28 Mayıs 2012 Pazartesi

Anılar, Düşler, Düşünceler / Carl Gustav Jung


Annemin iki kişiliği arasında çok büyük farklar vardı. Bu nedenle, çocukken düşlerimde onunla uğraşırdım. Gündüzleri sevecen bir anneydi, geceleriyse ürkütü­cü. Öyle olduğunda, ayı ininde yaşayan, hem bir rahibe hem de garip bir hayvan olan bir kâhini anımsatırdı. Çok eskilere dönük ve acımasız; doğa ve gerçek kadar acımasız. Öyle anlarda benim "doğal zihin" dediğim olguyu yaşardı.
Kendimde de, bu arkaik yapıdan izler buluyorum. Üstelik her zaman hoş bir şey olmasa da bunun bir parçası olarak insanları ve her şeyi oldukları gibi görme ye­teneğim var. Görmek istemediğim zamanlar aydınlığı örtüp kendimi sonsuza dek aldatabilirim ama gene de işin gerçek yüzünü her zaman bilerek. Bir süre aldatılabi- len ama sonunda koklaya koklaya bir şeyi bulup çıkarabilen bir köpeğe benzerim. Bu "gerçeği görebilme" yeteneği içgüdüsel ya da başkalarıyla participation mystique denen birleşmenin sonucudur. Bireysel olmayan bir algılamayla gören "gözlerin ar­kasındaki gözler"dir bunlar sanki.
Bunu çok sonraları, bana garip şeyler olmaya başladığında anladım. Örneğin, bir kez tanımadığım bir adamın yaşamöyküsünü anlattım. Karımın bir arkadaşının düğünündeydik. Ne gelini ne de ailesinden kimseyi tanıyordum. Yemekte, bana avukat diye tanıştırılan uzun sakallı hoş bir bey vardı. Suçlu psikolojisiyle ilgili ha­raretli bir konuşmaya dalmıştık. Bir sorusunu daha iyi yanıtlayabilmek için tüm ay­rıntılarını kattığım bir öykü uydurdum. Öyküyü anlatırken, adamın yüzündeki ifa­denin değiştiğini ve masaya sessizlik çöktüğünü fark ettim ve ne yapacağımı bileme­diğim için sustum. Allahtan, o sırada sıra tatlıya gelmiş olduğu için kısa bir süre son­ra masadan kalkıp otelin lobisine gidebildim ve orada, bir köşeye çekilip olanları dü­şünmeye çalıştım. O sırada, konuklardan biri yanıma geldi ve, "Böyle bir patavatsız­lığı nasıl yaparsın!" diye beni kınadı. "Patavatsızlık mı?" diye sordum. "Evet, o an­lattığın neydi öyle?" dedi. "Tümünü uydurdum," dedim.
Karşımda oturan adamın öyküsünü tüm ayrıntısına dek anlattığımı öğrendi­ğimde hem çok şaşırdım hem de dehşete düştüm. O anda anlattıklarımın tek bir söz­cüğünü bile anımsayamıyordum. Bugüne dek de, bir daha anımsayamadım. Heinrich Zschokke, Kendine Bakış'ta buna benzer bir olay anlatır: Bir handa hırsızlık ola­yını içsel gözüyle gördüğü için kimsenin tanımadığı bir gencin hırsız olduğunu an­lamış.
Yaşamım boyunca sık sık bilmemin olanaksız olduğu bir şeyi ansızın bilmişimdir. Bu bilgiler bana sanki kendi düşüncemmişçesine gelir. Anneme de böyle olurdu.
Ne söylediğinin bilincinde olmazdı. Sanki mutlak yetkisi olan bir ses tıpatıp gerçeğe uyan şeyleri ona söyletirdi.
Annem yaşıma göre zihinsel açıdan çok ileri olduğumu düşündüğü için benim­le her zaman bir yetişkinle konuşur gibi konuşurdu. Beni sırdaşı gördüğü ve baba­ma söyleyemediği sorunlarını bana anlattığı belliydi. Beni çok kaygılandıran, ba­bamla ilgili bir konuyu bana açtığında on bir yaşındaydım. Uzun bir süre ne yapaca­ğımı bilemedim. Sonunda, çok etkin bir insan olduğunu duyduğum babamın arka­daşlarından birine danışmaya karar verdim. Anneme haber vermeden bir gün okul çıkışı kente inip adamın evine gittim. Kapıyı açan hizmetçi evde olmadığını söyledi. Canım çok sıkıldı ama çaresiz eve döndüm. Allahtan da evde değilmiş çünkü bir sü­re sonra annem o konuya bir kez daha değindi, ama çok daha değişik ve ılımlı bir yaklaşımla. Böylece, konu önemini yitirmiş oldu. Bu beni çok etkiledi. "Amma da ap­talmışsın! Aptalca ciddiyetin yüzünden neredeyse bir felakete neden oluyordun," di­ye düşündüm. O günden sonra, annemin söylediği her şeyin ancak yarısını ciddiye almaya karar verdim. Bu da düşündüklerimi ona açmamı engelledi.
Oysa, arada sırada ikinci kişiliği ansızın ortaya çıktığında söyledikleri öylesine doğru ve isabetli oluyordu ki çok sarsılıyordum. Annem o durumunu sürdürebilsey- di olağanüstü bir sırdaş edinebilirdim.
Babamla durum farklıydı. Dinle ilgili açmazlarımı ona anlatıp önerilerini almak isterdim ama bulunduğu mevkiye saygısından, bana vermek zorunda kalacağı yanıt­ları zaten bildiğimi düşünüyordum. Varsayımlarım da kısa bir süre sonra doğrulan­dı. Hıristiyanlığa kabul edilme törenim için sahip olmam gerekli bilgileri bana ba­bam veriyordu ve sıkıntıdan patlıyordum. Bir gün, Hazreti İsa'yla ilgili verilen duy­gu yüklü, sıkıcı ve genelde çok da anlaşılamayan bilgilerin arasında işe yarar bir şey­ler bulur muyum diye İlmihal'i karıştırırken, Tanrı, İsa ve Kutsal Ruh üçlemesinden söz edilen yeri buldum. O bölüm ilgimi çekti çünkü aynı zamanda üçlü olan bir bü­tünden söz ediliyordu. Çelişkinin yarattığı sorun ilgimi öylesine artırdı ki bu sorun­sala geleceğimiz ânı iple çeker oldum. Oysa, sırası geldiğinde babam, "Burasını atlı­yoruz çünkü bundan hiçbir şey anlamıyorum," dedi. Babamın dürüstlüğüne hayran kaldım ama büyük bir düş kırıklığını da önleyemedim. "Bak işte! Bu konuda hiçbir şey bilmiyorlar, sorgulamak zahmetine de girmiyorlar. Bu durumda onlara gizimi nasıl açarım?" diye düşündüm.
Düşünmeye yatkın birkaç okul arkadaşımı yokladım ama boşuna. Yanıt alama­dığım gibi beni uyaran bir tepkisizlikle de karşılaştım.
Çok sıkılmama karşın, babamın tutumuna benzer bir tutumla, anlamadan inan­maya çaba göstererek son umudum olan Hıristiyanlığa kabul edilme törenine hazır­lanmayı sürdürdüm. Bu tören benim gözümde bundan, yani, 1890-30=1860 yıl önce ölen Hazreti İsa'yı anma amacıyla yenen bir yemekten öte bir şey değildi. "Alın, bu­nu yiyin! Bu benim bedenimdir," gibi sözler etmişti. Demek ki, törensel ekmeği onun aslında insan etinden oluşan bedeni niyetine yiyecek, aslında kan ulan şarabı da içecektik.Bunun onu kendimizin bir parçasına dönüştürmek anlamına geldiğini anlayabiliyordum ama bu bana öylesine olanakdışı geliyordu ki! Gene de, babamın çok değer verdiği törende çok büyük bir gizem olduğunu ve benim de ancak törene katılmakla bu gizemin bir parçası olabileceğimden kuşku duymuyordum.


Tanrı'nın doğal dünyayı iyiliğiyle doldurmasını anlayamıyordum. En azından bundan çok ciddi kuşku duyuyordum. Anlaşılan, bu da mantık yürütülmemesi, yal­nızca inanılması gereken noktalardan biriydi. Tanrı en yüce iyilikse, O'nun yarattığı bu dünya, neden bu denli kusurlu, bu denli acınası ve bozuktu? "Büyük bir olasılık­la şeytan onu böyle zehirlemiş ve bir karmaşaya sürüklemiş," diye düşünüyordum. İyi de şeytan da Tanrı'nın bir yaratığıydı. Şeytanla ilgili şeyler okumalıydım. Çok önemli olduğu anlaşılıyordu. Bu yakıcı sorunu çözmek için yeniden Biedermann'm Hıristiyanlık dogmalarıyla ilgili kitabına başvurdum. Acı çekmenin, kusurlu olma­nın ve kötülüğün nedenleri nelerdi? Hiçbir şey bulamadım. Bu iş orada bitti. Anlaşı­lan bu dogmalar, güzel sözlerden başka bir şey değildiler. Daha da kötüsü, tek ama­cı gerçeği bulandırmak olan bir aldatmaca ve eşi benzeri olmayan bir aptallık örne­ğiydiler. Düş kırıklığına uğramıştım. Öfkelenmiştim bile. Babama bir kez daha acı­dım; bu üçkâğıda kurban oldu diye.
Oysa, başka yerlerde ve başka zamanlarda, benim gibi gerçeği arayan, mantıklı düşünebilen, kendilerini ve başkalarını kandırmak istemeyen ve dünyanın acı gerçe­ğini yadsımayan birileri olmuştu kuşkusuz. İşte tam o günlerde, annem, daha doğ­rusu annemin iki numaralı kişiliği durup dururken, "Bir ara, Goethe'nin Faust'unu okumalısın," dedi. Goethe'nin bütün yapıtları vardı bizde. Faust'u seçip okumaya başladım. Ruhuma mucizevi bir merhem gibi geldi. "Sonunda, şeytanı ciddiye alan birini buldum," diye düşündüm. Üstelik, Tanrı'nın dünyayı kusursuz yapmak iste­yen planına karşı olan biriyle ölümüne bir antlaşma yapıyor. Faust'un tutumuna üzüldüm, çünkü bence o denli tek yönlü olmamalı ve çabucak kanmamalıydı. Daha zekice ve daha namuslu davranabilirdi. Ruhu üzerine aldırmadan kumar oynarken ne kadar da çocuksu davranmıştı! Faust'un biraz palavracı olduğuna kuşku yoktu. Trajedinin ağırlığının ve öneminin Mefisto'nun üzerinde yoğunlaştığını düşünüyor­dum. Faust'un ruhunun cehenneme gitmesi beni hiç üzmezdi. Hak etmişti çünkü. Sonunda Mefisto'nun "aldatılmış şeytan" olması hiç hoşuma gitmedi. Her şey olabi­lirdi ama aptal olamazdı. Ayrıca, küçük aptal meleklerin onu kandırabilmesi de hiç mantıklı gelmiyordu. Mefisto çok farklı bir bağlamda kandırılmış, o kişiliksiz geve­ze Faust, dalaveresini öbür dünyaya da taşıdığı için söz verilen haklarını alamamış­tı. Gerçi saflığı orada ortaya çıkıyordu ama bence, aslında büyük gizemlerin derinli­ğine inme hakkını kazanmaya değer bir şey de yapmamıştı. Ben olsam, ona, biraz ce­hennem ateşini tattırırdım. Bence ana sorun, beni çok etkileyen Mefisto'ydu. Çok be­lirgin olmasa da annelere özgü gizemle bir bağlantısı olduğunu sezinliyordum. Uzun lafın kısası, Mefisto ve sondaki, aydınlanmaya başlama bölümü, bilinç dünya­mı ucundan kenarından etkileyen gizem dolu, olağanüstü bir deneyim olarak kaldı.
Sonunda, kötülüğü ve onun evrensel gücünü görebilen insanların olduğunun kanıtını bulmuş, daha da önemlisi, insanları karanlıktan ve acıdan kurtarmada oyna­dığı gizemli rolü keşfetmiştim. Bu bağlamda, Goethe gözüme bir peygamber gibi gö­züktü ama Mefisto'yu basit bir üçkâğıtla başından savmasını da bağışlayamıyordum.

Zihnimde bunu evirip çevirirken, aşağıda anlatacağım olayla başıma yumruk yemiş gibi oldum: Nasıl olduysa beni ilgilendiren bir konuda bir kompozisyon yaz­mamız istendi. Coşkuyla işe koyuldum ve özenle yazılmış ve başarılı varsaydığım bir yazı yazdım. Beni çok ortaya çıkaracağı için en yüksek notu istemiyordum ama en azından en yüksek notlardan birini alacağımı umuyordum.
Öğretmenimiz kompozisyonları başarı sırasına göre sınıfta değerlendirirdi. İlk önce, sınıfın birincisi olana döndü. Bu da doğaldı. Onunkini öbür öğrencilerin kom­pozisyonları izledi. Sıramın gelmesini bekliyordum ama boşuna. "Bu zayıf öğrenci- lerinkinden daha da kötü olamaz yazdıklarım. Nasıl olur? Acaba, "hors corıcours" (ya­rışın dışında) muyum?" diye düşünüyordum. Bu öbürlerinden iyice ayrı olmak ve çok kötü bir biçimde ilgi çekmek demek olurdu.
Bütün kompozisyonlar bittiğinde, öğretmen, "Bir kompozisyon daha var. O da Jung'un," dedi. "Tümünden iyi. Onu ilk okumam gerekirdi ama ne yazık ki sah­tekârlık yapmış. Bunları nereden çektin? Gerçeği itiraf et."
Öfke ve dehşetle ayağa fırladım. "Kopya çekmedim. İyi bir kompozisyon yaza­bilmek için çok uğraştım," diye haykırdım ama öğretmen, "Yalan söylüyorsun! Böy­le bir kompozisyonu dünyada sen yazamazsın. Kimseyi kandıramazsın. Şimdi söyle bakalım. Bunu nereden buldun?" diye bağırdı.
Boş yere suçsuz olduğumu kanıtlamaya çalıştım ama öğretmen inadından vaz­geçmedi. Tehdit edercesine, "Bak, nereden kopya çektiğini bilsem, okuldan atılırsın," dedi ve sırtını döndü. Sınıf arkadaşlarım bana garip bakışlar fırlatıyorlardı. Dehşet içinde, "Ya, demek böyle!" diye düşündüklerini anladım. Karşı çıkmalarıma kimse aldırmadı.
O andan sonra, mimlendiğimi ve garip varsayılmamamdan kurtulmaya yaraya­cak tüm yolların kapandığını anladım. Yüreğimden yaralandığım ve gururum çok kötü kırıldığı için öğretmenden intikam almaya yemin ettim. Elime bir fırsat geçsey­di orman kanunlarını aratmayacak bir şeyler de olabilirdi. Kompozisyonu bir yerler­den çekmediğimi ona nasıl kanıtlayabilirdim acaba?
Günlerce, zihnimde sürekli buna yanıt aradım, ama hep buna gücümün yetme­yeceği sonucuna varıyordum. Bana yalancı ve hırsız damgasını vuran saçma sapan, kör bir talihin oyununa kurban gitmiştim. O güne dek anlayamadığım bazı şeyleri anladım, örneğin, okuldaki durumumu öğrenmek isteyen babama, öğretmenlerden birinin neden, "Orta bir öğrenci, ama çok gayret ediyor," demesini de. Oldukça ap­tal ve yüzeysel buluyorlardı beni. Buna aldırmıyordum aslında. Kızdığım, kopya çe­kebileceğimi düşünerek moralimi sıfıra indirmeleriydi.
Öfkem ve üzüntüm denetlenemeyecek bir duruma geldi. Sonra, daha önceleri birkaç kez kendimde fark ettiğim bir şey oldu. Gürültülü bir yerin üzerine ses geçir­mez bir kapı kapanmışçasına, ansızın içimde bir sessizlik oldu. Bir sorunun yanıtını merak ediyordum ama artık soğukkanlılıkla. Kendime, "Ne oluyor? Gerginsin anla­dık ama öğretmen aslında senin yapını anlayamayan aptalın biri. Daha doğrusu, onu, senden de az anlayabiliyor. Bu nedenle, o da senin kadar başkalarına güvenmiyor. Sen kendine ve başkalarına güvenmiyorsun ve bu nedenle, zayıf, basit ve kolayca anlaşı­lan insanların tarafını tutuyorsun. İnsan anlamadığı zaman telaşlanır," dedim.
Bunları düşününce, ansızın, sine ira et studio, o yasak düşünceye dalmak isteme­diğim zamanlarda, zorla düşünmeye itildiğim birbiri ardına gelen düşüncelerle, bu düşüncenin benzeştiğini fark ettim. O zamanlar henüz, birinci ve ikinci kişiliklerim arasında bir ayrım olabileceğini düşünemiyordum. İkinci kişiliğimin dünyasını da, kişisel dünyamın bir parçası görmeme karşın, çok derinlerde, arka planda bir yerler­de, benden başka bir şeyin de bu işle bir bağlantısı olduğu duygusu beni hiçbir za­man bırakmadı. Sanki bana, sonsuz evrenin ve büyük yıldız dünyasının soluğu do­kunmuş ya da çok uzun süre önce ölen ama zamana bağlı olmadığı için bugün de, çok uzak gelecekte de var olacak bir ruh görünmeden odaya girmişti. Bu tür dönüm noktalan, bir numenin başının üzerindeki ışık saçan halelere benzerler.
O zamanlar, kuşkusuz, kendimi böyle ifade edebilmem olanaksızdı. Bilinç du­rumumda o zamanlar olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek amacında değilim. Amacım o zamanki duygularımı anlatabilmek ve şu andaki bilgimin yardımıyla, o yarı karanlık dünyaya ışık tutabilmek.
Bir süre önce anlattığım olaydan birkaç ay sonra, okul arkadaşlarım bana "Abraham Baba" takma adını uygun gördüler. Birinci kişiliğimin bunu saçma ve gülünç bulmasına ve nedenini hiç anlayamamasına karşın, çok derinlerde bu takma adın, ne­dense çok uygun olduğunu sezinliyordum.
….


Bu kaygılar benim, çok merak ettiğim için onun kitaplarım okumaya karar ver­memi önleyemediler. Elime geçirdiğim ilk yapıtı, "Zamansız Düşünceler"di. Bu ki­tap beni çok heyecanlandırdı. Onun üzerine, “Böyle Buyurdu Zerdüşt"ü okudum. Goethe'nin "Faust"u denli etkileyici bir deneyim oldu benim için. Zerdüşt, Nietzsche' nin Faust'u ve 2 no'lu kişiliğiydi ve dağla pireyi karşılaştırmak gibi olsa da, be­nim 2 numaram, Zerdüşt'ün yerini tutuyordu. Zerdüşt ürkütücü ve maraziydi. Be­nim 2 numaram da mı öyleydi? Bu düşüncenin bana verdiği dehşeti uzun bir süre itiraf etmemeye çalıştım fakat ikide bir, durup dururken ortaya çıkıp soğuk terler dökmeme neden olduğu için sonunda beni kendimle yüzleşmek zorunda bıraktı. Nietzsche 2 no'lu kişiliği, yaşamının sonuna doğru, orta yaşı geride bıraktığında keş­fetmişti. Oysa ben, çocukluğumdan beri biliyordum. Nietzsche ad verilmemesi ge­rekli olan bu şeyden, yani Arrheton'dan, doğalmışçasına, biraz bilinçsizce ve fazla dikkat etmeden söz ediyordu. Bu durumun sorunlara yol açacağını zamanında sezinlemiştim. Nietzsche öylesine parlak biriydi ki, neler olabileceğini hiç hesaba kat­madan henüz gençken bir profesör olarak Basel'e gelmişti. Üstün zekâsıyla, bir şey­lerin eksik olduğunu zamanında fark etmesi gerekirdi. Ürkütücü yanılgısı, 2 no'yu, hiç kuşku duymadan, böyle şeylerden hiç haberi olmayan ve hiç anlayamayacak bir dünyaya korkusuzca salıvermesiydi. Çocukça bir umutla, güçlü heyecanlarını payla­şabilecek ve tüm değer yargılarının ötesine geçtiğini kavrayabilecek insanlar arıyor­du. Oysa, düşündüğünden şaşmayan iyi eğitim görmüş insanlar buldu. İşin trajiko­mik yönüyse, onun da onlardan biri olmasıydı. Öbürleri gibi o da, söze dökülemeyecek gizeme balıklama atıldığında kendini anlayamadı ve Tanrı'nın terk ettiği coşkusuz bir topluluğa, bu deneyiminin övgülerini yağdırdı. Sözcüklerin bombardımanı, mecazların üst üste yığılması ve bir ilahiyi dinlercesine kendinden geçmeleri, tümü, birbirleriyle bağlantısı olmayan gerçekler uğruna ruhunu satmış bir dünyanın ken­disine kulak vermesini sağlamak içindi ve kendi deyimiyle "ip cambazı", başa çıka­mayacağı denli derin bir uçuruma yuvarlandı. Bu dünyanın acemisiydi ve saplantı­ları olduğu için ancak çok dikkatli davranılarak başa çıkılabilen bir insana benziyor­du. Tanıdıklarım ve arkadaşlarım arasında Nietzsche'nin düşüncelerini onayladıkla­rını açıkça söyleyen yalnızca iki kişi biliyorum. İkisi de eşcinseldi. Biri sonunda inti­har etti, öbürü de anlaşılamamış bir dâhi olarak yitti gitti. Öbür arkadaşlarımsa, za­ten bağışıklıkları olduğu için Zerdüşt konusunda hiç şaşkınlığa uğramadılar.
Faust bana bir kapıyı açtıysa, Zerdüşt de başka bir kapıyı kapattı ve bu kapı uzun süre kapalı kaldı. İki ineğinin de büyü yüzünden aynı yulara girişini gören yaş­lı köylüye dönmüştüm.
İnsanların bildiği şeylerden söz etmedikçe bir yere varılamayağını anlamıştım. Zayıf bir insan, karşısındakilere bilmedikleri bir konuyu anlatmanın ne denli büyük bir hakaret olduğunu anlayamaz. Bu insanlar, böyle bir şeyi yalnızca yazarlar, gaze­teciler ve ozanlar yaparsa hoş görebilirler. Yeni bir düşüncenin ya da eskisine oranla değişik olan bir yaklaşımın ancak gerçeklerle iletilebileceğinin farkına varmıştım. Gerçekler kalıcıdır, silip atılamazlar ve er geç biri onlarla karşılaşır ve ne bulduğu­nun bilincine varır. Daha iyi bir şeylerin gereksinmesi nedeniyle konuştuğumu ve sa­hip olmadığım kanıtları ortaya koymamam gerektiğini biliyordum. Elimde somut hiçbir şey yoktu. Giderek deneyimin gerekliliğine inanıyor, filozofları deneyimi göz önünde bulundurmadan çene yordukları için suçluyordum. Kanıtlarla yanıt verecekleri yerde susuyorlardı. Bu bağlamda, tümü sulandırılmış dinbilimcilere benziyorlar­dı. Bana, öyle ya da böyle, elmas vadisinden geçip hiç kimseyi, kendim de dahil ol­mak üzere, aldığım örneklerin çakıl taşlarından öte şeyler olduklarına inandıramaz­mışım gibi geliyordu.
Bunlar 1898 yılında, tıp adamı olarak mesleğimi daha ciddi bir biçimde düşün­meye başladığım döneme rastlıyor. Kısa bir süre sonra, ihtisas yapmak gerektiğine karar verdim. Ya cerrah ya da dahiliyeci olacaktım. Anatomide özel bir eğitimim ol­duğu ve patolojiyi tercih ettiğim için cerrahiye daha yatkındım ve büyük bir olasılık­la parasal sorunlarım olmasaydı cerrah olurdum. Baştan beri, okuyabilmek için borç­lanmak zorunda kalmam beni çok üzüyordu. Bitirme sınavları biter bitmez ekmek paramı çıkarmak zorunda olduğumu biliyor ve bir kliniğe oranla daha kolay, maaş alabileceğim bir asistanlık bulabileceğim taşra hastanelerinden birinde çalışmayı umut ediyordum. Üstelik, kliniklerde iş bulabilmek genelde klinik şefinin desteği ve sana duyduğu kişisel ilgiye bağlıydı. Popülaritemin tartışılabilirliği ve insanlarla sık sık yabancılaşma yaşadığım için bu konuda şansın bana güleceğini düşünmeye bile cesaretim yoktu. Bu nedenle yerel bir hastanede mütevazı bir işe çoktan razıydım. Ondan sonrası, çok çalışmama, yeteneklerime ve becerime bağlıydı.
Oysa, o yaz tatilinde, kader beni çok etkileyecek bir oyun oynadı. Bir gün odam­da ders çalışıyordum. Kapı aralıktı. Annemin örgü ördüğü yandaki yemek odasında, babamın büyükannesinin çeyizinden kalma yuvarlak bir ceviz masa vardı. O tarih­lerde, aşağı yukarı yetmiş yıllık olmalıydı. Annem, masadan aşağı yukarı bir metre ötede, pencerenin kenarında oturuyordu. Kardeşim okuldaydı. Hizmetçi de mutfak­ta. Ansızın silah sesine benzer bir ses duydum. Yerimden fırlayıp patlama sesinin geldiği yan odaya koştum. Annemi neye uğradığını şaşırmış, koltukta oturur bul­dum. Örgüsü yere düşmüştü. "Ne, ne oldu?" diye kekeleyerek sordu. "Gürültü tam yanımda oldu." Masaya bakıyordu. Baktığımda ne olduğunu gördüm. Masa ortasın­dan kenarına doğru çatlamıştı. Ek yerlerinden birinden değil de, tahtanın tam orta­sından. Şaşırıp kaldım. Böyle bir şey nasıl oluyordu? Yetmiş yıldır kuruyan ağaç, ora­nın iklimsel özelliği olan oldukça nemli havada nasıl çatlamıştı? Soğuk ve kuru bir kış gününde, ancak yanan bir sobanın yanında dursaydı bu olabilirdi. Böyle bir pat­lamanın nedeni neydi? "Bazen çok garip kazalar olabiliyor," diye düşündüm. An­nem karanlık bir ifadeyle başını salladı. 2 no'lu sesiyle, "Bunun bir anlamı var," de­di. İstemediğim halde etkilendim. Söyleyecek bir şey bulamamam beni rahatsız etti.