7 Ocak 2011 Cuma

T.W.Adorno / Terry Eagleton


Ben'in işlemesi, özgürleşme ve bastırma arasında kararsızca ilerleyen bir olaydır. Bilinçaltı da benzer bir ikilikle malüldür. Bizi haz dolu duyusal bir doyuma davet ederken, aynı anda bırakın özgürleşmiş olmayı, bizim özne dahi olmadığımız, arkaik, farklılaşmaların bulunmadığı bir duruma dönmekle tehdit eder. Faşizm işte o zaman mümkün olan dünyaların en kötüsünü sunar. Zorba bir aklın ayakları altında kalarak yaralanmış ve paramparça olmuş Doğa, kan, irin ve çamur olarak büyük bir hışımla geri döner.

Adorno' ya göre benlik, artık içsel bir çatlağın elindedir ve bunun deneyimlenmesinin adı "acı çekmek"tir.

Kültür, meta üretimin içine sıkıca kilitlenmiştir: ancak bunun bir yan etkisi sanatı bir tür ideolojik özerkliğe kavuşturmak ve böylece oluşumunda suç ortağı olduğu toplumsal düzene karşı konuşmasına izin vermek şeklinde ortaya çıkmıştır. İşte bu suç ortaklığıdır ki, sanatı protestocu bir tavra iter.

Sanat ancak kendisini üreten şartların örtük bir eleştirisini yapabilirse geçerli olmayı umabilir.

Estetiğin İdeolojisi

Minima Moralia / T.W.Adorno


Tam da denetlenebilir hale gelip nesnelleştiklerinde, tam da öznenin onlardan tümüyle emin olduğu anda, güneşin vurduğu ince duvar kağıtları gibi solar anılar.

Tersine aşırılıklar aracılığıyla ilerler diyalektik: Düşünceyi sınırlandırmak yerine, gözükara bir tutarlılıkla kendi karşıtına dönüştüğü uç noktaya götürmekle ilerler. Bir cümle içinde fazla risk almaktan bizi alıkoyan şey genellikle bir toplumsal kontrol etkenidir : Aptallaştırıcıdır.

4 Ocak 2011 Salı

Kendini Çevirten Şiir / Cemal Süreya


Herkes gibi, temelde şiirin başka dile çevrilemeyeceği kanı­sındayım ben de. Şiirin kendi yazıldığı dile bile çevrilemeyece­ği kanısına da katılıyorum. Nedir ki, bu konuda iki noktada ka­tılaşmış izlenimlerim var.
Bir kere, şiir, diyorum, başka bir dile çevrilemez ama, en güzel şiirler çevrildikten sonra da ikinci dile bir şeyler taşıyan şiirlerdir. Elbette ki, şiirin kendi tek konumunu, şahane yalnız­lığını, yüklendiği espriyi öbür dilde tıpatıp yeniden yaratmak imkânsız bir şey. Zaten bunun tersine inanmak, sorunu el ça­bukluğuna getirip sıfıra indirgemek, şiirin bin yıllık serüvenine hayınlık etmek olur. Ancak, güzel şiirler, büyük şiirler, öbür dil­de kendi içeriğinden olsun, kendine yabancı öğelerin varlığın­dan olsun, bir öz kıpırdanması, bir hareket dalgalanması mey­dana getiriyor. Bu, çok defa yeni bir şey oluyor. Ama şiirin eski ya da asıl durumundan çıkan, ondan üretilebilen bir şey. Yani güzel bir şiir çevrilirken öbür dilde hiç değilse başka bir şiir ya­zılmasına zorluyor çevireni, bunun ipuçlarını veriyor; kendi bi­rikiminin öbür dildeki yatağını kazıyor, o dilde yeni şiir değer­leri kotarıyor; çevresine hemeninden yeni bir ânın, yeni bir du­rumun, yeni bir şiirsel tavrın halkasını çekiveriyor. Bu bakım­dan güzel şiire, kendini çevirten şiir de diyebiliriz. Şiir ne kadar güzelse, daha doğrusu şiirsel gerilimi ne kadar güçlüyse o ka­dar kolayca çevrilebilmekte ve o oranda bambaşka bir şiir çık' maktadır ortaya. Baudelaire'den Cahit Sıtkı Tarancı'nın çevirdi­ği "Balkon", Guillaume Apollinaire'den Sabahattin Eyuboğlu İle Necati Cumalı'nın çevirdikleri "Marizibill", Charles Crosdan Orhan Veli'nin çevirdiği "Çirozname", Max Jacob'dan İlhan Berk'in çevirdiği "Kamichi", Max Jacob'dan Ülkü Tamer çevirdiği "Ayrılış" gibi şiirleri göz önüne getirince bu yargımın güç kazandığına inanıyorum. Sözgelimi İlhan Berk'in Max Jacob'dan dilimize aktardığı "Kamichi" adlı şiiri ele alalım : Bu şiirin Türkçesi ile aslı arasında çok büyük farklar var; İlhan Berk'in "Kamichi"si her yönüyle ayrı bir şiir olmuş. Max Jakob'un o palyaço tavırlı bilgesi, o güleç ermişi yerini Türkçe de daha buruk ve çok sert anlamlı bir yüze bırakmıştır. Üstelik Berk'in şiirin yapısına bağlı kalarak çevirme görüşünden eser yok bu şiirde, İlhan Berk'in havası da yok. Ama bütün bunların ötesinde çok güzel ve Türk şiirine olanaklar dağıtma­ya elverişli bir şiir olup çıkmış "Kamichi". "Marizibill" şiirinin çevirisi için de aynı şeyi söyleyebiliriz. "Marizibill"deki müzik öğesi de, bir eğleni havası içinde ince ve saydam hüzün de Türkçede daha tok, daha oturaklı bir biçime dönüşmüştür. De­nebilirse, babayiğitçe bir tavrı var "Marizibill"in Türkçesinin. Hatta, dikkat ettim, o şiiri okuyanlar seslerine erkekçe bir ton kazandırmayı da yerine mutlaka getirilmesi gereken bir hakse­verlik belirtisi gibi görüyorlar. Bütün bu ayrılığa rağmen, Türk­çe "Marizibill" de çok güzel bir şiir. Türkçede kendi karşılığını doğrudan doğruya yaratmış bir şiir. Ayrı bir espri düzeyine oturtulduğu halde, yeni ve gerçek bir şiir onuru taşıyor.
Güzel şiir, çevrilirken ikinci dilde bir dalgalanma meydana getirir. Çevirmenine yeni ufuklar açar. Ve o anda ikinci dilin kendi içindeki bütün şiirsel değerleri de üstlenir. Kendi konu­munu kendisi getirir. Doğurgandır, çevirtir kendini. Tabii bura­da çevirmeninin iyi bir çevirmen olduğunu, yani şiiri iyi bilen biri olduğunu varsayıyoruz. "Cebren ve hile" ile hareket eden "iri olduğunu değil.
İkinci noktaya gelelim şimdi de. Ne diyoruz şiirin çevrilmezliğini anlatırken: Şiir kendi dilinde bile ikinci kez söylene­mez. Böyle diyoruz. Şiirin tekniğini anlatmak için bundan güzel bir söz olamazdı. Güzel bir şiir, getirdiği öz birikimiyle ve biçim değerleriyle, kendinde, akraba laf değerlerini billûrlaştır bir bakıma da dondurmuş oluyor. Konum mu, artık yalnız o konum vardır; öz mü, artık yalnız o öz. Ancak burada da bir şey deminki düşünceyi destekler şekilde aklımı kurcalıyor. Şiir gerçekten de aynı espri yüküyle kendi dilinde bile bir kez daha yazılamaz, ama yazılsaydı, yazılabildiği kadar yazılsaydı?.. Ay­nı zamanda da başka bir dile çevrilseydi?.. Elbet bu ikinciler ayrı şiirler olacaktı. Bu noktada şöyle diyebiliriz: Bir şiirin baş­ka dile çevrilmişi, kendi dilinde ikinci kez söylenmişinden da­ha başarılı olacaktır.
Çünkü ikinci dilde o şiire daha başka ve daha yeni bir or­tam vardır. Ve daha elverişli.
O zaman İlhan Berk'in savunduğu görüşü gereksiz bulmak için cesaretimizi toplayabiliriz. Şiiri çevirirken yapısına bağlı kalmak çeviriyi tutsak edebilir. Onun yeni söz değerleri kurma­sını önleyebilir. Ve bir şiirin ikinci dilde yeniden yaratılması için şiirin aslındaki bazı öğelere sıkı sıkıya bağlı kalınması ge­rekmez. Hatta bunları değiştirmek, ikinci dildeki şiirsel ağıntıyı harekete getirmek için bazı yeni kaynaklara eğilmek zorunlu olabilir.
Biz Guillaume Apollinaire'in "Bir Aşk Kırgınının Şarkısı"nı çevirirken güç ve bu yönden oldukça ilginç bir kıtayla cebelleşmiştik.
Şu kıtayla:

Voie Lactee o soeur lumineuse
Des blancs ruisseaux de Chanaan
Et des corps blancs des amoureuses
Nageurs morts suivons-nous d'ahan
Ton cours vers d'autres nebuleuses

Türkçede Samanyolu dediğimiz yıldız talaşına Fransızlar voie lactee (sütlü yol) diyorlar. Yani bizdeki Samanyolu sarı rengi/ Fransızcadaki ise beyaz rengi çağrıştırıyor. Bu belki de Fransa göklerinde samanyolunun bizimki kadar sarı görünmemesindendir. Apollinaire, bu kıtada Samanyolu ile ak ırmaklara beyaz tenli kızları ilgilendirmiş. Türkçede biz Samanyolu çağrışımının otomatik işlerliği içinde hareket ettik, kızları beyaz degil de sırma saçlı yaptık, ak ırmaklar yerine güz değmiş devimini kullanmayı uygun gördük. Böyle yapmakla şiirin içe­riğindeki hiçbir şeye aykırı hareket etmediğimize inandık. Kıta söyle oldu Türkçede:

Sen Samanyolu ne güleç ablasısın
Güz değmiş ırmakların
Kenaneli'ndeki Sevdalı kızlara vergi sırma saçların
Tıkanmış yüzücüler gibi izleyelim mi
Başka gök kıyılarına koşunu senin*

Bir arkadaş da böyle hareket edişimizin anlamını çıkara­madığından, bu şiir çevirisi üstüne yazdığı bir yazıda yanlış yaptığımızdan söz etti.

1972


3 Ocak 2011 Pazartesi

Arıcı Hakkında Konuşma / Michel Ciment, 1987

 
Kitara'ya Yolculuk filminiz siyaset âleminden duyduğunuz düş kı­rıklığını açıkça belli etmişti ve ideolojilerin öldüğünü pek dile getirmemişse de bu konularda bir fikir edinmemizi sağlamıştı; dolayısıyla, ön­ceki filmlerinizden bir hayli farklıydı. Arıcıda siyasete tek gönderme, eski arkadaşları ve kayıp 'tarihle randevu'lar hakkında konuşan Mastroianni ile Reggiani arasındaki görüşme. Filmin geri kalanı bir tek ki­şinin kaderi ve kişisel sorunları üzerinde yoğunlaşıyor.

Elli beş yaşında olan ve sırtında elli yıllık tarihi taşıyan bir adam­dan söz ettiğimizi unutmayalım, lütfen. Masum değil, geçmişin tüm yükünü omuzlarında hissediyor. Dostlarının arasında geçmişi yâd ederken eski dünyayı değiştirme umutlarından söz edebilir ama bu filmin bağlamı daha ilk başından bellidir. Kırk yıllık tarihi, Yunanis­tan ve dünya için çok büyük değişimler dönemini yaşamıştır. Savaş, baskı, ama aynı zamanda umut. O, zamanımızın bir insanıdır; geç­mişi ardında kalmış ve hiçbir anısı olmayan ve ona 'Bay Hatırlıyo­rum' diyen bir genç kız karşımdadır. Bu, bellek ile belleksizlik ara­sında bir çatışmadır. Bana sık sık, "Adam neden intihar ediyor?" di­ye sorarlar. Onun intihar ettiğini sanmıyorum. Onunki bir umutsuz­luk eylemi, ama onu yaparken, arı kovanını çevirirken mahkûmla­rın cezaevinde yaptıkları gibi eliyle yere vurarak bir tür iletişim kur­maya çalışıyor. O belirli durumların tutsağı olduğu için geçmişle ile­tişim kurmaya çalışmakta. Bizse başka bir şey aramalıyız. Biz şimdi tarihsel bir an yaşıyoruz, dünyanın değişmesini bekliyoruz ama bu­nun ne zaman ve nasıl olacağı hakkında bir fikrimiz yok. Her ne olursa olsun, bizi içinde bulunduğumuz durumdan çekip çıkarmak için bir şeylerin olması gerek, insanlık tarihinde hep büyük ve geniş boşluklar, derin sessizlik anları olmuştur. Şimdi böyle bir dönemden geçiyoruz ve bu sessizlik, terörü getirebilir.

Son iki filminizde, Kitara'ya Yolculuk ve Arıcı'da, kahramanınızın adı Spiros. Bunun sizce belirli bir önemi mi var?

Babamın adı Spiros'tu. Benim gözümde bu onun tüm kuşağını simgeler. Filmlerin içinde özel bir önemi yoktur ama ben bu ada çok bağlıyım. Bir başka nokta da, filmlerimin hepsi bir sonrakinin tohu­munu taşıdığından bu da iki film arasındaki bağlardan biridir. Bu adı seçmem kişisel bir sorunu cevaplıyor da olabilir: kendiminkin-den başkasının hikâyesini anlatamıyor olabilirim. Belki de kendi de­neyimlerim, travmalarım ve umutlarımla, kendi kişisel gelişmem ve evrimimle sınırlıyım. Aynı sebeple, bir sonraki filmimin Arıcı'dan çı­kacağını sanıyorum.

Mastroianni'nin oynadığı karaktere babanızın adını verdiğinizi ama bunun bir önemi olmadığını söylediniz, fakat son üç filminizde esas konunuz babalık olarak görülüyor. Megalexandros'ta ideolojik babaydı, Kitara'ya Yolculuk'ta biyolojik babalıktı, Arıcı'daysa genç kızın seçtiği babalık.

Geleceğe yolumuzu baba figürü arayarak bulmaya çalışır ve duy­gusal dengemizi ancak böyle koruruz. Belirli bir tarihsel dönemin ve umutlarımızı canlı tutan ideallerin sonuna yapılan bir gönderme, beraberinde sanki köklerimizden yoksun bırakılıyormuşuz gibi bir düş kırıklığı getirir. Bu siyasal huzursuzluğun insan ruhunda yansı­maları görülür. Bir baba figürü arama, duygusal ahengi yerine getir­me ve insanın varlığının sadece bir rastlantı olmadığını hissetme ih­tiyacından doğar. Bu, dün ile yarın arasında bir bağ kurmanın yolu­dur. Arıcı'da baş karakter kendi kızının biyolojik babası ama aynı za­manda kendisiyle seyahat eden genç kızın babasıdır. Her ikisi aracı­lığıyla geleceğe uzanmanın bir yolunu arar. Orada bir boşluk, bir kuşak boşluğundan fazla bir şey olduğunu hisseder. Bu âdeta bir li­san mesafesidir. Fiziki aşk bile öteki kuşakla ilişki kurmasında yar­dımcı olamaz. Bu yüzden yoğun bir umutsuzluğa kapılır. Kuzeyi terk edip güneye, memleketine gider, orada yaşadığı ahengi bulmak için. Ama orada da gözyaşından başka bir şey yoktur, sinema dahil her şey yıkılmıştır. Sinema, bir zamanlar gözlerimizin önünde çöken bu dünya köşesinin bir parçası, hayatlarımızın bir parçasıydı. Çevre­mizdeki hayatla ilişkide kalmanın yollarından biri, yaratıcı seçenek­lerimizden biriydi.

Kahramanınız olarak neden bir arıcıyı seçtiniz?

Arıcılık garip bir meslek. Arıcılarda şair ruhu vardır. Doğayla ayrıcalıklı bir ilişki kurarlar, bal toplamak da sanatsal bir faaliyeti andırır. Duyularıyla arılarla iletişim kurarlar; benim kahramanım da bu iletişim kesilince harap oluyor. Son eylem, aynı zamanda arı­lara karşı, tıpkı ölmek üzere olan bir heykeltıraşın heykellerinden birini parçalaması gibi. Gezgin Oyunculafı çekerken bir adada ya­şayan bir arıcıyla dost oldum. Filmde küçük bir rol oynadı ve ye­rel köylülerle aramızda aracılık yaptı. Megalexandros\a yine hay­dutlardan birini oynadı. Bunu yapmak için evinden ve arılarından ayrılması gerekmişti. Onu çok severim. Sık sık kendisini ziyaret ederim ve orada olduğum her zaman an kovanlarını nasıl gözetle­diğini, arılarının giriş çıkış trafiğini nasıl izlediğini seyretmekten kendimi alamam. Bu onun açısından kendini tümüyle verdiği bir  meslekti; bir kayıt seansındaki ses teknisyeni kadar dikkatliydi. Bedensel bir işte çalışanların çoğu genelde yorucu ve pis olduğu ve iyi para getirmediği için işlerinden nefret ederler. Oysa arıcılar mesleklerini severler; arılarla erotik bir ilişki kurarlar, bu yönden bir bakıma sanatçılara benzerler.

Yunanistan'ın kuzeyinde film yapma ısrarınızı nasıl açıklıyorsunuz?

Bilemiyorum. Kimi zaman yağmur ve sisle kaplı bu manzaranın, kuzeyin bu hüznünün neden benim açımdan bu kadar önemli oldu­ğunu kendim de merak ederim. Dürüst olmak gerekirse, Paris'i de güneş altında pek sevmem, yağmurlu gününü tercih ederim.

Bu seçiminiz biraz da Antonioni'nin Po Vadisi tutkusuna benziyor.

Belki de öyle bir şey vardır. Bu manzaralar film yaptığım ilk gün­den beri benim içimde kalmıştır.

Arıcı'da daha önceki filmlerinizde kullandığınız mekânlara yer ver­diniz. Örneğin, Iannina.

Doğrudur. Tatbikat'ta iki sevgili, Iannina'da bir handa buluşurlar. Gezgin Oyuncular'da yine oraya gittim; Iannina ve yanındaki göl Av­cılar'da da vardır. Ben aslen güneyli olduğum için bu garip bir şey. Ben Atina'da doğdum ve ailem Peloponezli, bu da gerçekten Güney demek. Yine de çoğu filmimi kuzeyde, özellikle kuzeybatı Yunanis­tan'da Epir'de çektim. Yağmur ve çıplak arazi dışında taşlara ve taş evlere çok düşkünüm. Bilinçaltımdan gizli bir görüntü çıkarmaya çalışıyor olabilirim ama bunun ne olduğunu bilemiyorum.

Bir de Egio diye bir kasaba kullandınız.

Evet, sinema sekansı için. Egio Yunanistan'ın güneyinde, Pelopo-nez'dedir. Bu film Makedonya'da Arnavutluk ve Yugoslav sınırlarına bitişik Florina'da başlayıp, ta güneye kadar iner. Galaxii ve Oume-nissa ile Gezgin Oyuncular ve Avcılar için kullandığım Naphplion'da da bazı sahneler çektim. Tabii Atina'da da.

Bir film stüdyosunda çalışmayı düşündünüz mü hiç?

Asla. Ben doğal bir manzarayı, hayalimde gördüğüm bir iç man­zaraya dönüştürme ihtiyacı hissederim hep. Evleri yeniden badana­larım, kimi zaman yerlerini bile değiştirtirim; daha önce olmayan köprüler inşa ederim. Kızın dans etmesi için otoyolun yanma o me­kânı bile yaptık. Bütün filmlerim inceden inceye gerçeğe dayanır. Ama benim göstermek istediğim, gerçek manzara değil, benim rüya­larımda gördüğümdür.

Çok karmaşık sekans çekimleriniz -örneğin, kızın dans ettiğini gör­düğümüz bar sekansı- göz önüne alındığında bunu bir stüdyoda yap­mak daha kolay değil midir?

Olabilir ama bu durumda dıştan içe geçemem, bunu yapmak için kesmem gerekir. Ama çoğunlukla aynı çekimde içeri girme ya da dı­şarı çıkma ihtiyacı doğar. Ayrıca, Yunan sinemasında fazla bir stüd yo geleneğinin bulunmadığını da unutmamak gerek; dolayısıyla, bu­nu yapmak riskli olabilir.

İlk filminizden beri sizinle çalışan görsel yönetmeniniz Giorgos Arvanitis ve sahne tasarımcınız Mikes Karapiperis'le yakın bir ilişki­niz oldu.

Mekân aramak için hep üçümüz birlikte gideriz. Seçeneklerimizi tartışır, mekânı planlarımıza uydurmak için neler yapacağımızı ko­nuşuruz. Arvanitis renkleri, ışıklandırma imkânlarını ve kameranın serbestçe dolaşacağı alanı kontrol eder. Çekime sıra geldiğinde işin çoğu bitmiştir. Çoğu film için sürecin bu olduğunu biliyorum ama biz birbirimizi çok uzun zamandır tanıdığımızdan çabuk sonuca va­rırız. Bir stüdyoda kameranın hareketini kolaylaştırmak amacıyla duvarları kaldırıp daha rahat edeceğimizi tahmin ederim. Ama bu durumda gerekli gördüğüm takdirde gerçek bir duvarı yıkma soru­nu yoktur. Bir stüdyoda rahat edeceğimi pek sanmıyorum.

Hangi objektifleri kullanıyorsunuz?

Bu defa pek çok objektif, hatta bir zoom kullandım. Bunu zoom etkisi istediğim için değil de, aktör, manzara ve kamera arasındaki mekân ilişkilerini değiştirme ihtiyacında olduğum için yaptım. As­lında hep 35 mm.'lik kamera kullanırım, bazen 40 mm.'ye geçer, çok seyrek olarak da 80 mm.'ye çıkarım. Görüntüyü bozmadan genişliği verdiğim için 35'likten memnunum, insan gözüne en yakın olan odur. Bu filmde erkekle kadının aralarındaki mesafeleri özellikle kontrol etmek istedim. Onları daha yakın veya daha uzak göster­mek, dünyalarını ayıran mesafeyi yansıtmanın bir yoluydu. Örneğin, otel odasında onların aynı kareyi paylaşmalarım hiç istemedim; hep '. kamerayı birinden diğerine geçirdim.

Spiros dünyaya bir dönüş yolculuğundayken, filmin ilk sekansında-ki kuşlar ve arılar uçmak istiyorlar.

Kuşun bir sembol olarak algılanacağından korktum, böyle bir niyetim yoktu. Evli çiftin ilişkilerinde bir huzursuzluk duygusu yaratmak istemiştim sadece. Sembol olsaydı kuşu boş bir duvara çaptırırdım.

Ya "Armut Ağacına Çıktım" şarkısı?

Çocukluğum boyunca dinlediğim bir şarkıydı o. Tıpkı bugün kızlarım gibi ben de onunla büyütülmüştüm. Gerçeküstü bir şarkı­dır, bir armut ağacı tırmanılmayacak kadar küçüktür. "Sonra da eli­mi kestim." Bu dizenin ne anlama geldiği hakkında bir fikrim yok.

Yine de filmi bitirmek için onu kullandınız!

Evet, ama vurgulamak niyetinde değildim. Mastroianni bunu kı­zına söylüyor, kız bebekken söylediği aynı şarkıyı.

Serge Reggiani sekansı, filmin geçmişe gönderme yapan tek sekansı.

Filmin başından Spiros'un işini terk eden, her şeyden ve herkes­ten uzaklaşan bir öğretmen olduğunu biliyoruz. Eski dostlarına ve­da etmesi gayet normal. Onun ülkesinin tarihinde oynadığı bir rolü olduğunu sadece bu sekansta anlamaktayız. Bu Kitara'ya Yolculuk'a. bir tür gönderme; aradaki fark oradaki yaşlı adamın yurduna dönü­yor olması. Anct'da kahraman yurdundan hiç ayrılmıyor. Bu bir ön­ceki filmin mantıki devamı ve aynı zamanda bir döngüyü tamamlı­yor. Bir filmin sonunda ilk kez bir başka projem yok. Bekleme ve iyi­ce düşünme ihtiyacını hissediyorum. Sanırım yeni bir döngünün başlangıcındayım. Ama hatıralara dayanmayan bir şey. Kuşağımın tarihçesini tamamladım sanırım. Belki de genç kuşakla Arıcı'daki genç kız hakkında, onları bekleyen gelecek hakkında konuşmalı­yım.  Ölmek için olduğu kadar yaşamak için de pek çok sebep var.

Rosi, Taviani Kardeşler, Denys Arcand gibi zamanınızın siyasal portrelerinde öne çıkmış bir kuşaktansınız. Onlar artık tarihsel portre­lerden çok bireysel hikâyelere döndüler.

Belki tarih şimdi sessiz olduğu için. Bizler de kendi içimize dalıp cevaplar arıyoruz, zira sessizlikte yaşamak çok güçtür. Tarihsel ge lişme olmadı mı insan kendine döner; tarihsel devamlılığı kesintiye uğratan bu kriz bağlamında, bu devamlılığı canlı tutmakta aktif rol alan bizim kuşağımız açısından bu çok hazindir, ifade etmesi çok güç bir düş kırıklığıdır.

Filmlerin adları sebebiyle pek çok kişi Gezgin Oyuncular'm bir şe­kilde Kitara'ya Yolculuk'Ia ilişkili olduğunu düşündü, ancak böyle bir bağdan söz edilecek olsa bu Arıcı olmalı.

Evet, bu arıcının yolculuğudur. Bir bakıma, gezgin oyuncuların kolektif yolculuklarının yerine geçen şahsi bir yolculuk.



30 Aralık 2010 Perşembe

Öfkesi Burnunda / Theodor Reik

                                    1
Acaba neden ilkel ve yarı uygar insanlar arasında bekâr kadın ve bekâr erkek sorunu yoktur? Neden Çin'de ve Japonya'da çok sayıda evlenmemiş kadın olduğuna dair her­hangi bir şey okumuyoruz? Ve neden bu sorun Ortaçağ kül­türünde ortaya çıkmadı? Bu konu neden iki yüzyıl, hatta yüz yıl önce tartışılmadı? .
Batı dünyasında ekonomik koşulların değişmesi mutlaka önde gelen bir faktördür ama burada endüstri devriminden daha önemli faktörler vardır. Kurum olarak ve insan ilişkile­rinin bir ifadesi olarak evliliğin doğasında bir şeyler değiş­miş olmalı.
Evlilik eskiden olduğu gibi değildir. Çağdaş insan için bu sorunla ilgili hiçbir şey şu söz kadar açık olamaz: Evlilik özel bir ilişkidir. Yaşı gelmiş olan her erkek ve kadın evlenip evlenmeyeceğine ve kiminle evlenip evlenmeyeceğine karar vermekte özgürdür. Fakat durum her zaman böyle değildi ve bu, bugün bile değişik kültürlerde farklılıklar gösterir.
İlkel toplumlarda evlilik özel bir ilişki değildir; aileyi ya da grubu ilgilendirir. Kabile ya da klan, evliliği onaylamakla kalmaz, karar mercidir; evlilik kararını onlar verir. Karşı cinsten iki bireyin kendi insiyatifleriyle evlilik kararı alma­ları şok edicidir; hatta belki daha da kötü karşılanır.
Avustralya yerlileri* bir adamla evlenmek için kaçan bir kadına, fahişeden biraz daha iyi gözle bakarlar. Hidatsa Kı­zılderilileri aileler arasında bir anlaşma olmadan yapılan ev­lilik için kötü bir ad kullanırlar. Haidalar, ebeveynleri tara­fından çocukları daha bebekken ayarlanmamış evlilikleri usulsüz sayarlar. Batı Afrikalı bir zenci, bir mahkemede, "Adam piçti, çünkü ebeveynleri aşk evliliği yapmıştı," de­miştir. Pataui Devletlerindeki Malayalılar için böyle bir evli­lik yasal değildir. Tarih boyunca tüm ilkel topluluklarda böyle olmuştur.
Evliliğin bir aile konusu olduğu, iki birey arasındaki bir gönül serüveni ya da romantik aşkın doruğu olmadığı kanısı birçok kültür tarafından paylaşılmıştır. Roma'da evlilik, te­melde bir aile sözleşmesiydi; Eski Yunan ve Roma tarihi bil­gini Kari Otfried Müller'e göre eski Atina'da, "Özgür bir ka­dını sevmiş ve onunla aşk evliliği yapmış bir erkekle ilgili hiç­bir bulgu yoktur." "Her birey ne zaman ve kiminle isterse ev­lenebilir" çağdaş anlayışı Yunanlılara tümüyle yabancıydı.
Fransa'da oldukça yakın tarihlere kadar evlilikler, çoğu zaman kız, seçilen genç adamı tanımadan önce, ebeveynler tarafından ayarlanmaktaydı. Evlilik bir aile meselesiydi. İtal­ya'nın soylu aileleri arasında evlilik tümüyle, iki ailenin ka­tıldığı bir iş meselesi olarak görülürdü. Birçok gelin ve da­mat ilk kez düğün günlerinde karşılaşmıştır. Buna benzer ge­lenekler İspanya, Portekiz, Rusya ve diğer Avrupa ülkelerin­de de yaygındı ve bu yalnızca soylu çevrelerde değil, tüm sı­nıflar arasında geçerliydi. Aynı durum, ebeveynlerin çocuk­larını bebek yaşta nişanladıkları Çin, Japonya ve Hindis­tan'ın büyük bir bölümünde hâlâ yaygındır.
Bu gibi toplumlarda evlilik, bizde olduğu gibi bir duygu meselesi değil, ekonomi ve menfaat meselesiydi. Kadınlar gü­zel, hevesli, genç ya da iyi yetişmiş olduklarından ötürü değil; sağlıklı, çok çalışmaya uygun, zengin, gayretli, çocuk yapabi­lir olduklarından veya ailenin servetine, toplumsal mevkisine ya da politik gücüne katkıda bulunacaklarından ötürü seçilir­lerdi. Geçerli olan karşılıklı seçim değil, yalnızca işe yararlıktı, ilkel ve yarı uygar topluluklarda evlenmemiş yaşlı kızlar hemen hemen hiç bilinmez. Cinsel ilişkiler evlilik sorunun­dan ayrı tutulmuştur; onlar başka bir âleme aittir. Kültürsüz toplumlarda evlilik öncesinde bu yönde bir bastırma çok az fark edildiğinden, aşk sorununun eş seçimiyle hiçbir ilişkisi yoktur. Bizim anladığımız anlamıyla aşk ilkel kavimlerin ev­lilik yaşamlarında bile yoktur. Karı koca çoğunlukla ayrı ya­şarlar ve birlikte yemek yemezler. Kadınlar, güzellikleri ve çekicilikleriyle ilgili olarak birbirleriyle rekabet etmezler. Onlar bizim kadınlarımızdan daha az kadınsıdırlar; erkekle­ri, dış görünüşleriyle değil, işçilik, evi çekip çevirme, aşçılık ve annelik yetenekleriyle cezbetmek üzere eğitilmişlerdir.
Aşk, göreceli olarak, cinsler arasındaki ilişkilerde yeni sa­yılabilecek bir öğedir; eş olarak seçilen kadınlar, cinsel nesne değil de yalnızca işçi olarak değerlendirildikleri sürece aşk bilinmiyordu. İnsan evriminin alt düzeylerinde, kadınlar bir­birlerinden yalnızca ekonomik yönden yararlı becerileri ba­kımından farklı görülebilirdi.

Tarım çağının, hatta daha çok endüstri çağının başlama­sıyla işçi olarak kadının değeri azaldı. Ekonomik durumdaki değişimle birlikte kadının durumu da kökten değişti ve onunla birlikte evliliğin niteliği değişti. Göreli ekonomik de­ğerleri azalırken, kadınların cinsel değeri arttı.
Kadınların konumundaki bu değişikliklerle birlikte er­kekler daha çok seçici oldular ve evlilik partnerlerini kişisel çekim nedeniyle seçtiler. Ekonomik durumun düzelmesiyle birlikte kadınlara, cazibelerini geliştirme sanatlarına ayrıla­cak vakit ve fırsat verildi.
Uygarlığın ilerlemesi cinsler arasındaki artan farklılaş­mayla da kendisini ortaya koyar. Şimdi, bir kadın, bir başka­sına tercih edilebilir. Aşk serüveni, çağdaş topluma hayal gü­cünün çocukları olan tüm tutkuları, erkeklerin kaba cinsel ar­zularını zarifleştiren büyüyü getirdi. Bu yeni faktör, aşk, partner seçiminde en önemli faktör durumuna geldi. İnsanlığın yüz binlerce yıl onlarsız yeterince mutlu yaşa­dığı romantik duygular ve kişisel seçim şimdi kadınları ve erkekleri boş yere mutlu ve mutsuz kılıyor. Genç kızlarımız ve daha çok genç erkeklerimiz arasında aşk, eş seçiminde he­men hemen tek kıstastır ve elbette, toplumdaki bireylerin ev­lenip evlenmeyeceğine, evlenecekse kiminle evleneceğine çoğunlukla aşk karar verir.
Kadın ya da erkek, birey aşk nesnesine rastlamadan önce bazı psikolojik ruh halleri onu âşık olmaya hazırlar. Bunlar­dan en önemlisi, kişinin kendisinden genellikle bilinçsiz ola­rak hoşnutsuz olmasıdır; bu, gizli bir kendi kendini sevme­me halidir, çoğu zaman yer değiştirmiştir ve kendisini kişi­nin ailesinden, işinden ve çevresinden hoşnut olmaması şek­linde ortaya koyar. Bu ruh hallerinin kökleri, kişinin mahrem geçmişinin iyiden iyiye derinlerine gider.
Her birimiz çocuklukta ve ergenlik döneminin başlarında olmak istediğimizi yansıtan bir resim çizmişizdir. Bu arzula­nan imaja ego ideali deriz. Her birimizin, aynı zamanda, onun gerçekten kim olduğuyla ilgili muğlak, bilinçdışı bir fikri vardır ve hepimiz bu gerçek benlikle ego ideali arasın­daki mesafeyi devamlı olarak ölçen eleştirel bir duyuya sahibizdir. İdeal imajın örneklerden -ebeveynler, öğretmenler ve benzemek istediğimiz diğer kişiler- birçok özellik aldığı açıktır. Biz de bu hayran olduğumuz kişilerde bulunan özel­liklerin bir toplamına -çekici bir görünüm, akıllılık, doğuş­tan gelen parlak yetenekler- sahip olsaydık, tatmin olurduk. Bilinçdışı olarak, yetersizlikler ve başarısızlıklarla dolu oldu­ğumuzu anladığımızda, bir tür kendimizden hoşnut olmama duygusu besleriz ve bu, bizi bu ego idealini kendimizin dı­şında aramaya yöneltir. Daha iyi bir benlik arzularız.
Psikolojik yönden bu şekilde hazırlanmış olarak, ne yazık ki bizde bulunmayan üstün niteliklere sahip görünen, bizim aksimize görünüşte kendi kendine yeten ve kendinden hoş­nut olan birini buluruz. Bu kişi karşı cinsten biri olduğu za­man cinsel dürtü, yolu gösterir. Erkek kadında, kişileşmiş ego idealini görür, ona imrenir, hatta ondan nefret eder (aşk­taki psikolojik yönden önemli bilinçdışı nefret öğesi burada­dır) ve sonunda âşık olarak onun dayanılmaz çekiciliğine teslim olur.
Bireyin kendisinden hoşnutsuzluğu, yerini sevinçten uçu­ran bir duyguya bırakır, çünkü aşk nesnesi ego idealinin yerini almıştır; ego ideali sevilen kişide yerini bulmuş görün­mektedir ve bu insanın, öteki kişiyi kendisinin bir parçası yapmasıyla gerçekleşir. Kendinden hoşnutsuzluk ne kadar derinse, aşk nesnesinin uyandırdığı tutku o denli güçlü ola­caktır. Bu, sevilen kişinin gerçek niteliklerinden ve çekicili­ğinden son derece bağımsız olabilir. Böylelikle, romantik an­lamda âşık olmada bir kurtulma niteliği olduğu ortaya çık­maktadır; bu, artan hoşnutsuzluktan dolayı tehlikede olan kişiyi, boğulma tehlikesi geçiren bir yüzücünün son bir gay­retle kıyıya ulaşması gibi, duygusal bir güvenliğe taşır.
Özgüveni Rosalind'le yaşadığı düş kırıklığı sonucunda paramparça olan genç Romeo'nun durumunda olduğu gibi, bireyi tehdit eden depresyonun pek çok nedeni olabilir ve bu depresyon melankoli derecesine varabilir. Romeo, karmaka­rışık ruhsal bir durumdayken, Juliet'e âşık olur. Çiftin tutku­sunu ölümcül sona getiren, bu derin melankoli ve öz nefre­tin bilinçdışı yinelenmesidir.
Aşk, kendisinden hoşnut olmayan egoyu kurtarma girişi­midir; ama girişimin başarılı olacağının garantisi yoktur. Aşk çoğu zaman, ya eş seçimindeki talihsizlikten ya da ego başka bir kişinin aşkında güvende olamayacak kadar güçsüz oldu­ğundan, başarıya ulaşamaz.
Aşk dönemi sırasında imrenme, düşmanlık, sahiplenme ve kendini kabul ettirme istemi yok olmamıştır. Onlar yal­nızca su altında kalmışlardır ve bazen şaşırtıcı bir şekilde ye­niden belirirler.
Aşkın evriminde, onun sonucunu belirleyen birçok faktör vardır. Kendi kendimizden tümüyle hoşnut olsaydık, aşk mümkün olamazdı. Öte yandan, ego çok güçsüzse ve bu ne­denle mutluluğu arayacak cesareti olamayacak ölçüde ken­dine güvensizse de romantik aşk olanaksızlaşır.
Belirli bir ölçüde öz güveni ve özsaygıyı yeniden kazan­mak gereklidir; aksi takdirde kişi sevemez. Kendisini sevil­meye layık görmeyen kişi âşık olamaz. Ancak kendisini bir şekilde yeniden seven ya da kendisine belirli bir ölçüde değer veren kişi başka bir insanı sevebilir. Psikanalizden çok önce Nietzsche şöyle yazmıştır: "Kendisinden nefret eden adam­dan korkmalıyız, çünkü onun hıncının kurbanı oluruz. Bu ne­denle, ona kendisini sevdirmenin bir yolunu bulmalıyız."
Günlük yaşantımız, kadınların çoğu zaman kendinden nefret eden bu kişileri, yeniden sevebilecek şekilde iyileştir­diklerini öğretir.
Karşı cinsi kendine çekme yeteneği büyük ölçüde özgüve­ne dayanır, çünkü bu, kendinden hoşnut olmayan öteki kişi­yi etkiler. Bu anlamda, psikanaliz sırasında şu ilginç tümceyi dile getiren genç kızın psikolojik sezgisine hayran olmamak elde değil: "Kötü giyindiğim zamanlarda herkesten nefret ediyorum."
Bir eşle birlikte yaşayabilmek için önce kendinizle en azından belli ölçüde iyi anlaşabilmelisiniz. Başkalarından si­ze değer vermelerini bekleyebilmeniz için, belirli bir özsaygı­nız olmalıdır. Bir kadın genellikle, âşık olduğu erkeğin gö­rüşlerine tümüyle bağlı olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Nişanlısı onu ne zaman eleştirse kendisinden yoğun bir bi­çimde nefret eden bir kız tanıyorum. Kız, "Ona o kadar bağ­lıyım ki," diyordu, "o benim güvenliğimin ve değerimin ölçütü. Benden hoşnut olmadığı zaman kendimi hiç beğenmi­yorum." Hiç kimse buna benzer bir ölçüde başkasının kendi­siyle ilgili görüşüne bağlı olmamalıdır.
Erkekler kadınları, onların kendilerine verdikleri özdeğere göre dikkate alırlar. Kendisini değer verilmeye layık bulmayan bir kadın, bir erkek için de değer verilmeye layık değildir. Ancak verecek bir şeyiniz olduğundan emin oldu­ğunuz zaman aşkı kabul edebilirsiniz. Kadınlar bilinçdışı olarak bunun farkındadırlar. Onlar, kendilerini beğenmedik­leri zaman başkalarına çekici görünmediklerini bilirler ve in­sanın kendisi olması cesaret ister.
Öte yandan, seviliyor olma duygusu bir kadının özsaygı­sını artırır. O, birini sevmeyi istediği için bir erkeğe gereksi­nim duymaz; kendisine gereksinim duyulmasına ihtiyacı ol­duğu için ve sevilmeyi istediği için bir erkeğe gereksinim du­yar. Tanıdığım bir genç kız bir başka genç kız için, "Kendin­den o kadar emin ki gizlice nişanlanmış olmalı," demişti.
Kızlar, sevdikleri adamın kendi ego ideallerini vekaleten temsil ettiğini bilirler. Bir kızın, birlikte olduğu genç adam için, "Ondan nefret ediyorum, çünkü onun yaşamında önemli değilim/'dediğini duymuştum. Kendi cinsiyetinden pek hoşnut olmayan genç bir kadın âşık olmuştu: "Onunla birlikteyken, erkek olmayı arzulamıyorum, çünkü onda, ol­mayı istediğim erkekte olan her şey var." Kadınlar erkekleriyle gurur duymak isterler, çünkü onlar kadınların kendi ki­şiliklerinin bir uzantısını temsil ederler.
Bu nedenle, eş seçimi bilinçdışı öz değerlendirmenin bir ifadesidir. Ne gariptir ki, kişinin kendisine aşırı değer biç­mesi kişiyi, kendisine az değer biçmesiyle aynı hatalara gö­türür, çünkü zıt kutuplar bilinçdışı düşüncede birbirlerinin yerine geçebilirler. Bir kadın bir talibi reddeder, çünkü ide­alindeki yakışıklı beyaz atlı prensin gelip onunla evleneceği­ni düşünür. Bu kadının egosu güçsüzdür ve kocasının kişi­liğinden fazlasıyla güvence ister. Kendini arayan gizli kişi­likli bu kadınlardan biri, "Özel biri olamıyorsam, en azın­dan hayran olunacak bir erkek istiyorum," demişti. Öte yan­dan, kadınlar erkekleri sık sık erkeğin kendilerine dair fikir­lerine ya da ideallerine uyarak yaşayamayacakları düşünce­siyle reddederler.
Eş seçiminin kendini değerlendirmeye dayanması bilinçli bile olabilir. Geçen gün, bir kızın kendi ruhsal süreçleriyle ilgili ani bir içgörüsü oldu; bu tür içgörüler psikanaliz sırasında sık sık meydana gelir. "Yükseklerde uçtuğum zaman Windsor Dükü ya da Clark Gable'la evlenmek istiyorum," dedi. "Ken­dimi kötü hissettiğim zaman doğu bölgesinden okuma yazma bilmeyen bir göçmeni ya da bir serseriyi seçebilirim. Doğru bir ruh hali içinde olduğum zaman, beni seven, iyi bir işi ve kişi­liği olan, dürüst ve sağlıklı bir adam istiyorum."
Bütün kadınlar bu kız kadar açık yürekli değildir. Birço­ğu kendi kendileriyle saklambaç oynar. Birbirini izleyen iki analitik seansta, birbirlerinden oldukça farklı iki kadının ev­lilik fikrinden hoşlanmadıklarını ifade ettiklerini duydum. Yirmi üç yaşında olan ilki, her kadının bir kocadan bekledik­leri değerli nitelikleri katlanılmaz duruma gelene dek azalt­ması gerektiğini söyledi. Kız, karşı cinsi aşağılayıcı tiradını şu sözlerle bitirdi: "Şıkır da şıkır, bekârım çok şükür." Bazı mutsuz gönül serüvenleri yaşamış, otuz yedi yaşında bir ka­dın olan ikinci hasta, bir erkeğin istemine bağlı olma fikrine dayanamıyordu. Bir erkeğe paspas olmak için yaratılmadığı sonucuna varmışta ve kararını şöyle açıkladı: "Bana gerek­mez düğün çanları. Özgürüm ne mutlu ki."îki kadının okuduğu şiirleri değerlendirmek psikanalistin işi değildir, ama o, bu sözlerle ifade edilen duygunun gerçek olup olmadığını yargılayabilir. Bu söylemler, engellendiği­miz zaman hepimizin baş vurduğu teselli mekanizmasının yapısını aydınlatmıştır, iki hasta, her kadının istediğini ister: Bir ev, bir koca, çocuklar.
Aşkın, kendinden memnuniyetsizlikten doğduğunu ve kendi kendini yaralama eğiliminin üstesinden gelmek için duygusal bir girişim olduğunu söyledik. Kurtarma çabalan kişinin içindeki bazı güçler tarafından gösterilmiştir, bunlar aynı zamanda kendini korumayı sağlayan ve cesaret verici güçlerdir. Kendinde, yüksek talepleri gerçekleştiremeyen ego, şimdi kişinin idealinin kişileştirilmişi olan bir başkasın­da bunların yerine getirilmesini arar.
Ancak kendi kendinden hoşnut olmayan kişi âşık olabilir ve bu ona -ne yazık ki- geçici bir güvenlik duygusu verir. Ancak kendinden hoşnutsuzluğuyla ve kendini sevmemesiyle mücadele etme cesareti gösterebilen kişi âşık olabilir. Mücadele etmek için az miktarda özgüven olmalıdır, aksi takdirde aşk gelişemez. Ancak cesur olanlar sevmek için ça­balayabilirler.

                                  2
Otuz beş yılı aşkın psikanaliz uygulamaları, Avrupa ve Amerika'daki karşılaştırmalı gözlemlerim bana kadınların genellikle cinsiyetleri hakkında erkeklerin kendi cinsiyetten hakkında sahip olduklarından daha küçümseyici fikirlere sa­hip oldukları izlenimini vermiştir. Bu farklılığın kaynağı bi­yolojik ayrılıklarda olamaz ancak sosyal çevrenin değerlen­dirmesini yansıtmaktadır. Kadınların içtenlikle ve rahat bir biçimde kendi cinsleri hakkında konuştuklarına kulak misa­firi olmuş hiçbir analist, onların dişilerle ilgili düşüncelerinin şaşırtacak derecede küçümseyici olduğunu yadsımayacaktır. Bu, bir fikirden çok bir önyargı görünümündedir ve kişi bu­nu erkeklerin kendini beğenmişliklerinden devralınmış aşa­ğılık duygularına ya da erkeklerle rekabetten doğan yetersiz­lik duygularına bağlar.
Fransız filozof Chamfort iki yüzyılı aşkın bir süre önce, "Kadınlar hakkında bir erkek ne kadar kötü düşünürse dü­şünsün, ondan daha kötüsünü düşünmeyen bir kadın yok­tur," demiştir. Bir keresinde Madame de Stael, "Erkek olma­dığıma memnunum, çünkü erkek olsaydım bir kadınla evlen­mek zorunda kalacaktım," demiştir. Erkekler arasında kendi cinsiyle ilgili bu denli bir küçümsemeye çok az rastlanır.
Eğer kadınlar, kadınlarla evlenmek zorunda oldukları için zavallı erkeklere acırlarsa, erkekler bu konuda ne hisse­debilir? Erkekler, içtenlikle ve çoğu zaman Madame de Stael’in fikrine katılabilseler bile, neyse ki bunu yalnızca ku­ramsal ya da genel bir şekilde yaparlar. Ne kadınların soyut anlamda aşağılanması, ne de onların güçsüzlüklerinin alaya alınması, bir erkeğin bu cinsten biriyle evlenmesini engelle­miştir.
Kadınların, gerçek fikirlerini ifade etmeye cesaret edebil­dikleri psikanalizde çoğu zaman şöyle dediklerini duyarız: 'Bir erkek niye evlensin ki? Bize bakmak ve kendini yaşam boyu bağlamak için neden çok çalışsın ki? Eğer erkek olsay­dım hiçbir zaman evlenmezdim. Birçok gönül serüvenim olurdu ve harika bir hayat yaşardım."
            "Kadınların gücünü hiçbir zaman hafife almayın," uyarı­sı erkeklere yöneltilmiştir. Ama bu, psikolojik bir gerçek ola­rak daha çok kadınların kendilerine söylenmeli ve sürekli yinelenmelidir.
Ama kadınlar teslim olmuştur. Onlar kendi güçlerinin farkında değildirler; iç çekerek, "Bu dünya erkeklerin dün­yası," derken şunu eklemeyi unuturlar: "Ama dünya beşiği sallayan el tarafından yönetilir."
Kadınların cinsleri ve birey olarak kendileri hakkındaki sönük fikirleri çoğu zaman şaşırtıcı şekillerde ifade edilir. Analitik bir seansta, bir gün önce nişanlısıyla birlikte teknik bir sergiyi ziyaret eden bir kızın nişanlısı hakkında şöyle ko­nuştuğunu duydum: "Charles bana çok iyi davranıyor. Bü­tün sorularımı sanki, aptalca sorular yani bir kadının sorula­rı değilmiş de gerçekten önemliymişler gibi yanıtladı."
Elbette, herhangi bir erkek kadar ben de (hatta mesleğim­den ötürü bazen daha iyi şekilde) bu yetersizlik duygusu­nun çoğu kadın tarafından dikkatle gizlenmiş olduğunu ve kadınların gururlarının bu duyguyu fazlasıyla telafi ettiğini biliyorum. Ama gurur yalnızca kişi çok kırılgan olduğu za­man gereklidir ve gururla duyarlılık birleşince kendini açı­ğa vurur.


Çağdaş kadının tam da kadın olduğu için öfkesinin güzel burnunda olduğu yadsınamaz. Bunun bir süsten çok, bir damga, bir güvensizlik rozeti olduğu görüşündeyim.


Dikkat çekici güzellik bir lanettir. En güzel kadınlar ilk günde uyandırdıkları hayranlığın aynısını üçüncü gün uyandırmazlar. Güzellikleri şu ya da bu şekilde, Stendhal'm romantik aşkın gelişmesi için zorunlu gördüğü billurlaşma sürecini engeller gibi görünmektedir. Stendhal, De L'Amour (Aşk Üzerine)'de özellikle güzel kadınlar hakkında yazarken şöyle der: "Bir kişi genel olarak ne kadar çok beğenilirse, bu beğeni o kadar geçicidir." Güzel olmayan, ama "çekici" deni­len kadınlar, belki de o kadar yoğun olmayan, ama daha de­rin ve uzun süreli bir izlenim bırakırlar. Bir kadının bir erke­ği güçlü bir biçimde büyülemesi yeterli değildir; büyünün et­kisini sürdürmesi ve yoğunluğunu artırması gerekir.

Aslında, aşkta kadınların işi iki kat daha fazladır: Erkek­leri elde etmek ve onları kaçırmamak. Yalnızca ilk görevinde başarılı olan kadın, kendisi kabul etse de etmese de, başarı­sızdır. Eski özdeyiş tersine çevrilemez; "Yalnızca güzel olan yiğidi hak eder," diyemeyiz.
Birçok kadın, bir erkeği beğendiğini ona göstermenin yanlış olduğu gibi boş bir inanca sahiptir. Sevgi gösterir gös­termez erkeklerin kaçaklarıyla ilgili bilinçdışı ya da bilinçli bir korkulan vardır. Ama aşırı kısıtlama birçok kadının er­keklere karşı doğallığını ve içtenliğini yitirmesine neden olur. Kendisi olmaya cesaret ederse erkeğin onunla kalmaya­cağı korkusu, bu yanılgıya düşmüş pek çok kızın yakasını bırakmaz. Kıza göre, erkek bir rüyadan uyanırmış gibi uyana­cak ve onu sıradan, sıkıcı, anlamsız bulacaktır. Erkek "aslın­da ne kadar aptal ve küçük" olduğumun farkına varacak. Kız, erkeğin, kızın ona vereceği özel bir şeyi olmadığını an­ladığında ona olan saygısını yitireceğini ve daha çekici bir kız arayışı içine gireceğini düşünür.
"Eğer âşık olma tehlikesi yoksa, erkeklere karşı son dere­cede normal olabilirim," dedi genç bir kadın. Bir erkeğe kar­şı romantik duygular hissetmeye başlar başlamaz erkeğin ona karşı tüm ilgisini yitireceğine inanıyordu. Başka bir kız, hayranlarından birine sırlarını açmamak için kurnazca bir özdenetim uyguluyordu. "En incelikli biçimde bile bunu bil­mesine izin vermek, kendimi tehlikeye atmaktır ve o beni terk edecektir," dedi.
Dingin bir yaz gününde gökyüzündeki bulutlan andıran gelip geçici kuşkuları kovmak kolaydır. Ama bunlar ilişkiyi tehlikeye sokabilecek denli ciddileşebilir ve sonunda yenilgi ve engellenmeye yol açarlar. Bu sonuç, kadınlardaki bilinçdışı mazoşistik eğilimlerin gücünü açıkça ortaya koyar.
Bu tür vakalarda görülen özel bir mekanizma "ileriye doğru kaçış" mekanizmasıdır. Kişi kaçınmak istediği tehlike­den öyle çok korkar ki sonunda en çok korktuğu şeyi yapar. Örnek bir vakayı anlatmama izin veriniz. Sevimli bir genç kız bana erkeklerle yaşadığı tüm ilişkilerin aynı talihsiz şe­kilde sonlandığını anlattı: taliplerinin onu terk etmesiyle. Farklı karakterlerde ve konumlarda pek çok talibi olmuş ama aşk serüvenlerinin hep aynı şekilde sonlanmıştı. Erkek ona karşı bir çekim hissettiği ve ona kur yaptığı zaman kız yavaş yavaş yanıt veriyor ve kendisini ona yakın hissetmeye başlıyordu. İlişki daha içten bir havaya bürünüyor ve sonun­da adam aşkını ilan ediyordu. Biraz kararsızlıktan sonra kız onunla nişanlanıyordu.
Sonra, her seferinde beklenmedik bir şey oluyordu; kız ya önemsiz bir konu hakkında adamla şiddetli bir tartışmaya giriyor ya da adamın birkaç yıl önce kendi kız arkadaşların­dan biriyle bir gönül serüveni olduğunu öğreniyor veya adam kızı her gün ziyaret etmeyi ihmal ediyor ya da kız bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor ve bunun sonucunda adam kızdan uzaklaşıyor ya da bunlara benzer şeyler yaşa­nıyordu. Buna benzer olaylar sonucunda kız nişanı aniden bozuyordu. İlişkiyi bitirmek isteyen hiçbir zaman erkek ol­muyordu. Ayrılmayı kız planlıyor ama bundan adamı so­rumlu tutuyordu.
Yaşananların kızın kendi bilinçdışı eyleminin ya da ey­lemsizliğinin sonucu olduğu anlaşıldı. Evlilik "tehdidiyle" karşı karşıya kalır kalmaz, kız kendisine engel çıkarmak için bilinçdışı olarak her tür çabayı gösteriyordu. Evli ol­mak -bir eve, kocaya ve çocuklara sahip olmak- hayal âleminde kaldığı sürece, kız bu olasılıktan hoşlanıyordu. Bu amaçlar gerçekleşir gibi olduğunda, içindeki kara güçler onu, bunun gerçekleşmesini olanaksız kılacak her şeyi yap­maya zorluyordu.
Bu kız psikanalizin başlangıcında, bilinçli sahnenin arka­sındaki yazgıyı düzenleyen sahne amirinin kendisi olduğunu kabul etmek istemedi. Psikanalist, psikanaliz sırasında eski deneyimlerin ve olayların anlatımından bu tür vakalarda ki­şinin zorlama altında hareket ettiği izlenimini edinir. Bireyin tüm isteklerinin aksine aynı deneyimlerin yinelenmesi, sanki bir dış güç tarafından belirleniyormuş gibi bu eylemlerin ken­dilerini yinelemeleri, anlatılan olguya Freud'un tekrarlama zorlaması adını vermesini haklı çıkarır. Freud, bilinçdışı eği­limlerin zorlaması alanda hareket ettiklerinde kişilerin aynı deneyimi tekrar yaşamaya zorlandıklarını ileri sürmüştür. Bu kişiler sanki totaliter bir rejimin komutası altındadır.
Bilinçli istekleri mutlu bir evlilik yapmak olan, öfkesi bur­nunda olmanın yaşamlarına başarısızlık ve engellenme hissi getirdiği kadınlar hakkında başka birçok vakadan söz edebi­lirim. Özellikle bilinçdışı yetersizlik duyguları, pek çok kadı­nın eş bulma arzusunun engellenmesinde büyük bir rol oy­nar. Doğal olarak, benzer duygular birçok erkekte de vardır ama bu duygular erkeklerde değişik bir karakter gösterir ve önem dereceleri kadınların yaşamındakiyle aynı değildir.
Benim buradaki naçizane görevim "Karanlıktaki Kadın" figürü üzerine ışık tutmaktı. Bu tip kadınlar sandığımızdan daha çoktur; sosyetede parlayan ve göz kamaştıracak kadar güzel bulunan kadınlar arasında bile onlardan vardır. Hepsi, bu gizli topluluğun gözle görülmez rozetini taşır; öfkeleri burunlarındadır.
Eğer insanlık yok olmayacaksa ve toplumun çıkarına hiz­met edilecekse, insan ilişkilerinin bu çirkin ve verimsiz ara­zisi, yeni bir günün doğuşunu karşılayabilecek genç çiftleri üreten işlenmiş bir toprağa dönüştürülmelidir.


* Aşk ve Şehvet Üzerine 2.Kitap Theodor Reik / Say Yayınları

26 Aralık 2010 Pazar

2046 / Wong Kar Wai



2046 yılında, geniş bir demiryolu ağı dünyayı sarar. Esrarengiz bir tren 2046 yılda bir kalkar.2046' ya giden her yolcunun amacı aynıdır. Kayıp hatıralarını yakalamak isterler. Çünkü 2046' da hiçbirşey değişmez. Gerçekten hiçkimse bunun doğruluğunu bilmez. Çünkü şimdiye kadar hiçkimse geri dönmedi. Benim dışımda.
 

Obua sesi:

Sözcükler ağır kapılardan çekildiler.

Kulakların kuyuları. Dibe doğru söylendiklerinde, bir derinliğe yukarıdan bırakılmış sözcükler gibi. Sesleri bir daha hiç duyulmayacak sözcükler. Sırlar bir sıkıntıyı oyuk haline getirip büyümesi için durmadan el verir. Küçücük bir yere yerleşmiş sırlar gördüm. Ne zaman söylense sanki tekrar dönülebilirdi oraya. Dağılmasından korkulan bir mürekkebin kağıdın üzerinde izlenmesi gibi. Hem söyler misin bana bir sır kime söylendiğinde yitip gidebilirdi?




Ne zaman birisi 2046'dan neden ayrıldığımı sorsa onlara anlaşılmaz cevaplar verirdim. Önceleri, insanların paylaşmak istemedikleri sırları olduğunda bir dağa tırmanırlardı Bir ağaç bulup, onda bir delik açarlardı. Ve sırrı bu deliğe fısıldarlardı. Sonra bu deliği çamurla kapatırlardı. Böylece hiçkimse onu bulamazdı. Bir defasında birine aşık olmuştum.


24 Aralık 2010 Cuma

Tıkanma - Chuck Palahniuk

Mike Stilkey


"trikloroetan ... yaptığım bütün kapsamlı testler gösterdi ki, aşırı derecede bilgili olmanın en iyi... tedavisi bu. ... en büyük amaç bu. ... bilgiyi tedavi etmek. ... adem'le havva'nın incil'deki hikayesinden beri insanlık biraz fazla akıllı oldu. ...şu elmayı yediklerinden beri...şu beyin korteksi, yani cerebellum ... işte sorun orda. ... (insan) eğer sadece beyin sapını kullanarak yaşayabilseymiş, sorun ortadan kalkarmış.balıkların psikolojik olarak ıstırap çektiklerini göremezsiniz. süngerler asla kötü bir gün geçirmezler. ... amacım hayatımı basitleştirmeye çalışmak değil. ... amacım kendimi basitleştirmek. ...her bağımlılık aynı sorunu çözmek için bulunmuş bir yöntemdir. uyuşturucular, obezite, alkol veya seks, huzuru bulmak için kullanılan farklı yöntemlerdi. bildiklerimizden kaçmak için, eğitimimizden, elmayı ısırmış olmaktan. ... dil,dünyanın nimetlerini ve ihtişamını örtmek için bulduğumuz bir yöntemdir. ... insanlar dünyanın bu denli güzel olmasına katlanamıyorlar ... açıklanamaz ve anlaşılamaz olmasına. ... biz artık gerçek dünyada yaşamıyoruz.... semboller dünyasında yaşıyoruz."

22 Aralık 2010 Çarşamba

Fragman / Ralph Waldo Emerson

                                                     Mike Stilkey

Kuşku duyma, Ey Şair, ama ısrar et. De ki " O benim içimde, ve çıkacak." Orada dur, engelli ve dilsiz, doğru düzgün konuşamayan, kekeme bir halde, ıslıklanmış ve yuhalanmış, dik dur ve çalış çabala, ta ki, sonunda, öfkeyle çıksın senden dışarı o düş-gücü, her gece sana kendi gücünü gösteren; bütün sınırları ve mahremiyeti aşan o gücün erdemi sayesinde insan, bütün elektrik nehrinin iletkeni olur. Onun anlamına yandaş olarak, ondan önce ortaya çıkıp yürümüyen hiçbir şey, ondan sonra da yürümez, ya da sürünmez, ya da büyümez, ya da var olmaz. Kendisine bu güç geldiği için, dehası artık tükenmez. Bütün yaratıklar, çifter çifter ve kabileler halinde, insanları yeni bir dünyaya götürecek Nuh' un gemisi gibi, aklına akın eder. Bu, soluk aldığımız hava deposuna, ya da ocağın yanmasına benzer, galonlarla ölçülemeyecek kadar büyük, istenilen bütün atmosferdir. Ve bu nedenle Homer, Chaucer, Shakespeare ve Rafael gibi verimli şairlerin, ömürlerinin sonu dışında, eserlerinin belirli bir sınırı yoktur.ve yaratılmış olan her şeyin bir imgesini sunmaya hazır bir şekilde , sokakta gezdirilen bir aynaya benzerler.

16 Aralık 2010 Perşembe

Arzunun Ölümü / Arthur Schopenhauer / Terry Eagleton


[Algı] şimdinin, eğlence ve neşenin aracıdır; dahası onun herhangi bir çaba ile ilişkisi yoktur. Düşünmede ise tam tersi geçerlidir; o, bilginin ikinci gücüdür, işleyişinde her zaman bir miktar, çoğunlukla da dikkate değer bir çaba gerekir; bizim dolaysız arzularımızın doyurulmasına sıklıkla karşı duran düşüncenin kavramlarıdır; çünkü geçmişin, geleceğin ve ciddi olan şeylerin aracı olup, korkularımız, pişmanlıklarımız ve tüm endişelerimizin taşıyıcısı olarak hareket ederler. O halde bu katı, yorulmaz ve baş edilmez mürebbiyeyi, akıl yetimizi, bir defa olsun yetersizlikten mahkum olduğunu görmek bizim için memnuniyet verici olmalıdır. Dolayısıyla bu açıdan gülmenin çehresi veya görünüşü sevincinki ile çok yakından ilişkilidir.

The Trotsky 2009 / Jacob Tierney


Filmin Amerikan yapımı olması ve ismiyle bir geçmiş imgesi taşıması yönünden öncelikle dikkati çektiğini belirtmek gerekebilir. Afiş tasarımında ne kadar bir gençlik filmi imajını yaratsa da; bu sınırları ne kadar eğlenceli gösterse de -gülmekten zevk aldığım çokça sahne var- ciddileşmesini gerektiği yerde kendini yere düşürmeyen bir yapım.

          Film, ilk bölümde baba ve oğul arasındaki belli iktidar çatışmasını su yüzüne çıkarıyor. Fakat bunu yaparken sanki bir ergenlik ve kabul görülme arzusunun farklı dayatma yöntemlerini kullanıldığını düşünüyorsunuz. Bu yüzden Troçki olduğunu ilan eden Leon -yani reenkarnasyon yaşadığını ifade eden karakterimiz- ve iktidar olarak karşısında durduğu ilk yer olarak babasını taaruz etmektedir. Babasının işyerinde sendika örgütlenmesine başlayan liseli Troçki işleri karıştıran ve çalışma düzenini bozan bir rahatsız edici olarak  izleyenin  pek özdeşlik kuramayacağı davranışlar sergiliyor. Gerçekten ne yapmak istediği konusunda emin olamıyorsunuz, bu sizde hem izlemeyi sürdüren bir öğe fakat öbür taraftan karakterimize biraz yukardan bakma bakışı edindiriyor. Çocuksuluğu, Troçki ile kurduğu bağ, yürüyüşü, kaş hareketleri, kitleler önüne çıkışı bir sempati uyandırıyor.

         Babanın -otoritenin- işleri yavaşlatan ve sendika için açlık grevine başlayan oğluyla baş etme yöntemi onu özel okuldan alıp bir devlet okuluna vermekle başka bir mecreya taşınıyor.  Leon gittiği devlet okulunda babasını nitelelendirdiği faşişt söylemi hemen diğer otoritelerde buluyor. Okul müdürü ve yardımcısı baskısı. Ve Leon disiplin cezasına çarptırlan çocukların doğal savunucusu olarak disipline izinsiz katılırken, otoritenin onaylamadığı ve sürekli sınırlar belirlediği alanlara girip çıkmaktaki rahatlığı öğrencileri etkiliyor. Gerçekte Leon ne istemektedir. Bu soru izleyiciğe bırakılmalıdır.

         Filmin en güçlü yanı; tereddüt etmeden yaptığımız her ne olursa olsun ondan aldığımız hazzın bizi sürekli canlı tutması. Bu film hayalkırıklıkları, pişmanlıklar, dostluklar, aşklar  ve her bir insani durumla deneyimlenerek yenilendiğiniz gerçeğinin altını çizerken bizi heyacanlandırıyor. 
Bir de ellerimizin az kullanılmış bir duruşunu savunuyor.



"Bıkkınlık" mı, "Kayıtsızlık" mı?

- Ne fark eder ki?
- Bıkkınlık.

Kayıtsızlık,
"ilgi yoksunluğu" durumudur.

Bıkkınlık ise; bir sebepten
öte gelen uyuşukluktur.




Eğlencesi sona erdikten sonra
hiçbir şey gerçek değilmiş.




Seninle ben var ya...
Dünyayı değiştireceğiz.

  

15 Aralık 2010 Çarşamba

O Melissokomos / Arıcı / Theo Angelopoulos


Bir elma ağacına çıktım bir elma yemek için
dal kırıldı kolumu kırdım bir elma yemek için

13 Aralık 2010 Pazartesi

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği / Milan Kundera

"Ne istediğini bilememenin aslında son derece doğal olduğunu anlayıncaya kadar kızdı kendine.

Sadece bir tek hayat yaşadığımız için bu hayatı öncekilerle karşılaştıramaz ya da kusurlarımızı gelecekteki hayatlarımızda gideremeyiz; bu nedenlede ne istediğimizi bilemeyiz.

Tereza'yla olmak mı daha iyiydi, yalnız olmak mı?


Karşılaştırma fırsatı olmadığı için hangi kararın daha iyi olduğunu sınamanın bir yolu yok. Olaylar nasıl gelişirse öyle yaşıyoruz, önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibi. Yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın? Yaşamın hep bir taslak gibi olması da bundandır işte. Yok, 'taslak' da tam anlatamıyor demek istediğimi, çünkü taslak
bir şeyin ana çizgileriyle belirmesi demektir, bir resmin az çok ortaya çıkmasıdır, yaşamımız dediğimiz taslaksa hiçbir şeyin taslağı değildir, bir resmin resme dönüşmeyecek ana çizgileridir.

'Einmal ist keinmal' diyor Tomas kendi kendine. Sadece bir kere olan şey, diyor Alman özdeyişi, hiç olmamış sayılır. Yaşanacak bir tek hayatımız varsa eğer, onu hiç yaşamamış da olabiliriz, fark etmez. "

11 Aralık 2010 Cumartesi

Kimin Sesi / Cemil Yüksel


açılan bir pencerenin açılma kısalığında
durdum bir an dinledim sesin inceliğini
-kimin sesi-
su sesiymiş açılan her şeyin bıraktığı
önce ellerin başladı bunu biliyordum
tanınmak isteyen, korkularınla bir
doldurdu tüm akşamı ve kalmadı bununla
-kalsa durmazdım-
yürüdü çay bahçelerini
bir masada-biçimli bir masada-kaşığının salınması
dengeli halkalar halinde ıslak
en çok denizleri severdi
arka bahçede çocuk eliyle
yapılmış küçük su tedirginliğiyle
yüzünü yıkarken bir dalgınlığı vardı
bırakılmış en kuytu yeri dudakları
-kim tarafından-
seni bildim, kurdum, bölünmüş bir nar gibi

dolmuş bir bardağı ağzına yaklaştır
bir yere bir bardağa gözlerin.