13 Mayıs 2011 Cuma

Fikir Kırıntıları / Cemil Sena



XXXVII
Hıristiyanların Allahı çarmı­ha gerildi ve öldü. Dirileceği zamana kadar, Allahsız kalan onlar, bir başka Allah aradılar, ve onun yerine ilim ve medeni­yeti buldular; Museviler, Allahlarını yalnız kendilerine malederek, başka milletleri Allahsız bı­raktılar. Ve bu Allahın inayetile Allahsız beşeriyeti soymıya mu­vaffak oldular. Zavallı Müslüman­lar ise, Allahlarını kâinata tak­sim ettiler; ve bu cömertlikten kendileri de Allahsız ve kuvvet­siz kaldılar. İşlerini, hareketle­rini bu ne olduğu belli olmıyan kuvvete bağlıyanlar da o Müslü­manlar gibi, işsiz ve hareketsiz­dirler. Kari, sana, Allahını mil­let, ibadetini inkılâp teşkil eden bir din sunuyorum. Bu din, öte­kiler gibi hareketsiz değildir, öte­kiler gibi, mükâfat ve mücazatını ölümden sonra değil bu dün­yada gözlerimiz açık ve kafamız işlerken veren bir dindir. Bu di­nin havarileri etrafındadır. Bu yolun yolcularına karışabildi­ğin gün, caddeler senin ismin­le anılacak, şehirlere senin adın takılacak, anneler yavrılarına, sana  benzesin diye senin ismini verecek... Her ağızda sen, her gönülde sen yaşıyacaksın, işte o vakit sen bütün bir millet ola­caksın ve bütün bir millet sen olacaktır...

XXXVIII
Buda, Musa, İsa ve Muham­met... Hep insanların ıztırabını kaldırmak ve onları kardeş yap­mak için uğraştılar. Onlar mak­satlarını iyi anlatamadılar, ve on­ların maksatlarını iyi anlayamıyanlar, bu kardeşliğin boğuşu­larak elde edileceğini sandılar. Peygamberler avama hitabettikleri için, esrarlı bir dil kullandılar; . zira, insanlar anlattıkları şeyler­den ziyade anlıyamadıklarına hayran olurlar. Ve meçhulün ar­kasından koşmaktan hoşlanırlar. İnkılâpçının, insanlığa yeni bir ülkü getirenin anlaşılmıyacak tarafları  vardır diye düşünenler sonuna kadar papazlıktan ve kâ­hinlikten kurtulamıyacaklardır. Dahiler ve inkılâpçılar güneş gibi aydınlık, ışık gibi vazıhtırlar. Onlar bir billur gibi her taraftan aynı parlaklıkla kendilerini gös­terirler. Kehanete kalkışan zaval­lılar, inkılâpçının, dehanın bu şa­şaasından gözleri kamaşan zaif ruhlu  insanlardır.

CIII
Bana ilmin ve sanatın takdir edilmediğinden bahsediyor; ve bu takdirsizlik yüzünden çalışamadığını ve yeis içinde olduğunu söylüyor­sun. Genç okuyucul Etrafımızdaki insanlar, bizi takdir etmek, beğen­mek için yaratılmış değildirler. Sen beğenilecek bir iş yaptığın gün bile alkıştan ve aferinden mahrum kalabilirsin. Ne kadar büyük ilim ve sanat dehaları, nankör, ve ku­rak devirlerde yetiştiler ve ne bü­yük açlık ve hakaret içinde mahvoldular. Onları zamanları değil biz takdir ediyoruz. Fakat onlar yine çalıştılar. Kısır ve kurak alan­lara hayat vermek için, bu günü ve kendini değil yarını ve bizimki­leri düşüneceksin!

CIV
Bir çocuk, evvelce içine et konmuş bir kâğıt parçasını paket yapmış ve sokağa atmıştı. Oradan bir köpek geçti. Kokuyu alır almaz, paketi açmak için uğraştı. Fakat içinde bir şey bulamadı ve bir az ileride uludu. Çocuk pencereden bu hale gülüyor ve köpek emekle­rinin  boşa gittiğine ağlıyordu. Bir
çok işler karşısında   âciz  adamın, hazır lokma   arayan adamın   hali, bu köpeğinkinden farklı değildir.

CV
İnsan kendinden kuvvetlilerinin zencirlerile bağlanan bir hayvandır. Bir toprakta bu zencire katlanama­yanlar, ne kadar çoksa, üstün in­sanlarda o kadar çoktur. Köle ruhlu insanlar için, kendi canlarını ve mevkilerini, efendilerinin arzu­suna itaatle muhafaza edenler için her emreden şey tabiatten ve in­sandan üstünmüş gibi görünür

CVI
Bir kadının ve bir kedinin yü­züne ve saçlarına yaptığı gibi, sen de ruhunu temizleyeceksen, güzelleştireceksen; vücudunun lezzetlerini sevdiğine damla damla ve parça parça tattıran bir kadın gibi, sen de, yerinde ve lâyık olanlara eyilik ve temizlik cevherlerinden dağıta­caksın. Fakat sakın hepisini birden bağışlama. Sonra cazibenin bütün hazinelerini boşaltmış bir kadın gibi terkedilirsin ve başkalarına sunacak bir hediyen kalmaz...

CVII
Sükûtu altın sananlar, nasıl ve nerde haykırmak gerekli oldu­ğunu bilmeyenlerdir. Sükût, âciz ve korkakların müdafaa vasıtasıdır. Bunun gayesi merhamet dilenmek­ten ibarettir. Bir toprakta sükût edenler çoğaldıkça, kanuna, ahlâka ve haklara tecâvüz edenler çoğalır. Dilinin belasına uğrayanlar, dilsiz­ler tarafından şehit edilmiş demek­tir.

CVIII
Yeni ve büyük işler hazırlamak için inzivaya çekilmek iyidir. Fakat münzevi insan, daima korkunçtur" Zira bunlar ya bizi beğenmiyorlar veya bizden değildirler.

CIX
İki cihanda sükûn ve asayişi temin etmek isteyenlerin düsturu " dostlarımıza mürüvvette bulun­mayı ve düşmanlarımıza müdarayı, tavsiye ederler. Bu ancak kuvvetli düşman ve zaif dostlar için doğru­dur. Düşman ezilmesi gerekli olan ve dost elimizi uzatmamız icap eden kimselerdir. Elverir ki dostla­rımızı ve düşmanlarımızı iyi ayırt edelim.

CX
Güzelim, zenginim ve sıhhatli­yim, diyorsun. Bunlardan hangisi senin eserindir? Taşıdığın eyi kabi­liyetler bile senin değildir. Bunlar daha evvelkilerin sana bıraktıkları miraslardır. Çirkin, sıhhatsiz. kabi­liyetsiz ve fakir de doğabilirdin. Ördeğin tavuk doğmadığı için kü­mes hayvanları içinde öğünmeye hakkı yoktur. Öyle bir şeyle öğün ki, o senin alın terin ve senin göz ışığının eseri olsun.

CXI
Bazan, oturdukları sandayalarla öğünen insanlara acıyorum. Onların oturduğu yerlerden kaç uşak ruhlu insan daha gelip geçmiştir. Masa­lar, lâyık oldukları insanları bulmadıkça imrenilen değil iğrenilen bir şey olurlar.

CXII
Kadın, su ve ateş gibi bir ni­met, su ve ateş gibi bir âfettir Su ve ateş iyi ve kötü işlerinin nasıl farkında değillerse kadınlarda yap­tıkları tesirin öylece farkında de­ğildirler. Dişiliklerini öğrenmiş olan kadınlar ise, bir üçüncü cinsten­dirler.

CXIII
Yalancı anlatmaya başlarken çekingen ve korkaktır. Bizim sabır ve nezaketimiz ona bir az daha cesaret verir ve kendisini anlaya­madığımızı zannederek yalanlarını küstahlık derecesine kadar yüksel­tir. O, kendi izzeti nefsi için duy­duğumuz saygının da farkında de­ğildir. Anlaşılıyor ki yalancıların muvaffakiyeti bizim sabır ve nezaketimizdendir.

CXIV
Tanıdığımız biri öldüğü zaman içimizde garip bir korku uyanır. Onun sağlığındaki ihtiraslarını, iyi­lik ve fenalıklarını hatırlayarak kendimize, bir hikmet dersi çıkarı­rız. Ve işte nihayet, her şeyin so­nunda bize kalan şeyin iyi bir ha­tıradan ibaret olduğunu söyliyerek zavallı ölünün sağlığındaki hum­malı faaliyetlerine acır ve onların boşa gittiğine inanırız. Şarkı dol­duran milyonlarca insan, bir ölü önünde duydukları bu uğursuz imanı, bütün hayatları boyunca devam ettir­di ve bu sebepten ölmeden evvel öldüler. Genç okuyucum, mademki, her şeyin sonu ölümdür. Ölmeden evvel, her şeyi tatmaya, her şeyi görmeğe ve her yerde bir iz bı­rakmaya çalışacaksın. Bir daha dönülmesine imkân bulunmıyan bu âlemde yanlış fikirlerimizin kur­banı olmaya değil, yaşamaya ve yaşatmaya geldiğimizi unutmıyacaksın !

Varlık Dergisi Arşivinden.

11 Mayıs 2011 Çarşamba

Evliliğin Fizyolojisi / Honoré de Balzac

Çözümleyici İncelemeler

(...)

BİRİNCİ BÖLÜM
GENEL GÖZLEMLER

Usa aykırı yasalara, düzeltilinceye kadar karşı çıkacağız; bu arada da söz konusu yasalara körü körüne itaat edeceğiz. (Diderot)

DÜŞÜNCELER I

Konu

Fizyoloji, nedir benden istediğin?
Amacın şunları kanıtlamak mı bize?
Evliliğin, birbirini tanımayan iki insanı yaşam boyu birlikte olacak şekildi'birleştirdiği mi?
Yaşamın tutkudan başka bir şey olmadığı, oysa tutkuyu törpülemeyen bir evliliğin de var olmadığı mı?
Evliliğin, toplumları ayakta tutan, ancak doğa yasalarına da aykırı bir kurum olduğu mu?
Evliliğin yol açtığı dertlere karşı pek güzel bir önlem olan bo­şanmaya herkesin her zaman can atacağı mı?
Bütün sakıncalarına karşın, evliliğin mülkün tek kaynağı oldu­ğu mu?
Hükümetlere sonsuz güvence sağladığı mı?
İki insanın, yaşamın dertlerini sırtlanmak için beraberlik kur­malarının çok dokunaklı bir şey olduğu mu?
Tek bir düşüncenin, ayrı iki iradeyi yönetmesini istemekte gü­lünç bir yan bulunduğu mu?
Kadına köle gibi davranıldığı mı?
Her yönüyle mutlu evliliklerin bulunmadığı mı?
Evliliğin, cinayetlerin en büyüğü olduğu, herkesçe bilinen öte­ki cinayetleri gölgede bıraktığı mı?
Sadık kalmaya, en azından erkek için, olanak bulunmadığı mı?
(...)
Zinanın, insanın başına evliliğin sağladığı iyiliklerden daha büyük dertler açtığı mı?
Kadının sadakatsizliğinin, toplumların ilk kurulduğu döneme kadar uzandığını, evliliğinse, süregelen bu aldatmalara direndiğini mi?
Aşkın yasalarının iki insanı birbirine, insanların insanların yaptığı hiçbir yasanın ayıramayacağı şekilde bağladığı mı?
Kütüklere yazılmış evlilikler bulunduğu gibi, doğanın itkisiyle, tatlı bir uyum içinde, ya da kafalar hiç uyuşmadığı halde, ten uyumunun sağladığı çekimle, gökyüzüyle yeryüzünün bir karşıtlık içinde bulunmaları örneği evlilikler de bulunduğu mu?
Boylu poslu, akıllı kocalar bulunduğu gibi, karılarının çok çir­kin, kısacık ya da salak mı salak âşıklar tuttuğu evlilikler ile bulun­duğu mu?
Bütün bu soruların cevapları ciltlerle kitap yazılmasına yol açabilir; ne var ki bu kitapların hepsi şimdiye kadar yazılmış, orta­ya çıkardıkları sorunlara da her dönemde sürekli çözümler üretilmiş.
(...)

Dolayısıyla, on dokuzuncu yüzyılda kalkıp da Evliliğin Fizyolojisi'ni yazmak, değersiz bir derlemeden ya da bir bönün başka bön­ler için kaleme aldığı bir yapıttan başka bir şey değil: Vaktiyle bil­ge papazlar, altından terazilerini ellerine alıp her şeyi en ince ay­rıntılarına varıncaya kadar tartmışlar; üstat hukukçular gözlükleri­ni takıp evlilik türlerinin tümünü birbirinden ayırmışlar; yaşlı başlı hekimler, skalpellerini ellerine alıp tüm yaraların,üzerinde gezdir­mişler; deneyimli yargıçlar, kürsülerine çıkıp evlilik sözleşmesinin, bozulmasını gerektiren tüm durumlar üzerinde karar vermişler; sevinçten ya da acıdan çığlıklar atan kuşaklar gelip geçmiş; her yüzyıl, bu konuda kendi oyunu sandığa atmış; Kutsal Ruh, şairler, yazarlar, Havva Anamız'dan Troya savaşına kadar, Helena'dan Madame de Maintenon'a, Louis XIV'ün karısından çağdaş kadına kadar yazılacak her şeyi yazıp çizmişler.
Fizyoloji, nedir öyleyse benden istediğin?
Örneğin bir erkeğin evliliğe aklının yatmasını sağlamak için oldukça iyi çizilmiş tablolar mı sunmak istiyorsun bize?
Şu nedenlerle mi evlenmeli bir erkek?
Aklına taktığı için... bunu herkes bilir;
İyilikten; bir kızcağızı anasının boyunduruğundan kurtarmak için;
Öfkeden; kızın yakınlarını mirastan yoksun bırakmak için;
Hor görülen sadakatsiz bir metrese inat olsun diye;
Tatlı delikanlılık yaşamından sıkılmak yüzünden;
Çılgınlıktan, ki her zaman bir çılgınlıktır;
Bahis yüzünden, Lord Byron'ın başına geldiği gibi;
Onurlu davranmış olmak için, Georges Dandin gibi;
Çıkar yüzünden, çoğu evliliğin nedeni budur;
Gençlik yüzünden, okulu bitirir bitirmez, o şapşallıkla;
Çirkinlik yüzünden, ileride kadın bulamama korkusuyla;
Makyavelcilik yüzünden, yaşlı bir kadının mirasına hemen konmak için;
Gerekseme yüzünden, oğlumuza toplum içinde onurlu bir yer kazandırmak için;
Zorunluluk yüzünden, genç bayan zayıf bir yapıya sahip olduğu için;
Tutku yüzünden, ve o tutkuyu daha güvenli bir ortamda iyi­leştirmek için;
Süren bir kavga yüzünden, bir davayı sona erdirmek için;
Şükran duygusuyla, aldığından fazlasını verebilmek için;
Bilgelikten, öğreti sahibi kimselerin hâlâ başına gelen bir şeydir bu;
Vasiyet yüzünden, amca ya da dayılarınızdan biri mirasını size, kendi seçtiği bir kızla evlenmek koşuluyla bıraktığında;
Yaşlılıktan, kendine bir son hazırlamak için;
Alışkanlık yüzünden, atalarımızın izinden gitmiş olmak için;

(...)

Gayretkeşlik yüzünden, günah, işlemek istemeyen Saint-Aignan dükünün yaptığı gibi.
Ne var ki sıraladığımız bu evlilik kazaları şimdiye kadar otuz bin komedinin, yüz bin romanın konusunu oluşturmuş.

(...)

— Evet, çılgın usta. Evliliği limon gibi sıkıp dur bakalım; ne kadar sıkarsan sık, çocuklar için eğlenceden, kocalar içinse sıkıntı­dan başka bir şey çıkartamazsın. Çıkacak olan, hiç sonu gelmeyen bir ahlak dersidir. Oturup bir milyon sayfa doldursan, çıkarabile­ceğin yalnızca budur.
Bu arada, işte size sunacağım ilk önerme: Evlilik, karı kocanın tanrıdan kutsanmayı diledikten sonra giriştikleri, ölçüsü kaçırılmış bir kavgadır, çünkü birbirini sürekli sevme girişimi, girişimlerin en süreksizidir; çok geçmeden hır çıkar; zaferi kazanana gelince -yani özgürlük-, en becerikli kim davranırsa, onundur.

(...)

10 Mayıs 2011 Salı

Buluşma / Charles Bukowski

RAMPART durağında otobüsten inip Coronado'ya yürüdüm, sonra yo­kuşu tırmanıp evimin ön kapısının önünde durdum. Kollarımı ısıtan güneşin altında öylece durdum bir süre. Sonra anahtarı bulup kapıyı açtım ve üst kata çıkmaya başladım.
"Kim o?" diye sordu Madge.
Cevap vermedim. Ağır ağır çıkmayı sürdürdüm. Çok solgun ve güçsüzdüm.
"Kim o? Kim var orada?"
"Telaşlanma benim Madge."
Merdivenin üst basamağında durdum. Yeşil, ipekten yapılmış es­ki bir elbise giymiş, kanepeye oturmuştu. Elinde bir bardak şarap, buzlu, öyle severdi.
"Canım!" diye üstüme atıldı. Sevinmiş görünüyordu, öptü beni.
"Oh Harry gerçekten sen misin?"
"Belki. Dayanabilirsem. Yatak odasında kimse var mı?"
"Saçmalama! İçki ister misin?"
"İçemezsin dediler. Haşlanmış tavuk, rafadan yumurta yemem gerek. Liste verdiler."
"Orospu çocukları. Otur. Banyo yapmak ister misin? Bir şeyler ye."
"Hayır, dur biraz oturayım."
Koltuğa çöktüm.
"Ne kadar para kaldı?" diye sordum.
"On beş dolar."
"Çabuk harcamışsın."
"Şey-"
"Kira durumu nedir?"
"İki hafta. İş bulamadım Harry."
"Biliyorum. Arabayı göremedim. Araba nerde?"
"Kötü haber. Birine ödünç verdim, önünü çarpmışlar. Sen dön­meden yaptırtmayı düşünmüştüm. Köşedeki tamircide."
"Araba çalışıyor mu?"
"Evet, önünü düzeltsinler istedim."
"Önü çarpık olsun. Radyatöre ve farlara bir şey olmamışsa öyle kullanırsın."
"Allahaşkına Harry! Doğru olanı yapmaya çalışıyordum!"
"Şimdi dönerim."
"Harry, nereye gidiyorsun?"
"Arabaya bakacağım."
"Yarın bakarsın. İyi görünmüyorsun Harry. Otur konuşalım."
"Şimdi dönerim. Beni bilirsin. Yarım kalan işlerden hoşlan­mam."
"Of Harry!"
Merdivenlerden inmeye başladım. Sonra tekrar yukarı çıktım.
"On beş doları ver."
"Of Harry. Off!"
"İkimizden biri bu gemiyi batmaktan kurtarmalı. Bu sen olmaya­cağına göre!"
"Yemin ederim Harry. Her sabah yataktan kalkıp iş aramaya git­tim. Hiçbir şey yok."
"On beş doları ver."
Madge çantasını alıp karıştırmaya başladı.
"Bu akşam için bir şişe şarap alacak kadar para bırak bana, bu şi­şe bitmek üzere. Senin dönüşünü kutlamak istiyorum."
"Biliyorum Madge."
Çantasından bir onluk dört birlik çıkarıp uzattı. Çantayı elinden kapıp ters yüz ettim. İçinde ne varsa yatağa saçıldı. Bozuk paralar, küçük bir şişe porto, bir birlik bir de beşlik. Beşliğe uzandı ama on­dan hızlı davrandım. Doğrulup yüzünü tokatladım.
"Orospu çocuğu! Hiç değişmemişsin. Pis herifin birisin hâlâ."
"O yüzden ölmedim ya."
"Bir daha bana vurursan giderim.
"Sana vurmaktan hoşlanmadığımı bilirsin güzelim." "Bana vurmak kolay, gidip bir erkeğe vursana, vuramazsın değil mi?"
"Ne ilgisi var şimdi?" Beşliği alıp aşağı indim.
Tamirci köşedeydi. Ben içeri girerken Japon bir herif arabaya ye­ni takılmış ön kafese yaldız boya sürüyordu. Başına dikildim.
"Tanrım, gerçek bir Rembrandt olmuş bu," dedim.
"Araba sizin mi bayım?"
"Evet. Borcum ne?"
"Yetmiş beş dolar."
"Ne?"
"Yetmiş beş dolar. Bir bayan getirdi arabayı buraya."
"Orospunun biri getirdi onu buraya. Bana bak, arabanın kendi yetmiş beş dolar etmezdi, hâlâ etmez. Bu kafesi hurdacıdan beş do­lara kaptın."
"Bakın bayım, bayan dedi ki-"
"Kim?"
"Şey, kadın dedi ki-"
"Ben ondan sorumlu değilim. Hastaneden yeni çıktım. Sana ara­da sırada ödeyebilirim, ancak henüz bir işim yok ve arabaya ihtiya­cım var. Şimdi hemen ihtiyacım var. İş bulursam sana ödeme yapa­bilirim. Bulamazsam yapamam. Bana güvenmiyorsan araba sende kalsın. Gidip ruhsatını getiririm. Nerde oturduğumu biliyorsun. İster­sen ruhsatı getireyim."
"Şimdi ne verebilirsin?"
"Beş dolar."
"Çok az."
"Söyledim ya! Hastaneden yeni çıktım. İş bulunca öderim, ya kabul edersin ya da arabayı sana bırakırım."
"Peki," dedi. "Sana güveniyorum. Beşliği ver."
"Bu beşliği ne kadar zor kazandığımı bir bilsen."
"Nasıl?"
"Boşver."
O beşliği aldı ben de arabayı. Çalıştı. Yarım depo benzin bile vardı. Yağını, suyunu dert etmedim. Tekrar araba kullanmak nasıl olacak diyerek biraz turladım. İyi bir duyguydu. Sonra içki satan dükkânın önüne çektim.
"Harry!" dedi pis önlüklü yaşlı adam.
"Oh, Harry!" dedi karısı.
"Nerelerdeydin?" diye sordu pis önlüklü yaşlı adam..
"Arizona. Toprak işleri ile ilgili."
"Gördün mü Sol," dedi kadın, "zeki biri olduğunu söylemiştim sana. Kafası çalışan adam belli olur."
"Tamam," dedim, "iki altılık Miller şişe bira istiyorum, hesaba yazın."
"Bir dakika," dedi yaşlı adam.
"Problem ne? Hesabımı her zaman ödemedim mi? Canımı sık­mayın."
"Senden şikâyetçi değiliz Harry. Senin kadın. 13,75'lik alışveriş yaptı."
"13,75 mi? Lafı bile edilmez. Ben daha önce hesabı yirmi sekiz dolara çıkarıp sonra kapatmadım mı?"
"Evet Harry, ama-"
"Ama ne? Alışverişimi başka yerden mi yapayım? Bu hesabı ta­kayım mı? Allanın cezası iki altılık için değer mi?"
"Peki Harry, tamam," dedi yaşlı adam.
"İyi, poşete koy. Bir paket Pall Mail iki de Dutch Masters."
"Tamam Harry, tamam..."
Sonra tekrar basamakları çıkıyordum. Üst kata vardım. "Oh Harry, bira almışsın! İçme Harry. Ölmeni istemiyorum yav­rum!"
"Biliyorum Madge, istemezsin. Ama bu doktorlar bir boktan an­lamazlar. Şimdi bana bir bira aç. Yorgunum. Çok koşturdum. Allahın cezası hastaneden çıkalı daha iki saat oldu."
Madge bir şişe bira ve bir bardak şarap ile döndü. Topukluları ayağındaydı ve bacak bacak üstüne atınca donu göründü. Sıkı hatun­du. Yüzünü hesaba katmazsan.
"Arabayı aldın mı?"
"Evet."
"O ufak tefek Japon iyi bir çocuk değil mi?"
"İyi olmak zorundaydı."
"Ne demek istiyorsun? Arabayı tamir etmemiş mi?"
"Tamam, tamam, iyi çocuk. Buraya getirdin mi onu?"
"Harry, mesele çıkarma. Ben o Japonlarla düzüşmem!"
Ayağa kalktı. Karnı hâlâ düzdü. Kalçaları, bacakları, kıçı tam sevdiğim gibiydi. Ne kancık! Yarım şişe birayı başıma diktim, ona doğru yürüdüm.
"Senin için çıldırdığımı biliyorsun Madge, bebeğim. Senin için katil olurum, biliyorsun değil mi?"
İyice yaklaşmıştım ona. Hafifçe tebessüm etti. Bira şişesini fırla­tıp ayağa kalktım, elindeki şarap bardağını aldığım gibi bir dikişte iç­tim. Haftalardır ilk kez kendimi iyi hissediyordum. Birbirimize yak­laştık. Kırmızı, vahşi dudaklarını yaladı. Sonra iki elimle sertçe ittim onu. Kanepeye yığıldı.
"Seni orospu! Goldbarth'da 13,75'lik bir hesap açtın, değil mi?"
"Bilmiyorum."
Elbisesi kalçalarına çıkmıştı.
"Seni orospu!"
"Bana orospu deme!"
"13,75!"
"Benim bir şeyden haberim yok!"
Üstüne çıktım, yüzünü yakalayıp dudaklarından öpmeye başla­dım. Göğüslerini, kalçalarını, bacaklarını okşadım. Ağlıyordu.
"Bana... orospu... deme... deme, deme... Seni sevdiğimi biliyor­sun Harry!"
Sonra ayağa fırlayıp halının ortasında durdum.
"Seni parçalayacağım yavrum!"
Madge güldü.
Onu kaldırıp doğru yatak odasına taşıdım, yatağa fırlattım.
"Harry, hastaneden daha yeni çıktın!"
"İyi ya! İki haftalık sperm birikimimi sana nakledeceğim demektir."
"Ağzını bozma!"
"Siktir!"
Yatağa sıçradım, elbiselerimi sıyırmıştım.
Elbisesini yukarı kaldırdım, bir yandan onu öpüp okşayarak. Et­li kadındı.
Kilotunu çıkardım sonra. Eskiden olduğu gibi, içerdeydim.
Sekiz, on kere, ağır, yumuşak vurdum. Sonra "O pis Japonla düzüştüğümü düşünmüyorsun değil mi?" diye sordu.
"Sen pis olan her şeyi düzersin diye düşünüyorum."
Kendini geriye çekip beni dışarı attı.
"Ağzına sıçayım!" diye bağırdım.
"Seni seviyorum, Harry, seni sevdiğimi biliyorsun; böyle konuş­tuğun zaman beni üzüyorsun!"
"Tamam, yavrum, pis bir Japonu düzmeyeceğini biliyorum. Şa­ka ediyordum."
Madge bacaklarını açtı, tekrar içeri girdim. "Oh! Erkeğim, çok uzun zaman oldu!" "Emin misin?"
"Ne demek bu? Yine mesele mi çıkarmaya çalışıyorsun!"
"Hayır, hayır! Seni seviyorum güzelim."
Dudaklarından öptüm, alttan çalışmayı sürdürüyordum.
"Harry," dedi.
"Madge," dedim.
Haklıydı.
Çok uzun zaman olmuştu.
İhtiyara 13,75 artı iki altılık artı sigara artı puro borcum vardı. Los Angeles hastanesine 225 dolar ve o pis Japona da 70 dolar ayrı­ca ufak tefek gaz, elektrik, su faturaları ve birbirimize kenetlendik ve duvarlar üstümüze kapandı. Oradaydık.

Çevirmen: Avi Pardo

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Balad / İlhan Berk

Ben böyle deniz görmedim ne kadar seni düşündüm
Gittim ne kadar bilemezsiniz ne türlü karanlık
Baktım biri yok o kentlerin hiç olmamışlar gördüm
S bir kadın balkonunda baksam ne zaman olurdu
E sesinde yüzlerce trenler yürürdü Galile'de
Sizi bilmem ben galiba olmadım o dünyalarda
Salt bir it karanlık akşamüstü denizlere doğru
Durmuş nasıl bu gökle bu yalnızlıklar yaşamada
Ne yaşanmışsa görmemişiz yaşanmış o kentlerde
Gittik gittik bizi bu surlar tuttu böyle kaldık

Böyle güneşlere bayılıyorum çok güneşlere
Hafif otlar yürüyor evlere pis İstanbullara
Şey ile şeysiz geçiyorum o kapanık güneşlerde
Siz bir durma benim karanlığımı yadsıyorsunuz
Sokağa çıkmayın diyorum çıkmayın duymuyorsunuz
Benimle gelen o büyük sıkıntıdan gelenlerdi
Ta Galile içlerinden yürüyerek gelmişlerdi
Biriniz beni görmediniz ne kadar bağırdımsa
Denizler baktığın tüm o denizler gösterdi bana
Bir yalnızlık yeryüzündeki kapılar bir o gördüm

Sunu

Ben bütün çizgilerde oldum bütün o çizgilerde
Her sefer böyle geldi vurdu yaşamama bir deniz
Aldı bir yaşamadan bir yaşamaya kodu nasıl
Al bir çocuk vardı o korkularda o gecelerde
Büyük ulu sular yudu beni çokum artık nasıl
Bir deniz size de gelir vurur elbet anlarsınız

F

Siz o gökleri görmediniz Asur'da
Kral yazıtı sularla Herodotos vakti, milat soğuna durur nasıl,
nasıl Met Kralı Urikos'a ırmak ötesi valiler getirir gösterirler,
kim bilir ne güzel gösterirler, durur sonra nasıl güzel Asur'lar
da özel evlerde Akadca, kim bilir. İngiliz nesrinde kim bilir ne
güzelsinizdir, oyma put dökme put gibilerde o küçük harf hali­niz
Het Dağları'na dedi
nasıl korkun
ben burda kalıp çay dağıtacağım yazıcı Ezra'ya siz ne
ya­pacaksınız ey falan

Siz o gökleri görmediniz, milat göklerini
Nasıl İstanbul defterde nerden bileceksiniz.

Virgül

Bu karanlık böyle yalnız kalmayalım.
Ur alfabesine vuran yüzünüz Mısır'da en çok Mısır'da
bi­zim en çok olduğumuz sabah şeydiniz öyle güzeldiniz.
Duyduk Got Denizi'nden geliyormuşsunuz, Mısır'da pa­rasız
yediğimiz balığı, hıyarları, karpuzları kralın önünde tarih­ler
kitabına yazdık çünkü Met, Fars kralları çünkü başkaları
güzeldi.
Siz benim konsüllüğümde geldiniz sabahtan şimdiye de­ğin
kaldınız, birtakım küçük denizleri taşladık birtakım deniz­lere aktık

Bu sokaklar ne güzel böyle bu sokaklara çıktık.

Fikir Kırıntıları / Cemil Sena

XXV
Bir zaman vardı ki, hayvan insandan korkmuyor; Allah bile ondan çekinmiyordu. Fakat son­ra bir devir geldi, hayvanlar "nebatlar ve cansız maddeler, hatta Allah bile insandan korkma­ya başladı. Zira, eskiden, Allah yaratıcılığını, hayvanlar kuvvetli olduklarını ve tabiat kanunlarını biliyordu. İnsan düşünmeye baş­ladığı günden itibaren, eşyanın şeklini ve maddenin ataletini bozdu. Nebatların hassasını; ve Allahın emirlerini değiştirdi. De­mek ki insan, tabiatın bir hatası­dır. Eğer tabiat böyle bin bir şek­le girerek kendisine hükmede­cek bir mahlûk olacağını hesap etseydi insanı yaratmaz, kuvvet­lerini insan şekline istihale ettir­mezdi. Bunun içindir ki, kari, her şey seni bu âleme niçin geldi­ğini ve neler yapabileceğini dü­şünmeye davet ediyor.

XXVI
Kari, deha bir ıstıraptır; da­hî bir mustariptir; ve acılar, bi­zi kendinden kurtarmak için ne­lere başvurdurur pek iyi bilirsin! Büyüklerin acıları, kimselerinkine benzemez: onlar, acının birin­den kurtulurken daha büyüğüne tutulurlar. Ve ıstırap büyüdükçe iradeleri ve mukavemetleri geniş­ler. Dehanın acısı dinmiyecektir. Çünkü kendisi acıdır. Ve dâhi herkesin, her şeyin bir yeri acı­yor zanneder. Zira, kendisi acılı­dır. İşte onların ölüme kadar da­yanan iradeleri, insanı ve tabiatı böyle gördüklerinden ve içinde yaşadıkları cemiyetin ıstırabını böyle hissettiklerindendir kari!

XXVII
Ateşten fışkıran kıvılcımlar, boşlukta bir yıldız gibi dayana­cak yer bulamadan, şaşkınlık içinde uçar; ve nihayet bir kü­çük kömür zerresi halinde yere düşerler. İnsanlığın ve milletin büyük ocağından ayrılan fertle­rin de öylece fışkırdıkları, titre­şerek düşüp söndükleri görülür. Anlaşılıyor ki: büyüklüğümüz , kudret ve muvaffakiyetimiz, kit­leyle olan alâkamızın derecesine bağlıdır.

XXVIII
Fikirler vardır ki, yıldırımlar kadar kuvvetlidir. İtikatlar var­dır ki, semalar kadar yüksektir. Fakat daima fikir itikadı kamçılar; ve itikatlar, birer bulut gibi fikir­lerimizin kamçısı önünde yuvar­lanır giderler. Ancak ahlâk kah­ramanları, bütün için, hep için, cemiyet ve insan için çalışan­lar fikir ve itikatlarının kar­deşliği içinde yaşarlar.

XXIX
Çok defa faziletimiz, aczimi­zin bir maskesidir kari. İçimizde meşru olmıyan binbir emel var­dır. Fırsat bulamadığımız için, fırsat bulup arzularını tatmin edenlere düşman oluyoruz. Biz, yavrularını, karnının torbasında saklayan bir Kanguru gibi çirkin ruhumuzda sakladığımız sefil emelleri, ayaklanacakları zama­na kadar taşımağa mahkûmuz!

XXX
Toprağa hangi tohum atılmıştır ki, çiçek ve meyve vermiş ol­masın! Elverir ki toprak, kurtlu ve güneşsiz bulunmasın! Kari senin ruhun da böyledir. Temiz ve ışık­lı bir ruhta bilgi, fazilet ve iyili­ğin çiçek ve meyveleri kolayca inkişaf eder. Bir çiçek ölür, top­rak onun tohumlarına annelik ya­par! İnsan ölür; tabiat onun yer yüzünde yaptığı işlere mukabil cesedinden intikam alır. Ancak iyi eserlerimiz, temiz insan ruh­larında ısınır; ve bunların yavru­ları, nesilden nesile, ruhtan ruha, intikal eder.

Varlık Dergisi Arşivinden.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Fazla Karıştırma / Alberto Moravia

AGNESE, "Cehennemin dibine kadar yolun var!" bile demeksizin böyle çekip gitmektense bana haber verebilirdi. Kusursuz olduğumu iddia etmiyorum, ama bana neyin özlemini duyduğunu söyleseydi, üzerinde konuşabilirdik. Oysa tam tersine, iki yıllık evlilikten sonra bir tek kelime bile etmeksizin, üstelik bir sabah benim evde olmadığım bir anı kollayarak gizlice çekti gitti, tıpkı daha iyi bir ev bulan hizmetçilerin yaptığı gibi. Çekti gitti ve ben hâlâ beni bırakıp gittikten altı ay sonra bile nedenini anlamış değilim.
O sabah, semt pazarında alışveriş yaptıktan sonra (alışveriş yapmak benim çok hoşuma gider, fiyatları öğrenirim, ne istediğimi bilirim, pazarlık etmek ve konuşmak, yiyeceklerin tadına bakmak, onlara dokunmak bana keyif verir, bifteğin hangi hayvandan, elmanın hangi bahçeden geldiğini bilmek isterim), yemek odasındaki perdeye dikmek için bir buçuk metre püskül almak üzere yeniden dışarı çıktım. Gerektiğinden fazla harcamak istemediğimden, Umiltâ soka­ğındaki küçük bir dükkânda aradığım püskülü bulmadan önce epey dolaşmıştım. On biri yirmi geçe eve döndüm, yemek odasına girdim, amacım püskülün renginin perdeye uyup uymadığına bakmaktı, girer girmez masanın üzerindeki mürekkep hokkası, kalem ve mektubu gördüm. Doğruyu söylemek gerekirse, ilk fark ettiğim şey masa örtüsündeki leke oldu. "Şuraya bak, ne pasaklı... örtüyü lekelemiş," diye düşündüm. Hokkayı, mektubu ve kalemi kaldırıp örtüyü aldım, mutfağa gittim ve limonla bastıra bastıra ovalayarak sonunda lekeyi çıkardım. Sonra yemek odasına döndüm, örtüyü yerine koydum, an­cak o anda mektubu hatırladım. Bana yazılmıştı: Alfredo. Mektubu açtım ve okudum: "Temizlik yaptım. Öğlen yemeğini kendin pişir nasılsa alışıksın. Elveda. Ben annemin evine dönüyorum." Bir an hiçbir şey anlamadım. Sonra mektubu tekrar okudum ve en sonunda anladım: Agnese iki yıllık evlilikten sonra beni terk etmiş, çekip git­mişti. Her zamanki alışkanlığımla, mektubu diğer mektupları ve fa­turaları koyduğum komodinin çekmecesine koydum, pencerenin ya­nında bir sandalyeye oturdum. Ne düşüneceğimi bilemiyordum, bu­na hazır değildim ve olan bitene inanamıyordum. Bunları düşünür­ken, gözüm yer döşemesine takıldı ve küçük beyaz bir tüy gördüm, herhalde Agnese toz alırken fırçadan kopmuş ve yere düşmüştü. Tüyü aldım, pencereyi açtım ve dışarı attım. Sonra şapkamı aldım ve evden çıktım.
Yürürken kötü bir huyum vardır, kaldırımın bir karesine basar, diğerine basmadan geçerim, yine böyle yaparak bir yandan yürüyor, bir yandan da kendi kendime, Agnese'nin beni yaralamak ister gibi, haince çekip gitmiş olması için ona ne yapmış olabileceğimi soruyor­dum, ilk aklıma gelen, Agnese'nin ufacık bile olsa beni ihanetle suç­layıp suçlayamayacağı oldu. Hemen cevapladım: Asla. Zaten kadın­larla çok fazla ilişkim yok, onları anlamam, onlar da beni anlamaz­lar, üstelik evlendiğim günden beri, benim için artık var olmadıkları söylenebilir. Bu konuda Agnese beni sık sık kışkırtmaya çalışırdı: "Eğer başka bir kadına âşık olursan ne yaparsın?" diye sorardı. Ben de, "İmkânsız; seni seviyorum ve bu duygu ömür boyu sürecek," di­ye yanıtlardım.
Şimdi, tekrar düşündüğümde, o "ömür boyu" sözcüğünün onu mutlu etmediğini, aksine, suratını astığını ve suskunlaştığını hatırlar gibi oldum. Konuya tamamen farklı bir açıdan bakmayı deneyerek Agnese'nin beni para yüzünden, yani para konusundaki davranış bi­çimim yüzünden bırakmış olup olmadığını irdelemek istedim. Ama hu kez de vicdanımın rahat olduğunu fark ettim. Para söz konusu ol­duğunda, doğru, ona çok fazla para vermiyordum ama paraya ne ihtiyacı vardı ki? Ben her zaman yanındaydım, ödemeye hazırdım. Davranış biçimime gelince, pek de kötü sayılmazdı: Siz değerlendi­rin biraz. Haftada iki kez sinema, iki kez kafe, üstelik ister dondur­ma yesin, ister sadece kahve içsin, bunun hiç önemi yoktu, ayda iki tane magazin dergisi, her gün gazete; kışın opera bile; yazın Marino' ya, babamın evine sayfiyeye. Bunlar eğlence için harcananlar; elbiselere gelince, Agnese'nin bu konuda şikâyet etme ihtimali daha azdı. Herhangi bir şeye ihtiyacı olduğunda, bir sutyen, bir çift çorap ya da bir eşarp ben hep hazırdım. Onunla birlikte mağazalara gider, onunla birlikte gerekeni seçer, hiç itiraz etmeksizin ödemeyi yapardım. Aynı şey terziler ve şapkacılar için de geçerliydi. Bana, "Bir şapkaya ihtiyacım var, bir elbiseye ihtiyacım var," dediğinde, "Hadi gidelim, sana eşlik edeyim," diye yanıtlamadığım an olmamıştır. Ay­rıca, Agnese'nin güç beğenir bir tip olmadığını da kabul etmek gerekir: Evliliğimizin ilk yılından sonra, kendine elbise yaptırmaktan ne­redeyse tamamen vazgeçti. Hatta bazen, o ya da bu giysiye ihtiyacı olduğunu hatırlatan ben olurum. Ama o geçen yıl aldıklarının yeterli olduğunu, eksik şeyleri umursamadığını söylerdi, öyle ki ben sonun da, bu yönü ile diğer kadınlara benzemediğini, iyi giyinmek gibi bir kaygı taşımadığını düşünmeye başladım.
Yani gönül ve para işi değildi bu iş. Bir tek avukatların karakter uyuşmazlığı dedikleri seçenek kalıyordu. Kendi kendime, iki yıl içinde tek bir tartışma bile yaşamadığımıza göre, bir tek küskünlük bile olmadığına göre, ne tür bir karakter uyuşmazlığından söz edilebileceğini sordum. Her zaman birlikteydik, eğer böyle bir uyuşmaz­lık söz konusu olsaydı, ortaya çıkardı. Üstelik Agnese bana hiç itiraz etmezdi, hatta hiç konuşmadığı bile söylenebilir. Bazen kahvede ya da evde olduğumuz gecelerde, güç bela ağzını açardı, hep ben konu­şurdum. İnkâr etmiyorum, konuşmak, dinlenmek benim hoşuma gi­der, özellikle içli dışlı olduğum biriyle birlikteysem. Sakin, düzgün, inişsiz çıkışsız, akılcı, akıcı bir biçimde konuşurum ve ele aldığını konuyu baştan sona tüm yönleriyle değerlendiririm. Tercih ettiğim konular ise ev işleriyle ilgili olanlardır. Fiyatlar, mobilyaların düze­ni, mutfak, termosifon, özetle saçma sapan şeylerden söz etmekten hoşlanırım. Bunlardan söz ederken hiç yorulmam; öylesine büyük bir keyifle konuşurum ki, sık sık aynı yönleriyle konuyu en başından tekrar ele aldığımı fark ederim. Bir kadınla konuşulması gereken ko­nular bunlar değil midir? Başka neden söz etmek gerekir ki? Ayrıca Agnese beni dikkatle dinlerdi, en azından bana öyle gelirdi. Sadece bir kez, ona elektrikli şofbenin nasıl çalıştığını anlatırken uyuyakal­dığını fark ettim. Onu uyandırarak, "Ne oldu? Sıkılıyor musun yok­sa?" diye sorduğumda, "Yok, yok, yorgunum, dün gece hiç uyumadım," diye cevaplamıştı.
Genellikle kocalar ya ofislerine, ya dükkânlarına giderler, yapa­cak hiçbir şey bulamazlarsa arkadaşlarıyla gezintiye çıkarlar. Ama Agnese benim için her şeydi, ofisim, dükkânım, arkadaşlarım. Onu bir dakika dahi yalnız bırakmıyordum, belki şaşıracaksınız, ama ye­mek yaparken bile yanından ayrılmıyordum. Mutfak işlerini çok se­verim ve her gün, her öğünden önce, bir önlük takar ve Agnese'ye yardım ederdim. Hemen hemen her işten birazcık yapardım: Patates­leri soyar, fasulyeleri ayıklar, sebzeleri ve etleri doğrar, yemeklere bakardım. Ona öylesine kusursuz bir biçimde yardım ediyordum ki, bana, "Bak, sen yap... başım ağrıyor... biraz uzanacağım," derdi. O zaman yemeği kendi başıma pişirirdim, hatta yemek kitabı sayesinde yeni şeyler denemeye de başlamıştım. Ne yazık ki Agnese iştahlı biri değildi; hatta son günlerde iştahı iyice kesilmişti ve neredeyse yemeklere hiç dokunmuyordu. Bir kez bana şaka olarak, "Erkek doğ­makla yanlış yapmışsın... sen bir kadınsın... üstelik tam bir ev kadı­nı," demişti. Bu söylediklerinde doğru bir yan olduğunu kabul et­mem gerek: Gerçekten de yemek pişirmenin dışında, yıkamak, ütü­lemek, dikiş dikmek ve hatta boş zamanlarımda tülbentlerin kenarla­rını oyalamak çok hoşuma gider. Daha önce de söylediğim gibi onu hiç yalnız bırakmıyordum: Bir arkadaşı ya da annesi geldiğinde bile; hatta nereden aklına geldiyse bilmiyorum, İngilizce dersleri almaya karar verdiğinde bile, ben de bu zor dili öğrenmeye çabalamıştım. Ona o kadar yapışmıştım ki, bazen kendimi gülünç hissettiğim bile oluyordu; bana bir kafede, alçak sesle söylediği şeyi iyi anlamadan, onun peşine takıldığım ve girmeye çalıştığım yerin kadınlar tuvaleti olduğunu bana görevlinin hatırlattığı o gün olduğu gibi... Sık sık ba­na, "Şuraya gitmem gerekiyor... Seni ilgilendirmeyen falanca kişiyi görmem gerekiyor," derdi. Ama ben ona, "Ben de geliyorum... Zaten yapacak bir şeyim yok," derdim. Bu yanıt üzerine, "Benim için, gel­sen de gelmesen de fark etmez, ama seni uyarıyorum, sıkılırsın," der­di. Oysa hayır, hiç sıkılmazdım, sonra ona bunu söylerdim: "Gördün mü, sıkılmadım." Uzun lafın kısası, yapışık ikizler gibiydik.
Bunları düşünerek ve Agnese'nin beni niçin terk ettiğini kendi kendime sorarak, babamın dükkânına vardım. Minevra Meydanı ya­kınlarında kutsal eşyaların satıldığı bir dükkândır. Babam hâlâ genç bir adam: siyah kıvırcık saçlı, kara bıyıklı bir adam ve bıyıklarının altında asla ne anlama geldiğini çözemediğim bir gülümseme. Kim bilir belki de rahipler ve dindar kişilerle birlikte olmaya alıştığından, tatlı mı tatlı, sakin ve iyi huyludur. Onu iyi tanıyan annem aslında çok sinirli olduğunu, ama göstermediğini söyler. Her neyse, kutsal cüppeler ve ayin taşlarıyla dolu vitrinlerin arasından geçerek doğru­dan yazı masasının bulunduğu depoya girdim. Her zaman olduğu gi­bi, bıyıklarını ısırarak ve düşünerek hesap yapıyordu. Ona nefes ne­fese, "Baba, Agnese beni terk etti," dedim. Gözlerini kaldırdı, bana bıyık altından gülümsüyormuş gibi geldi; ama bu bir kuruntudan iba­ret olabilir. "Üzüldüm, çok üzüldüm... nasıl oldu?" dedi.
Ona neler olduğunu anlattım. "Tabii ki çok üzgünüm... Ama tek bilmek istediğim beni niçin terk ettiği," diyerek sözlerimi bitirdim.
Şaşırmış bir halde, "Anlamıyor musun?" diye sordu.
"Hayır."
Bir an sessiz kaldı ve bir solukta, "Alfredo, üzgünüm, ne söyle­yeceğimi bilemiyorum... Sen benim oğlumsun, senin gereksinimleri­ni karşılıyorum, seni seviyorum... Ama karınla ilgili sorunları kendin çözmelisin," dedi.
"Evet ama niçin beni terk etti?"
Kafasını salladı: "Senin yerinde olsam bu işi fazla karıştırmam... Boş ver... Nedenlerini bileceksin ne olacak?"
"Benim için çok önemli... Her şeyden çok."
O anda içeriye iki rahip girdi; babam ayağa kalktı ve onları kar­şılamaya gitti, bu arada bana, "Daha sonra gel... Konuşuruz... Şimdi işim var," dedi. Ondan başka bir şey bekleyemeyeceğimi anladım ve çıktım.
Agnese'nin annesinin evi uzak değildi, Vittorio Caddesi'ndeydi. Ayrılışının sırrını bana açıklayabilecek tek kişinin Agnese'nin bizzat kendisi olduğunu düşündüm ve ona gittim. Merdivenleri koşarak çık­tım, beni salona aldılar. Agnese'nin yerine annesi geldi, tahammül edemediğim bir kadındır, o da esnaf, siyaha boyanmış saçları ve al yanaklarıyla sahte, sinsi gülümsemesiyle tahammül edilmez bir tip. Sabahlıklaydı. Göğsünde bir gül vardı. Beni gördüğünde sahte bir ki­barlıkla, "Ooo, Alfredo, hangi rüzgâr attı seni buralara?" dedi.
"Neden geldiğimi biliyorsunuz anne. Agnese beni terk etti."
O sakin bir biçimde: "Evet, burada... Evladım: Elden ne gelir, böyle şeyler oluyor."
"Nasıl böyle söyleyebilirsiniz?"
Bir an bana baktı ve, "Sizinkilere söyledin mi?" diye sordu.
"Evet, babama."
"O ne dedi?"
Babamın ne söylediği onu ne ilgilendirirdi ki? Keyifsizce yanıtladım: "Babamı bilirsiniz... Fazla karıştırma, diyor."
"Doğru söylemiş evladım... Fazla karıştırma."
"Ama," dedim, yaram yeniden depreşmişti. "Niçin beni bıraktı? Ona ne yaptım? Niçin söylemiyorsunuz?"
Sinirden titreyerek konuşurken, gözüm masanın üzerine takıldı. Masanın üzerinde, tam ortası beyaz nakışlı bir örtü ve nakışın üzerin­de kırmızı karanfillerle dolu bir vazo vardı. Ancak örtü iyi ortalanmamıştı. Ne yaptığımı düşünmeksizin, mekanik bir biçimde, vazoyu kaldırdım ve örtüyü ortaladım. Bu sırada Agnese'nin annesi bana gü­lümseyerek bakıyor, soruma yanıt vermiyordu. Bu hareketi yaptıktan sonra: "Bravo... Şimdi örtü ortalandı... Ben farkına varmamıştım bi­le, ama sen hemen gördün... Bravo... Şimdi gitsen iyi olur evladım."
Ayağa kalktı, o arada ben de kalktım. Agnese'yi görüp göreme­yeceğimi sormak istiyordum, ama faydasız olduğunu anladım; onu görürsem, serinkanlılığımı yitirip aptalca bir şey yapmaktan ya da söylemekten korkuyordum. Sonunda oradan ayrıldım ve o günden beri karımı görmedim. Kim bilir belki bir gün, benim gibi bir koca­nın kolay bulunmayacağını anlayarak geri döner. Ama neden beni terk ettiğini söylemeden, eşikten adımını atamaz.

ÇEVİREN:    BETÛL    PARLAK

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Fikir Kırıntıları / Cemil Sena

,
XVII
Kari, aklın dışarıdan tesir eden kuvvetlere tabidir. Duygu­ların bu tesirden yakasını zor kurtarır. Zira, zaten cemiyet demek, " birbirine gilzi ve aşikâr bir takım hislerle bağlı ve bu bağlılığın yarattığı bir teessür kuv­veti » demektir. Sen ondan ken­dini kolay kurtaramazsın! Büyükler, bu kuvvete boyun bükenler değil, bu kuvvete yeni hisler ve yeni fikirler vererek eskimiş ve bu sebepten gevşemiş olan bağları, bu yeni tılsımla kuvvetlendiren kimselerdir. Bunlar, medeniyetin ve insanlığın efendileridir. Zira, bunlar, kendi ahlâk ve mefkürelerini, kendi kan ve sinirlerin­den gelen his ve ihtirasları, ce­miyetin dimağına sıvamış ve bir Allah gibi geriden ve bazen içe­riden, bir baş dönmesine tutulan kitlenin yeni manzarasını sey­retmek saadetini tatmışlardır.

XVIII
İşte hayat budur. Derinden yaşamak, geniş ve yüksek yaşa­mak, kendisinde hayatın bu kuv­vetlerini, bu çeviren, değiştiren, kuvvetlerini bulmak ve tatmak demektir. İşte böyle anladığım bir hayatın temellerine uygun olmayan her arzu, her ahlâk tehlikelidir. Eski kanun ve kai­denin çerçevelediği emirler ve nehiler yaşamak kutretini da­ğıtır, irademizi eritir. Kari, bu âlemde mutlak olan hiç bir şey tanımıyorum. Bu sebepten, seni asırlardan beri " Şöyle olacaksın ve böyle yapacaksın! „ diyen hareketsiz ve tekâmülsüz emir­lere itaattan menediyorum.
Bunun için yaşayan dinlere değil, içinden gelen dine, pey­gamberlerin Allahına değil, kendi gönül verdiğin ülkünün Allahına inanacaksın I Her hareketin et­rafındakiler için olacak ve fakat hiç bir emri ve hareketlerinin hiç bir kumandasını hariçten almıyacaksın!

XIX
Hür bir vatandaş, demokrat bir vatandaş, içinde bu taassupsuzluğu duyan ve doğru bildiği fikir ve hareketler uğrunda ken­dini feda etmekten çekinmiyen insandır! Bunu çok evvel sezdi­ler; üstadım Buda, " kendi meşaleniz ve merciiniz kendiniz olunuz! yegâne meşaleniz ve merciiniz hakikat olsun! „ dedi.

XX
Bir nehir, ne kadar büyük olursa olsun, ne kadar çok kolları ve ne kadar süratli akışı olursa olsun, denizlere karıştıktan sonra artık isim ve mahiyetini kaybeder. Denizler böyle, her biri başka başka büyüklükte, başka başka genişlik ve çabuklukta akan bin­lerce nehri yutarlar, öyle iken ne denizin tadı değişir, ne de nehirle­rin deniz içinde ismi ve adı kalır, Cemiyet merkezi önünde fertler de böyledir. Bir defa onun içine atılmasın, bir defa onun içine karışmasın... Bu takdirde ferdin ne „ ismi  kalır, ne de   yaptığı işten eser. Öyleyse, kariim, ona içinden değil kenarından baka­caksın; ve ortasında, ancak bü­yük gemiler gibi dolaşacaksın. Onun üzerinde her çeşit fırtına­dan sarsılmaksızın yoluna gitme­ğe çalışacaksın! Bazan bir rüz­gâr olup onu sen sallayacak; ve bazan bir liman olup üstünde sallananları sen koruyacaksın! Cemiyetleri avuçlarında oyna­tanlar, denizlerin kanununu ve cemiyetlerin ruhunu böyle kav­rayanlardır.

XXI
Cemiyet için, insan için yap­tığın işlerin sonunda mükâfat veya ücret bekleyen bir hizmetçi vaziyetini takındığın gün, yap­mak istediğin ve yaptığın işle birlikte ezildiğin gündür. Müessir olmaktan büyük mükâfat, iş gö­rebilmekten geniş bir zevk ola­maz! İşçiye hiç bir mevki, hiç bir servet veya hak, cemiyetin şükran eseri olarak verilmiş değildir. Sen karşılığını bekle­meden yaptığın her iyi işte, nan­körlerle, asilerle çarpışacaksın! Fakat her zafer, mükâfatını bir­likte getirmiş olacaktır. Lâyik olduğun mevki ve hayatı istemiyeceksin! Öyle bir harekette bulunacaksın ki, bu mevki ve ha­yat, senin ayaklarına yüz süre­cek; ve sen onu lütfen kabul edeceksin! İşte sende aradığım bu büyüklük, böyle bir büyüklük­tür. Kari, bir piyanonun tellerin­den sesi, bir ateşten sıcaklığı ayırmak nasıl mümkün değilse, iradenin hür ve dinamik kuvveti de şahsiyetinden öylece ayrılamıyacak bir halde bulunmalıdır!

Varlık Dergisi Arşivinden.

Gerçeğe Benzerlik / Tahsin Yücel

Yazının öyle çok tanımları ya­pılmış, ne olduğu ya da ne olmadığı konusunda öyle çok görüşler ileri sürülmüştür ki art arda saymaya kalksanız, sayfalar yet­mez. Ama bu tanım ve gözlem bollu­ğu bile bir göstergedir, gene ona ışık tutar: kolay kolay ele gelmeyen bir nesne karşısında bulunduğumuzu, en iyi tanımların bile onu tüm yönleriyle kuşatmaya yetmeyeceğini gösterir. Bu yüzden olacak, yazın söz konusu olunca, tanımları fazla önemsemeyiz hiçbir zaman, usumuzda tutmaya ça­lışmayız. Hiç kuşkusuz, en sıradanının bile doğru bir yanı vardır, ama göndergesiyle yüzde yüz örtüşmez hiçbir zaman. Bereket, yazım tanımak, hatta değişik belirimlerini birbirinden ayır­mak için tanımlara gereksinimimiz yoktur. Roman, öykü, oyun, şiir, de­neme, on iki yaşında bir çocuğun önü­ne yüz kitap koyun, kısa bir sürede yanlışsız olarak ayırıp sınıflandırır bunları size.
Neden? Tür kavramı yazın kavra­mından daha açık, daha yalın, daha ele gelir olduğu için mi? Pek değil: örnek­lerini birbirlerinden kolaylıkla ayıra­bilmemize karşın, tür olgusu yazın ol­gusundan da karışıktır. Burada, olsa olsa, yazının tanımları arasındaki fark­lılıkların bu tanımlara girişenlerin ön­celikle belli bir türden, belli bir türün özellik ve isterlerinden yola çıkmış ol­malarından kaynaklanması olasılığın­dan söz edilebilir. Buna karşılık, deği­şik türlerde yapıt vermiş ya da değişik türler üzerinde ayrıntılı incelemeler yapmış kişiler için bile bir yazın tanı­mında tüm yazın türlerinin özellikle­rini göz önünde bulundurmak kolay değildir. İster tanım söz konusu olsun, ister başka şey, çoğu yazın adamları­nın yazından söz ederken öncelikle kendilerini ilgilendiren türden yola çıktıkları her zaman sık tanık olduğu­muz bir şey.
Örneğin Michel Tournier, "Yazar her dokunduğunu yüceltir. Sıradan bir yazarsa, nesnelere ve kişilere özlerine yabancı, üzerlerine yararsız süsler gibi yapışan, yakıştırma nitelikler vererek güzelleştirir. Oysa iyi yazar hiçbir şey eklemez gerçekte. Genel olarak tözün saydamsızlığında boğulmuş ince ve hoş yapıları aydınlığa çıkararak içeri­den aydınlatır. Burada tanıma izleğime geliyorum gene. İyi yazarın okuru okuduğunda yeni şeyler bulgulamamalı, varlıklarını öteden beri en azın­dan sezinlediği için inandığı gerçekle­ri, gerçeklikleri tanımalı, yeniden bul­malıdır. Yazarın ustalıkla sürdürdüğü bir yanılsama mı söz konusudur? Bel­ki de. Belki de en üstün sanat bunlara güven uyandıran ve okurun geçmişin­de uzak bir çağrışım yaratan bir eski­den görmüşlük havası vererek yeni şeyler yaratmaktır", derken, ne ro­mandan söz eder, ne romancıdan, ama "yazar" diye nitelediği kişinin öncelik­le "romancı", "sanat" diye nitelediği şeyin de öncelikle "roman" olduğunu hemen anlayıveririz. Aynı biçimde, "Yazmak anımsamaktır", derken, Marcel Proust genelin alanında kalır gibi görünür; hiç kuşkusuz onu oku­duktan sonra, "Yazmak anımsamak­tır. Ama okumak da anımsamaktır", diye ekleyen Françoıs Mauriac da öy­le. Ama her ikisi de gerçekte yalnızca romanı, belki romanın da belirli bir türünü düşünür.
Gerçekten de, andığımız gözlemle­rin yalnızca anlatıya bağlanması duru­munda bile, yüzde yüz doğru oldukla­rını, tüm anlatı örneklerini kapsadık­larını kim ileri sürebilir? Örneğin To­urnier gözleminde ne ölçüde haklıdır? "Sıradan.bir yazarsa, nesnelere ve kişi­lere özlerine yabancı, üzerlerine ya­rarsız süsler gibi yapışan, yakıştırma nitelikler vererek güzelleştirir!" sözü­nün gerçekle yüzde yüz örtüştüğü söylenebilir mi? Yazar ya da romancı­nın konumu, gerçekten var olan bir kişiyi giydiren terzinin, gerçekten var olan bir odayı döşeyen bir iç mimarın konumu mudur? Hayır. Nesneleri ve varlıkları da, onları güzelleştirmekte kullandığı süsleri de yazarın kendisi tasarlayıp söze döktüğüne göre, süs mü kişi ve nesnelere yabancıdır, kişi ve nesneler mi süse, nasıl bilebiliriz? Temel işlem gözlemlenmiş ya da tasar­lanmış şeylerin söze aktarılması oldu­ğuna göre, sorun öze yabancı kalıp kalmama sorunu değil, birbirleriyle bağdaştırılması gereken öğelerin bağ­daştırılıp bağdaştırılamamasıdır.   Bu durumda da başka türlü ele alınması yanlış olur.
Kuşkusuz, Michel Tournier, "Oy­sa iyi yazar hiçbir şey eklemez gerçek­te", derken, belirli bir roman, daha ge­nel olarak da belirli bir yazın anlayışı­nı ortaya koyar. Bu anlayışa göre, da­ha romana ya da şiire dökülmeden ön­ce de var olan bir gerçek vardır, gerçek bir dünya, gerçek nesneler ve gerçek kişiler vardır; iyi yazar, hepsinin de­rinliklerine inip gizine varmış bir öz­ne olarak, içlerinden, derin ve geçerli özleriyle aydınlatıp gösterir onları bi­ze. Hiç kuşkusuz, bir fotoğrafçı gibi yapmaz bu işi, sanatının gerekleri uya­rınca, belli bir oranda dönüştürür; ama, ne olursa olsun, yaptığı şey önce­den var olanı görünür ya da anlaşılır kılmaktır. Başlıca işlevi budur, "iyi yazar gerçekten hiçbir şey eklemez!" sözünü başka türlü yorumlamak nerdeyse olanaksızdır.
Bu tanıma uyan iyi yazarlar çok­tur; Michel Tournier' nin kendisi de bu tür yazarlar arasında sayılabilir. Ama iyi yazarı yalnızca bu özellikle tanımlamak ne ölçüde sağlıklıdır? Özel olarak romancının, genel olarak yazarın (bu arada, ozanın), daha da ge­nel olarak sanatçının (bu arada, res­sam ve bestecinin) hep önceden var olan bir gerçekten yola çıktığını kim ileri sürebilir? Yazarın hep gerçekten, gerçek kişilerden ve gerçek nesneler­den yola çıktığını varsayalım, onların gerçekliklerini bozmak ya da gerçek­liklerine bağlı kalırken, onları, belirli bir amaç doğrultusunda, özlerine uy­mayan, yakıştırma niteliklerle donat­mak da iyi bir yazarın gerçekleştir­mek isteyeceği bir amaç olamaz mı? Dahası, nesnelerin ve kişilerin ince ya­pılarını bu yoldan daha iyi ortaya ko­yabileceğini düşünemez mi? Örneğin Rabelais' nin Gargantua' sı ya da Hugo'nun Notre-Dame de Paris' si böyle bir düşüncenin ürünleri olarak göste­rilemez mi? Herhalde gösterilebilir.
"Yazmak anımsamaktır" kesinlemesi de bir gerçeği dile getirmekte. Mauriac' ın kesinlemesine gelince, be­lirli bir gerçeği dile getirmesi bir yana, hem Tournier' nin gözlemini, hem de, kurgusu, içeriği ve bildirisiyle, Proust'un yapıtını doğrulamakta. Ama "anımsamak" sözcüğüne genellikle verdiğimizden çok daha kapsamlı bir anlam vermek, örneğin, çelişkin gibi görünecek bile olsa, anımsamanın düş­lemeyi de kapsadığını benimsemek koşuluyla. Öyle ya, Yitik Zamanın Ardında' nın yalnızca bir anımsama et­kinliğinin ürünü olduğunu kim ileri sürebilir? Öte yandan, çok iyi bir bilim-kurgu romanının oluşumunda anımsamanın da büyük bir işlevi bulu­nabilir, ama böyle bir yapıtın yazarı­nın, hiç kuşkusuz kendi öznel gerçeği doğrultusunda, bambaşka bir evreni, yüzyıllar sonrasının gerçeklikleri fazlasıyla kuşkulu insanlarım ve nesnele­rini düşleyerek yazdığı kuşku götür­mez. Bu bile yazarlarımızın söyledik­lerine gölge düşürür.
Ya okumanın da bir anımsama bi­çiminde tanımlanması ve, Tourni­er' nin yazdığı gibi, iyi bir yazardan okuduğumuz şeylerin bizim için birer "tanıma" olması, okurun bunlarda "yeni şeyler" bulgulamaktan çok, "varlıklarını öteden beri en azından sezinlediği için inandığı gerçekleri, gerçeklikleri" yeniden bulması? Tour­nier, "Yazarın ustalıkla sürdürdüğü bir yanılsama mı söz konusu? Belki de. Belki de en üstün sanat ona güven uyandıran ve okurun geçmişinde uzak bir çağrışım yaratan bir eskiden gör­müşlük havası vererek yeni şeyler ya­ratmaktır", derken, bir kuşkuyu dile getirir, ama, dile getirdiği olasılığın be­nimsenmesi durumunda, sanatı bir tür göz boyayıcılık olarak algılamak gere­keceğine göre, bunu sanatçının anla­tım gücünü vurgulayan bir benzetme biçiminde algılamak daha doğru olur. Üstelik, ister göz boyayıcılık, ister başka bir ustalık söz konusu olsun, yaratımın bizde her zaman bir eski­den görmüşlük izlenimi yarattığı çok kuşkulu. Örneğin ben, yaşamımın de­ğişik dönemlerinde, Balzac'ın, Flaubert'in, Dostoyevski'nin, Proust'un ya da Gide'in yapıtlarını yeniden okurken, arada bir kendi deneyimle­rimle okuduklarım arasında bir koşutluk ya da yakınlık kurduğum olsa bi­le, bir "eskiden görmüşlük" ya da es­kiden yaşamışlık duygusundan çok güçlü bir katılım duygusuna kapıldım: bir başka deyişle, okuduğumu daha önce kendim de yaşamışım, kendim de duymuşum, düşünmüşüm ya da düşlemişim gibi bir duyguya kapıl­maktan çok, yeni bir serüven olarak yaşadım; daha başka ve daha alçakgö­nüllü bir deyişle, yaşanana, düşünüle­ne, duyulana ve/ya da düşlenene ta­nıklık etme duygusu içinde sürdür­düm okumamı. Daha ilginci, Balzac'ın Rastignac'ı, Rubempre'si ve da­ha nice kişisi, Flaubert'in Frederi; Moreau'su, Charles Bovary'si, eczacı Homais'si ve daha nice kişisi, Dosto­yevski'nin Muşkin'ı, Nastasia Fılıpovna'sı, Raskolnikov'u ve daha nice kişi­si anılarımda hep birer tanıdık olarak kaldı, serüvenleriyle deneyimlerimi, duygularımı ve bilgilerimi zenginleştirdiler. Ama, yazınla uğraşanlar çok iyi bilirler, bu olgunun yüzyıllardır kullanılagelen bir adı vardır: gerçeğe-benzerlik.
Ancak, hemen belirtelim, yüzyıl­lardır kullanılagelmesine karşın, gerçeğe-benzerlik donmuş bir kavram de­ğildir: tek bir gerçeklik biçimine bağ­lanmaz, yapıttan yapıta düzlem değiş­tirir. Böylece, kimi yapıt nesnel, kimi; yapıt tinsel, kimi yapıt konumsal, ki­mi yapıt mantıksal, kimi yapıt yapısı yönden gerçeğe-benzer olarak algıla­nır. Ayrıca, zaman içinde, özel olarak yazın, genel olarak sanat anlayışımızla birlikte gelişir. Durum bu olunca, biz: daha önce var olabileceğim usumuzdan bile geçirmediğimiz yüzlerle, nesneler­le, düşünce ve tutumlarla karşı karşıya getiren yapıtları da gerçeğe-benzer bulmamızdan daha doğal bir şey olamaz. Picasso'nun resimleri de, günde­lik gerçeğin ötesinde, bağıntılar düzle­minde, alıştığımıza benzemeyen, ama onun kadar geçerli bir gerçeğe-benzerlik sunar kuşkusuz.
Şu var ki, bu tür gerçeğe-benzerlikleri algılayabilmek için. Michel Tournier'nin roman okurunda arar göründüğünden çok daha zengin bir donanım gerekir.
Varlık Dergisi 1999 Yılı 1101 sayısında yayınlanmıştır.

3 Mayıs 2011 Salı

Seni Ben Nasıl Sevmem / Tekin Gönenç

hani bir çocuğun sımsıkı sarılıp
bir bebeği öpüp koklaması var ya
o'sun işte sen
ben seni nasıl sevmem

kimileri gövde sanıp karanlığı
darmadağın sığınırken içine
sen aralayıp gözyaşlarını
gülüşünü serpiyorsun üstlerine

vakitsiz birer ölüm sanki geceler
bir bakımlık ay düşüyor herkesin payına
ve hiç dönüp de soran olmuyor
eklenen hangi düşler bir sonraki sabaha

bildik bir nehrin sularına kendini bırakıp da 
gidilecek başka denizler arıyorsun ya 
o'sun işte sen

seni ben nasıl sevmem

Varlık Dergisi 1998 Sayı 1085' de yayınlanmıştır.