzaktadır. Ancak belirli koşullarda ona ulaşır veya sahip oluruz. Bunlar hiçbir nesneye dayanmayan belirsiz içsel devinimlerdir ve amaçları yoktur. Başka durumlarda göğü, odası olan -ve bu konuda dikkati kavradığı şeye yönlendiren- dilin, yoksun kalmış olmasına, bir şey söyleyememesine, bu durumları dikkatten gizlemesine rağmen (yo­ğunlukların azlığından yararlanan dil hemen dikkati başka yöne çeki­yor) bir odanın kokusuna, göğün arılığına bağlı olan diğer durumlara benzer bu durumlar tanımlanabilir hiçbir şeyle güdülenmemişlerdir.
Eğer tartışmaksızın dilin yasası altında yaşıyorsak, bu durumlar içimizde sanki yokmuş gibi vardırlar. Ama eğer bu yasaya çarpıyorsak, geçerken bilinci bu durumların birinde durdurabilir ve içimizdeki söylemi susturarak bize verdiği sürprize takılabiliriz. O halde en iyisi kendi içine kapanmak, geceyi gerçekleştirmek, içinde bir çocuğun -uykusunu bulduğumuz askıya alınmış bu sessizlikte kalmaktır. Biraz Şansla, bu durumda dönüşü kamçılayan ve şiddeti arttıran şeyi fark ediyoruz. Ve kuşkusuz bundan dolayı, bir annenin çocuğunun yanında hastalıklı bir tutkuyla gece boyunca kalması aşırı bir şey değildir.
Ama zorluk, kolaylıkla tam olarak susmaya ulaşamamaktan ve tam da bir annenin sabrıyla kendine karşı savaşmak gerektiğinden ile­ri gelmektedir: Sözsel köleliklerin korumasında varlığını sürdüren şe­yi kavramaya çalışıyoruz ve kavradığımız şey belki de gücümüz (sonra onun başarısızlığı) konusunda tümceler dizen, sayıklayan bizzat kendimizdir, ama tümceler var ve başka bir şeyi kavrama güçsüzlüğü için­deyiz. Genel olarak gizli ama tam ışığın içine düşen güçsüz bir aptal­lıkla içli dışlı olarak -direnmeliyiz: Oldukça hızlı olarak durumların şiddeti artıyor ve bundan sonra bu durumlar içine alıyor ve hatta ken­dinden geçirtiyor. Düşünebileceğimiz, yeniden susmadan sözcükleri sıralayabileceğimiz an geliyor: Bu kez kulise (arka plana) ve aldırmaksızın seslerini kayboluşa bırakıyoruz.
Ancak en içsel devinimlerimizden edinebileceğimiz bu egemen­lik iyi bilinmektedir: Bu yogadır. Ama yoga bize bilgiçlikle süslenmiş kaba yollar ve tuhaf anlatımlar şeklinde verilmiştir. Ve kendi için uy­gulanan yoga, bir estetik veya bir sağlık bilgisinden öteye gidememektedir. Buna karşın ben aynı araçlara (açığa çıkarılmış olarak) bir umutsuzluk içinde başvuruyorum.
Hıristiyanlar bu araçları kullanıyorlardı ama deney onlar için uzun bir çilenin son bölümüydü (Hindular, deneylerine, kendilerinde eksik olan dinsel dramın bir eşdeğerini sağlayan çileciliğe kendiliğinden ka­pılıyorlardı). Ama çileciliğe başvuruyu yapamadığımdan ve istemedi­ğimden, karşı çıkmayı egemenliğin kendisi olan sözcüklerin gücünün özgürleşmesine bağlamak zorundayım. Ve, Hinduların tersine bu araçları oldukları seviyeye indirgedim, sonra araçların içinde esine ay­rılması gereken kısmı belirttim, ve bu araçları yeniden yaratabilmenin olanaksızlığını da söylemekten geri durmadım. Gelenekle ağırlaşan uygulamalar, en özgür şairlerin vazgeçemediği bayağı kültürün benze­ridir (ikincil araştırmalar yapmamış hiçbir büyük şair yoktur).
Kendi hesabıma ele aldığım şey yoganın okulsal havasından çıka­rabildiğim şeyden uzaktadır. Söz konusu araçlar ikilidir; bulmak gere­kir: Alışkanlığı besleyen, ama tamamının bizi dizginde tuttuğu bu nesnelerden uzaklaştıran sözcükler, -bizi dışsal (nesnel) düzlemden öznenin içelliğine kaydıran nesneler.
         Kaydıran sözcüğüne sadece bir örnek vermekle yetineceğim. Sözcük diyorum: bu aslında içine sözcüğün yerleştirildiği bir tümce olabilir ama ben kendimi sessizlik sözcüğüyle sınırlıyorum. Söylemiş­tim, sözcük olarak sessizlik daha önceden sözcüğün kendisi olan gü­rültüyü yok eder; sessizlik sözcüğü, sözcüklerin tümünün içinde en sapığı ve en şiirselidir: Sessizliğin kendisi, ölümün güvencesidir.
Sessizlik, kalbin hastalıklı temiz sevgisinin içinde verilmiştir. Bir çiçek kokusu anılarla yüklü olduğu zaman, bir anki yumuşaklığının bizi kendisinden kurtaracağı gizin korkusu içinde çiçeği solumayı sür­dürürüz: Bu giz içsel, sessiz, kavranamaz ve çıplak bir var olmadan başka bir şey değildir. Giz, sözcüklere (nesnelere) her zaman verilen dikkatin bizi gizlemesinden ve eğer dikkatimizi nesnelerin en say­damlarına çevirirsek dikkatin bizi kesinliğe götürmesinden başka bir şey değildir. Ama dikkat kesinliği ancak, onu sonunda bu ayrık nesne­lerden ayırabilmemiz durumunda, tam olarak sağlar: Bu nesneler için, onların artık hiçbir şey olmayan sessizliği sona erdirdikleri yeri bir dinlenme yeri olarak seçerken yapabildiğimiz şey budur.
Hinduların seçtiği dinlenme yeri daha az içsel değildir: Bu yer, soluktur. Ve kayan bir sözcüğün önceden sözcüklere verilen dikkati yakalama gücü olduğu gibi, soluğun, jestlerin yararlandığı dikkatin, nesnelere yönelen eylemlerin de bu gücü vardır: Ama bu eylemlerden sadece soluk içselliğe götürür. Bu yüzden -belki de sessizlik içinde-uzun uzun yumuşakça soluk alıp veren Hindular, soluğa, zannettikleri güç olmayan ve kalbin gizlerini daha az açmayan bir gücü haksız yere vermemişlerdir.
          Sessizlik bir sözcük olmayan bir sözcüktür ve soluk bir nesne ol­mayan nesnedir...