10 Ocak 2012 Salı

Wilhelm Reich / Cinsel Devrim



İçgüdüyle ahlâk arasındaki çatışmada ve ben'le dış dünya arasındaki kavgada, ruhsal organizma dış dünyaya karşı olduğu kadar içgüdüye karşı da zırhlanmak, kendini «soğuk»Iaştırmak zorundadır. Ruhsal organizmanın «zırh kuşanması»ysa yaşama elverişliliğiyle yaşama etkinliğinin az ya da çok sınırlanması sonucunu doğurur. İnsanların çoğunun bu zırhın sıkıntısını çektiği söylenebilir; bir du­var vardır yaşamla aralarında. Toplu yaşayış içersinde bun­ca insanın yalnızlığının başlıca nedeni bu zırhtır.
Kişilik çözümlemesi yoluyla iyileştirme, bireylerin zırha takılıp kalan bitkisel enerjilerini özgürlüğe kavuşturur. Bu zırhlanmanın en dolaysız sonucu, topluma aykırı ve sapık içtepilerin yoğunlaşması, toplumsal bunalım ve ahlâki bas­kıdır. Aynı anda çocukluktan kalma baba ocağına bağla­nıp kalmalar, küçük yaştaki örselenmeler ve cinsel yaşa­mı engelleyen yasaklar ortadan kaldırılabilirse, gittikçe ar­tan oranda enerji cinsel dizgeye döner. Böylece, doğal cin­sel gereksinimler yeniden canlanır ya da ilk kez uyanır. Ayrıca, hastanın tam bir bedensel doyuma erebilmesi için cinsel bilinçaltına itişlerle cinsel bunalım yok edilirse, has­ta kendine uygun bir cinsel eşe rastlayacak kadar talihliyse, genel tutumunda insanı şaşırtacak kadar geniş bir de­ğişiklik olur. Şimdi bu değişikliğin en önemli görünüşlerini inceleyelim.
Sağaltımdan (tedaviden) önce düşünce ve eylemin bü­tünü bilinçdışı, akıldışı dürtülere bağlıyken, hasta gittik­çe akılcı eylemde bulunabilme yeteneğine kavuşur. Bu sü­reç içersinde, gizemcilik, dincilik, çocukça bağlanma, boş şeylere inanma eğilimleri yavaş yavaş yok olur, üstelik de hastaya herhangi bir «eğitim» verilmeden. Eskiden kalın bir zırh içersindeyken, kendisiyle ve çevresiyle ilinti kura­mazken, yalnızca doğal olmayan sözümona ilintiler kura­bilirken, gerek güdüleriyle, gerek çevresiyle doğal ve do­laysız ilintiler kurabilme elverişliliği gittikçe artar. Bunun sonucu, şundan bundan ödünç alınmış, düzmece davranış­ların yerine, gözle görülür biçimde, doğal, kendiliğinden davranışların geçmesidir.
Hastaların çoğunun ikili bir yapıya sahip olduğu söy­lenebilir; dışardan bakıldıklarında, düzmece ve garip gö­zükürler; oysa, bu hastalıklı dış görünüşün ardında, sağ­lıklı bir şey vardır. Bugünkü durumda bireyleri birbirlerin­den ayıran, bireysel sinir üstyapılarıdır. İyileştirme süreci boyunca, bireysel ayrılık hissedilir derecede azalır, yerini davranışın yalınlaşmasına, bırakır; bu yalınlaşmanın so­nucunda, iyileşme yolundaki hastalar bireysel özelliklerini yitirmeksizin, kalın çizgilerde birbirlerine daha benzer olur­lar.
Böylece, her hasta birey, çalışmaya uyamayışını ken­dine özgü bir biçimde gizler; çalışmasını engelleyen bozuk­luk yok olur da yetilerine güvenini yeniden kazanırsa, aşağılık duygusunu ödünlemesine yardım eden kişilik çizgile­ri de silinir gider; ödünlemeler son derece bireysel şeyler oldukları halde, herhangi bir işi gerçekleştirmekteki kolay­lığa dayanan kendine güven duygusu herkeste temelinden benzerdir.
Bedensel boşalma güçleri bozulmuş kişilerin, yani in­sanların çoğunun tutumuysa bambaşkadır: cinsel edimden çok daha az zevk aldıklarından, kısa ya da uzun süre cin­sel eşsiz yaşayabilirler; ayrıca, sevişme onlar için büyük bir anlam taşımadığından, pek titiz de değildirler. Cinsel ilişkilerinin kayıtsızlığı işte bu bozukluğun sonucudur. Cin­sel yanları bozuk bu bireyler ömür boyu tekeşli yaşamaya daha yatkındırlar. Oysa bağlılıkları cinsel doyuma değil, ahlâki baskıyla cinsel arzularını bilinçaltına itme dizgesine dayanır.
İyileşmekte olan hasta kendine uygun bir cinsel eş bul­du mu, sinir hastalığı belirtileri yok olduğu gibi, çoğu kez şaşkınlıkla, yaşamını düzene koyabildiğini, çatışkılarını o güne dek tanımadığı bir kolaylıkla, hastalıklı olmayan yol­lardan çözebildiğini görür. Bütün bunları yaparken, en do­ğal biçimde zevk ilkesini izler. Ruhsal yapısında, düşünce ve duygularında dile gelen tutum yalınlaşması, yaşayışındaki bir sürü çatışmayı ortadan kaldırır; aynı zamanda, bugünkü ahlâkî düzene karşı eleştirici bir tutum takınır.
Şurası açık ki, ahlâkî düzenleme ilkesi cinsel düzensiz­lik yoluyla kendi yaşamını düzene koyma ilkesiyle çelişir.
Cinsel yönden hasta toplumumuz cinsel sağlığın düzel­tilmesi girişimine katkıda bulunmaya yanaşmadığından, bedensel boşalma gücünün yeniden kazandırılması çalışma­ları bin türlü aşılmaz engelle karşılaşır: ilk engel, hasta­nın, iyileşmeye yüz tuttuğu zaman rastlayabileceği cinsel yönden sağlıklı kişilerin sayısının sınırlı oluşudur; ardın­dan da, zorlayıcı cinsel ahlâkın getirdiği türlü sınırlandır­malar gelir. Cinsel yönden sağlığa kavuşan kişi, sağlıklı ve doğal cinsel yaşamının gelişmesini önleyen bütün şu toplumsal kurum ve durumlar karşısında, bilinçsiz ikiyüz­lülüğü bir yana bırakıp bilinçle ikiyüzlü olmak zorunda kalacaktır. Kimileriyse, yakın çevrelerini, şimdiki toplum­sal düzenin sınırlayıcı etkisini önemsiz kılacak biçimde de­ğiştirebilme yeteneklerini geliştirirler.
Ruhçözümlemesinin yanlış değerlendirdiği, kafa eğiti­mi konusunda ruhçözümcülerin kuramıyla çelişen olguları özetleyelim:
·        Bilinçaltının kendisi de, hem nicelik, hem nitelik açısından, toplum tarafından belirlenir.
·        Çocuksu ve topluma aykırı içtepilerin bırakılma­sı, her şeyden önce, doğaya uygun bedensel cinsel gereksi­nimlerin doyurulmasına bağlıdır.
·        Ruhsal aygıtın köklü zihinsel gerçekleştirilmesi demek olan yüceltme (sublimation) ancak cinsel arzular bilinçaltına itilmezse başarılabilir; bu yüceltme, ergin insanda, cinsel içtepilere değil, yalnız üretkenlik öncesi cin­sel itkilere uygulanabilir.
·        Cinsel tutumbilimin sinir hastalıklarının önlen­mesinde ve bireyin yeniden toplumsal etkinliğe uyabilecek duruma getirilmesinde temel etken saydığı cinsel doyum, bugünkü yasalarla ve bütün ataerkil dinlerle her yönden çelişir.
·        Ruhçözümlemesinin hem bir iyileştirme yolu, hem de toplumsal bilim olarak önerdiği cinsel arzunun bilinç­altına itilmesinin ortadan kaldırılması, bu itilmeye daya­nan toplumumuzun bütün eğitsel öğelerine aykırıdır.
Ruhçözümlemesi, ataerkil kafa eğitimine bağlılığını an­cak kendi zararına sürdürebilmektedir. Ruhçözümcülerin ataerkil kültürden gelen kavramlarıyla bu kültürü aşındı­ran bilimsel sonuçlar arasındaki çatışma, ataerkil dünya görüşünün yararına çözülmüştür. Ruhçözümlemesi kendi buluşlarının sonuçlarını kabul etme yürekliliğini göstermeyince, bilimin sözümona siyaset-dışı ("kılgısal olmayan") karakterine sığınır; oysa, gerçekte, ruhçözümcü kuram ve uygulamanın her aşaması birtakım siyasal ("kılgısal") so­nuçları sorun konusu eder.
Bilinçaltı içerikleri yönünden din adamlarının, faşistlerin ve gericilerin kuramları incelendiğinde, başlıca özelliklerinin savunma tepkisi olduğu görülür. Bütün bu öğretiler her insanın kendinde taşıdığı bilinçsiz cehennem karşısında duyulan korku tarafından belirlenmiştir
….
Kimileri cinsel tutumbilime uygun yaşamın aileyi yıkacağını ileri sürüyorlar; sağlıklı bir sevisel yaşamın doğuracağı "cinsel uçurum" konusunda gevezelik ediyor, öğretim üyesi ya da başarılı bir yazar oluşlarından yararlanarak halk yığınlarını etkiliyor böyleleri. Oysa neden söz ettiğimizi bilmek zorundayız: her şeyden önce, kadınlarla çocukların gerek iktisadi, gerekse ahlaki köleliğine son vermek istiyoruz; bu iş yapılmadıkça, koca karısını, kadın kocasını, çocuklar da ana-babalarını sevmeyeceklerdir. Dolayısıyla bizim yıkmak istediğimiz şey "sevgi dış görünüşü"nü alsa da, ailenin yarattığı nefrettir. Aile sevgisi söylendiği gibi insanın en büyük ayrıcalığıysa, bunu kanıtlaması gerekir. Eve zincirle bağlanmış bir köpek kaçmazsa, hiç kimse kalkıp da onu sahibine bağlı bir yoldaş sayamaz. Aklı başında hiç kimse, bir erkek elleri ayakları bağlı bir kadınla otururken sevgiden söz edemez. Azıcık dürüst bir erkek kendisine sağladığı bakımla ya da toplumsal gücüyle satın aldığı kadın sevgisiyle övünemez. İnsanlık onuru taşıyan hiçbir erkek özgürlük içinde verilmeyen sevgiyi kabul etmez. Eşlik görevinde ve aile yetkesinde kendini belli eden zorlayıcı ahlak anlayışı, korkak ve güçsüz kişilerin ahlakıdır; bunlar doğal sevgi yetenekleriyle yaşamayı göze alamadıkları şeyleri, boşu boşuna, polisin ve evlilik yasalarının yardımıyla elde etmeye çalışırlar.
….

Resmî cinselbilimin ahlâka aralık bıraktığı başka bir kapı da, cinsel ilişkilerin «tinselleştirilmesi» yolundaki öne­risidir. İşe, duyusal hazlara düşkünlük yargılanarak baş­lanmıştır; ama bir de bakılmıştır ki bu, türlü hastalıklı bi­çimlerde, insanı çileden çıkarırcasına, yeniden boy gösteriyor. Ee, peki «ahlâkî» yani çileci ve iffetli yaşama biçi­mine eskisinden daha fazla düşman hale gelen bu güçleri ne yapmalı acaba? Yapılacak şey, «cinsel yaşamı çok üst bir tinsel düzeye çıkarmak»tır. Cinsel yaşam düzeltimcileri arasında pek yaygın olan bu savsöz, içinde kullanıldı­ğı formüllerin belirsizliğine karşın, son derece somut bir şeyi anlatır: cinsel etkinliğin bastırılıp bilinçaltına itilişi­nin hortlayışı.
….

Helene Stöcker'in tinsel önderliğini yaptığı Deutscher Bund. für Mutterschutz und Sexualreform (Alman Analığı ve Cinsel Düzeltimi Koruma Derneği),
1922'de hazırlanıp oylanan «Programını yayımladı. Önce, cinsel tutumbilim açısından geçerli ilkelere dayanan bu «Program»ı aktara­lım.

ALMAN ANALIĞI VE CİNSEL DÜZELTİMİ KORUMA DERNEĞİ'NİN PROGRAMI
Hareketin yapısı ve ereği
«Bu hareket, insan yaşamının yüce değerine inanan, onu destekleyen, iyimser bir dünya görüşüne dayalıdır.
«Hareketimiz, bu ilkelerden yola çıkarak, erkeklerle ka­dınların, ana-babalarla çocukların, kısacası insanların or­tak yaşamını elden geldiğince zengin ve verimli kılmak is­temektedir.
«Dolayısıyla görevimiz gittikçe artan sayıda bireye, fahişeliği, cinsel hastalıkları, cinsel ikiyüzlülüğü ve zorla­ma perhizi hoş gören ve geliştiren toplumsal koşullarla ah­lâk anlayışlarının tiksinçliğini göstermektir.
«Bugünkü ahlâki değerlerin karışıklığı, doğurdukları toplumsal kusur ve acılar, tez elden bu soruna çare aran­masını gerektirmektedir. Buysa, hastalık belirtilerinin kal­dırılıp atılmasıyla değil, ancak kökteki nedenlerin yok edilmesiyle gerçekleşebilir.
«Ama hareketimizin tek amacı hastalıkların yok edilmesi değildir; aynı zamanda, kişinin toplumsal yaşamının sevinçle dolmasına olumlu biçimde katkıda bulunmak isti­yoruz. Dolayısıyla, ereğimiz:
1) Annenin sağlığını güvenlik altına alarak, yaşamı daha kaynağında korumak;
2) Cin­sel yaşamı yalnızca döl vermenin hizmetinde bırakmamak, bir cinsel düzeltim gerçekleştirerek bireyin gelişmesinde, yaşama sevincinin sağlanmasında kullanmaktır.
Ahlâk anlayışının genel ilkesi
«İnsan ilişkilerinin, özellikle de cinsel ilişkilerin esen­liğe kavuşturulmasının birinci koşulu, zorunlu isteklerini uyduruk doğaüstü buyruklara, dindışı keyfî çekidüzen ver­melere ya da düpedüz geleneğe dayandıran ahlâk anlayış­larının etki dışı bırakılmasıdır. Ahlâk da bilimin en son buluşlarına dayanmalıdır. Tam bir sorumsuzlukla, eskiden bir anlam taşıyan ve bazı sınıfların çıkarına çalışan bir temel ahlâk kuralını sonsuza dek saklayamayız. Bizim için «ahlâk»ın denektaşı, gerek bireysel, gerekse toplumsal açı­dan, insanı daha zengin ve uyumlu bir yaşama kavuştu­rup kavuşturamayacağıdır.
«Bundan ötürü, beden-ruh karşıtlığını kabul etmiyo­ruz; cinslerin doğal olarak birbirini çekişine 'günah' dam­gası vurulmasını, 'duyusal haz düşkünlüğü'nün aşağılık ya da hayvanca bir şey sayılmasını, ahlâklılığın temel il­kesinin 'beli sıkılık' olmasını istemiyoruz! Bizim için in­sanoğlu parçalanmaz bir varlıktır, bedensel gereksinimle­ri de, ruhsal gereksinimleri de aynı özen ve sağlığı bekler.
«Ahlâkî ilkeler, ancak dingin, yani bireylere eşit hak­lar tanıyan, yeteneklerini geliştirebilmeleri için en iyi ko­şulları sağlayan bir toplumsal yaşamın türlü durumların­dan doğal olarak çıktıkları zaman bu adı taşımaya değer­ler. Bizim için, belirli koşullar altında, bireyin kişiliğini ge­liştirmesine ve daha iyi toplumsal yaşama biçimlerinin ge­lişine katkıda bulunan ilke 'ahlâkî'dir.
Cinsel ahlâk
«Şimdiki ahlâk düşüncelerimiz ve toplumsal dizgemiz cinsel ikiyüzlülüğü, dokusal hastalıkları ve daha başka dertleri beslemektedir. Dolayısıyla amacımız, gittikçe ge­nişleyen çevrelere, bu durumun ne denli dayanılmaz oldu­ğunu ve bu düşüncelerdeki karışıklığı göstermek; ve bu dü­şüncelerle durumlara var gücümüzle savaş açmaktır. Erdem'in 'cinsel perhizle bir tutulmasını da, biri erkeğe, öbürü kadına uygulanan iki ayrı ahlâkın bulunmasını da istemiyoruz. Cinsel ilişki, bu haliyle, ne ahlâklı, ne de ahlâksızdır.
Doğal bir gereksinimden doğan bu ilişki, dış durum ve ko­şulların araya girmesiyle ve bireylerin takındıkları tutum­la ahlâklı ya da ahlâksız olur. Cinsel etkinliğin imlemi as­lında başlıca sonucu olan döl vermede tükenmez.
«Tam tersine, bireyin gereksinimlerine karşılık veren cinsel etkinlik gerek iç, gerekse dış yaşamda kurulacak uyumun temel koşuludur. Yapısı gereği, başka birini ken­dine çekebilme olanağını gerektirir. Bu koşullarda, sevisel yaşam birtakım can alıcı deneylere girişebilme olanağı yö­nünden zenginleşir, insanın yaşamı anlama ve başkaları­nı tanıma yeteneğini derinleştirip inceltme yolunu açar, kişiyi analık ve babalık'la, gerçek yaratıcılığa götürür.»


Görsel: Arcadi Blasco / Zao Wou Ki