3 Mayıs 2011 Salı

Tomris Uyar / Tanışma Anları

     Yalanlarla ne kadar içli dışlı ol­duğumuz, ayrımcıkları üstüne ince ince düşünmemizden belli değil mi? Yalanı yalnızca büyüklü­ğüne/küçüklüğüne göre değerlendir­mekle yetinmiyoruz, ona pembe ya da beyaz gibi renkler yakıştırıyoruz; za­rarlı mı, zararsız mı, hatta gerekli mi, gereksiz mi sayılacağını moral ölçülere vurmaya çabalıyoruz. Her yalanın ken­dince bir üslubu Var anlaşılan: kıtır, atı­lıyor; mantar, kesiliyor; maval, okunu­yor; palavra sıkılıyor sözgelimi. Bu ara­da atılan, kesilen, okunan ya da sıkılan yalanların hedefi ıskaladığı için kıvırtı-lanların şirinlik yüzünden hoş görüldüğü çıkıyor ortaya. Oysa aynı hoşgörü yalana inanana asla gösterilmiyor. O zavallı, enayi ya da avanak sıfatıyla ya­lanı ya yiyor, ya yutuyor.
"En yakınlarıma bile ayda kaç lira kazandıklarım, eşleriyle-dostlarıyla ara­larının nasıl olduğunu sormak gibi yalan-azdırıcı huylarım yok. O zaman in­sanlar bana neden durup dururken ya­lan söylesinler?" sorusundaki mantığı­mın geçersizliğini —ki hâlâ geçerli ben­ce— kavramam yıllar aldı. Kimbilir kaç kere enayi durumuna düşmüşümdür! Bazen, bu saf soruya takılmamdan ötü­rü bilmeyerek, bazen hatır için çiğ ya­lan da yutulur canım avuntusuyla bile bile... Pişman mıyım? Hayır... Karşı­nızda iflah olmaz bir yalancı varsa, bu özelliğini sırf üstünlüğünün tadını çı­karmak için kullanıyorsa, uğraşmaya değmez. Tabii sizden yalanını destekle­menizi beklemiyorsa, yalnızca atıp tu­tuyorsa.
Şu. söylediklerimden, yalan söyle­meyi beceremediğim sonucunu çıkar­mayın. Kendilerine sorulan "En beğen­mediğiniz huyunuz nedir?" sorusuna, "Dürüstlüğüm, yalan söylemeyi asla be­ceremem" yanıtını verenlerin acıklı ma­sumluğuna bürünmektense düpedüz ahmaklığı, yani iyi dinleyici rolünü be­nimsemek daha kolay bence. Yaşamım süresince karşılaştığım, değişik, tınılar ve renkler seçmiş yalancıların tökezle­dikleri nokta ortaktı: dinleyicilerinin onlar kadar zeki olabileceğini hesaba katmıyorlardı. Bu büyüklenme duygu­su, desteksiz atışlarını gülünesi bir bo­yuta zorla vardırmalarına yol açıyordu. Hiç unutmam, akıllı başlı sandığım bir tanıdığım, sırf tepkilerimi sınamak amacıyla aynı gecede —on dakika için- de— beni önce frijid, sonra lezbiyen, en sonunda da feminist olmakla suçlamış, tam isterikliğimde karar kılacakken uy­gun bir dille kapı dışarı atılmıştı: bence beynine kan gitmiyordu; sigarasını bi­tirdikten sonra —tabii isterse yolda da içebilirdi— kalkıp evine kadar yürüse açılırdı belki.
Bu tür deneyimler, yalan söyleme­nin zahmetli, titizlik isteyen bir uğraş olduğunu öğretti bana. Önceleri de seziyormuşum ki sevdiğim kişilere, "Ne olursun yalana zorlama beni, söyleme­sine bal gibi söylerim de sonra senden soğurum." uyarısında bulunmayı aksat­mamışım. Belki de uydurma ya da kur­maca yeteneğimi bir tek insanı kandır­maya harcamaktansa birçok insanı inandırmaya yönelik bir meslekte de­ğerlendirmemde bu sezginin payı bü­yüktür. Yazarlık, uydurma yeteneği için biçilmiş kaftan. Ne var ki okuru­nuzu her dediğinizi yutmaya hazır bir enayi gibi görüyorsanız çuvallamanız kaçınılmaz. Nasılsa o sizin neyi, nasıl, ne adına uydurduğunuzu keşfetmiştir. Onun gönlünü kazanmak uğruna giriş­tiğiniz olmadık cambazlıklarda, günün gözde eğilimlerini kollama hevesinizde bir yalan kokusu olacaktır. Çok yeni bir yazar olsanız da aynı yazgıdan kur­tulamazsınız. Uydurduklarınızda tutar-sızsanız, ikinci kitabınız, birinciyi geri­ye doğru silebilir.
Uydurmakla yalan söylemek arasın­daki fark üstünde dururken en önemli ortak öğenin "tutarlılık" olduğunu be­lirtmek istedim. Şimdi, diyelim bir tek insanı kandırmak için canla başla bir yalan tasarlıyorsunuz. Tıpkı bir kurma­ca ürünü hazırlarcasına ya da kusursuz bir cinayet işlercesine çalışacaksınız. Crime parfait diye bir şey olamaz sap­lantısını bir kenara atın. Düşünün ki bizler, yalnızca failleri meçhul olmayan suçlardan haberliyiz, meçhul ustaları tanıma olanağımız hiç yok! İkincilerin yer aldığı dosyanın kabarıklığı yolumu­zu aydınlatabilir:
Kusursuz bir yalan işlemek istiyor­sanız; öyküyü iyi kurun:
         a)    Önce atmosferi saptayın. Kurba­nınızın nasıl bir ortamda gevşeyeceğini, silahsız kalacağını, bu uğurda sizin ne­ler yapabileceğinizi kendi kendinize sık sık yineleyin.
Sıra ayrıntılarda:
b)    Önceden   listesini   çıkarttığınız ayrıntıların hangilerini yalanın bütün­lüğü  içinde  eriteceksiniz?  Hangilerini "ağızdan kaçmış" izlenimini  pekiştir­meye ayıracaksınız?
Yorulduğunuzun farkındayım. Ama bu kadar uğraştığınıza göre çaba­nıza değsin bari. Birkaç iş kaldı geriye.
c)    Sahiciliğin baş koşulu sayılan içtenlik-sıcaklık / gerçekçilik - nesnellik/ uçukluk - marjinallik /popülerlik -benimsenirlik dengelerini iyi tutturdu­nuz mu? Sıralanış düzenleri değişse bile hepsi yerli yerinde mi? Bir daha bakın.
İşte vurucu an geldi: yalanınızın do­ruk noktası. Artık söyleyin de kurtu­lun barı.
Şeytansı sayılabilecek bir öykü kah­ramanı yaratmaya çalışırken bu sorular aklıma geldi. Onu ben uydurdum da yalanlarını uydurmak başlı başına bir sorundu. Günlük yaşamın "yalan­cı "sıyla yazarın uydurması arasına bir set çekmek nasıl güçtü! Dahası, öyküde yazar-sesinin yer almayacağına karar vermiştim. Okurun kulağına yalnızca öykü kişilerinin sesleri gelecekti, o ka­dar. Bu sinir yıpratıcı çaba sırasında si­yasilerimizi düşündüm. Hiçbirinin kendi kişisel mesleğindeki yeteneğini görememem bir yana, özü bir ölçüde "fark edilmez incelikte yalanlar" söyle­meye dayalı politikayı neden seçtikleri­ni kavrayamadım. Uydurma ya da kur­maca bilincine uzaktılar ama neden doğru dürüst gündelik bir yalan bile söyleyemiyorlardı? Yalanın "haysiyeti­ni" de umursamadıklarından mı?

 Varlık Dergisi, Yıl 1996, Sayı 1065'de yayınlamıştır.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Fikir Kırıntıları / Cemil Sena

XI
Işıkta, parlamak, aydınlatmak ve yayılmak iştiyakı vardır. İçine yanar ışık olamaz: Eğer ken­dinde ilim ve faziletin böyle bir kudretini seziyorsan, biz, yalnız seni aydınlanmış değil, belki etrafını da ışıklı görmeliyiz. Sü­kûtundan, karanlığından anlıyo­ruz ki, sen sadece kendinde bu şeylerin varlığını zannederek tak­dir edilmediğine ve cemiyetin sendeki liyakatleri göremediğine inanan kuruntulu ve zavallı bir adamsın! Bunun içindir ki, hiç bir gün ihtiyarlamak istemiyo­rum ! Etlerim ve kemiklerim çü­rümeye başlıyacak, belki gözle­rim de görmesini değiştirecektir. Fakat kafam, fakat kafam daima taze, daima dinç ve genç kala­caktır. Ve her yeni harekette benden bir parça olacaktır! İşte seni böyle görmek isterim, kari!

XII
Her böcek dut yaprağını yiye­bilir. Fakat hiç birisi ipek böceği gibi bu yeşil ottan koza çıkara­maz! Dut yaprağı ipek olmıya hiç te mecbur değildir. Fakat onu, ipek haline getiren bir mah­lûk vardır. Bu sebeptendir ki, kari, bu âlemde hiç bir şey, kendi kabiliyetimizin hududunu aştığı için adî veya aşağı değildir. İş­lere, mesleklere ve tekmil insan­lığı çeken veya uzaklaştıran kıy­metlere kudsiyet ve ehemmiyet veren insandır; kabiliyettir. Hiç bir işin kendisinde asalet yoktur. Onu yükselten senin yüksek kabiliyetindir!

XIII
Hayat tatlıdır; tadını almasını bilenler için... Bahçelerdeki bin bir türlü, bin bir renkli çiçekler­den istediğinizi ağzınıza alınız; içinde tatlı olanını bulmak ne kadar zordur. Halbuki arılar, lezzet ve kokunun nerede oldu­ğunu bilirler; ve acı nebatlardan usareler çıkarırlar. Bunun için­dir ki, karim, hayat acı olabilir; hüner onu tatlandırmakladır. Onun lezzetini çıkarabilmektedir. Sen, hiç sevildiğinden haberi olmıyan bir kadının omuzlarından öptün mü? Şu halde hayattan ne diye şikâyet ediyorsun ?!

XIV
Bir kadın vücudunda gezen erkek eli gibi, sen de hayatı sıka­cak ve onun usaresini emecek­sin; ve senin bu hareketinden, ka­dın gibi hayatta zevk alacaktır.

XV
Hangi şeyi tecrübe ettinde, o şeyde kabiliyetli olup olmadığını anladın? Talisizlik ve adaletsizlik, senin kendi miskinliğinden ve ihtiraslarının hududunu önceden tayin edemediğindendir, Bedbin bir şikâyetçi olmaktansa, hakkında şikâyet edilen ve dediko­du yapıları bir devirici, bir yıkıcı, bir mücadeleci ol, kari!

XVI
Güneş çıkar çıkmaz evvelâ tepeleri aydınlatır. Tepeler her ışığı, her rüzgârı ve her yıldırı­mı herkesten önce tatmak isti­yormuş gibi hırsla kabarmış ve yükselmişlerdir! Bir hakikatin, bir yeniliğin, bir faziletin ışığı da herkesten evvel insanların temiz ve yüksek alınlarını aydınlatır! Tepeler, bu ışık sevgisini her şeye rağmen bırakmazlar; ışık için yıldırımlara, tufanlara katla­nırlar. İnsanların büyüğü de bu te­peler gibi, doğruluğa, temizliğe, eyilik ve ülküye olan aşkla­rını hiç bir zaman önlerine çıka­cak ihtilâllere, isyanlara, kanun­ların iradeyi kırmak istiyen çetin, merhametsiz zencirlerine feda etmezler! Kari, ne vakit içinde bu büyüklüğü duyarsan, o vakit bu toprağın evlâdı olacaksın! O vakit bu toprak, sana lâyık oldu­ğun şeyleri verecektir.

Varlık Dergisi Arşivinden.

1 Mayıs 2011 Pazar

Düşman / Tahsin Yücel

Okura verdiği ayrıcalıklı yerle yazın olgusuna bakışımızı derinden derine yenilemiş olan Constance okulunun ünlü ustası Hans Robert Jauss, geçen yılın sonla­rında, Le Monde gazetesinde kendisiyle yapılan bir konuşmada, Nazi dönemin­de ülkesinin insanları arasında çok yi­nelenen bir sözü anımsatıyordu: "insan hem akıllı, hem de partideyse, içten de­ğildir; hem içten, hem de akıllıysa, par­tide değildir; hem içten, hem de partideyse, akıllı değildir".
Bu uslamlama ilk bakışta akıl, içten­lik ve "dürüstlük" arasındaki bağıntıyı açıklıkla ortaya koyarmış gibi görünü­yor insana; üstelik, her dönemde, her duruma uygulanabilirmiş, dolayısıyla kişilerin davranışlarını değerlendirme­mizde güvenilir bir ölçüt işlevi yüklenebilirmiş gibi bir izlenim uyandırıyor. Ama somut durumlara uygulamaya kalktınız mı hiç mi hiç işe yaramadığı­nı görüyorsunuz. Neden derseniz, üç kavram arasındaki ilişkinin belli bir mantığa bağlanabilmesi için birçok ko­şulun bir araya gelmesi, öncelikle de söz konusu kavramların kişi ve durum­la bağıntılı olarak, bağdaşık tanımlara kavuşturulması gerekiyor. Ancak, önce üçünün en belirleyicisi gibi görünen kavram, yani "içtenlik" yan çiziyor bu­na: içinde bulunduğumuz koşulu doğru yargılamamıza bir katkısı olabilmesi için, sürekli ve saltık bir nitelik taşıma­sı gerekirken, alabildiğine değişken ve görsel bir veri olarak çıkıyor karşımıza. Biliriz, Gide'in ünlü kahramanı Edouard da önemle vurgular bunu, "Şu içtenlik sorunu ne sinirlendirici. İçtenlikmiş!" deyip kavramı aşağıladıktan sonra, "Kendime   yöneldiğim zaman, sözcüğün anlamını bile kavrayamaz oluyorum. Hiçbir zaman olduğumu sandığım şey değilim — olduğumu san­dığım şey de durmamacasına değişir, öyle ki, çoğu zaman, ben birleştirecek olmasam sabahki varlığım akşamki var­lığımı tanımayacak.", diye ekler. Böyle­ce, aynı günün sabahıyla akşamı gibi çok yakın zaman farklarıyla, birbiriyle yüzde yüz çelişen iki değer aynı içten­likle benimseyip aynı içtenlikle yadsıyabileceğimizi varsayar. Bunun sonucu olarak, en azından kişinin kendi kendi­siyle içtenliği sorununun içi boş bir so­run olduğunu esinler. Gerçekten de, kişinin kendi kendini aldatmasının ol­dukça sık rastlanan bu durum olduğu­nu kesinleyebilsek bile, bunu içtenlikle mi, yoksa içtensizlikle mi yaptığını sor­mak saçmadır. Bu durumda, olsa olsa kişinin başkalarıyla ilişkileri düzlemin­de, belirli bir süre içinde ve belirli bir değer nesnesi karşısında bir içtenlik so­runundan söz edilebilir.
Hans Robert Jauss'un kendi yaşam serüveni de bunu doğrular gibi görünü­yor. Genç yaşta, gönüllü olarak SS su­bayı olmayı seçmiştir, olmuştur da ama, belli koşullar göz önüne alınıp da bakılınca, ne içtensizdır, ne budala: "Benim Waffen-SS'e girmeye karar ver­meme neden olan şey gerçekte bir Nazi düşüngüsüne katılma değildi.", der; böylece, daha başlangıçta, içtenliğin (en azından delikanlı Jauss için) "düşünsel", dolayısıyla "akılsal" bir güçbeğenirlik çakışması gerekmediğini sezdirir bize. "Küçük kenter sınıfından bir insan ola­rak, zamanın havasına uymak isteyen bir delikanlı"dır. Ama pek öyle gözü kapalı bir delikanlı olduğu da söylene­mez: Nazilerce yasaklanmış olan bir yazarın; Spengler'in, Batının Çöküşü adlı yapıtını okumuş, "Hitler imparatorluğu"na kuşkulu bir gözle bakmaya başlamıştır. Ancak, daha niceleri gibi, o da "güncelin dışında" kalmak istemez. "Savaşa katılarak ortada, tarihin yapıl­dığı yerde bulunmak gerekiyordu" diye açıklar. "Bize göre, bunun tersi kaç­mak, sınıf arkadaşlarımız canlarını teh­likeye atarken, bir bakıma, estetik bir tutum içine kapanmak olurdu."
Hele bu ortam "Hitler imparatorluğu"nun ortamı olunca, bize sunulan or­tama katılmayı yadsımanın "estetik bir tutum" olarak nitelenmesi ilk bakışta insanı ürpertir kuşkusuz. Bu "estetik tutum"un, dönemin nice Alman aydın için, SS subayı ya da sıradan asker ola­rak savaşa katılmaktan çok daha tehli­keli olduğu da bilinen bir şey. Ama genç Jauss'un seçiminin sözünü ettiği; üç seçenekli uslamlamayı büyük ölçüde geçersiz kıldığı kesin: Jauss hem parti­dedir, hem akıllıdır, hem de içtendir. Akıllılığını savaştaki başarısıyla da, sa­vaş sonrasında bağlandığı partinin nasıl bir parti olduğunu görüp ondan kopmasıyla da, dünyanın her yanında ilgiy­le karşılanan yapıtlarıyla da kanıtlanmıştır. İçtenliğine gelince, Spengler'in kitabı içinde Hitler düzenine karşı bir kuş­ku uyandırmış olsa bile, nerdeyse tüm bildirileri egemen gücün düşüngüsü doğrultusunda düzenleyen iletişim araçları, öğretim uygulamaları, egemen güce gözle görülür biçimde ayak uy­durmuş görünen toplum yanında bu kuşku hiç de ağır çekmez. Jauss'un ken­disi de, hiç kuşkusuz içtenlikle, savaş sı­rasında günlük kaygısının yüzü aşkın askeriyle ayakta kalmak olduğunu, "gerçekten olup bitenler"i, savaştan sonra, "dehşet içinde" Nuremberg Mahkemesi'nde öğrendiğini söyler. Bil­dirişim kaynaklarının çok daha çeşitli olduğu toplumlarda, diyelim ki bizim toplumumuzda, hem de Hitler ve Mussolini deneyimlerinden sonra, nice gençler benzer yolları seçerken, üstelik gerçekleşmesine katıldığı yüz kızartıcı eylemlerden, diyelim ki adam yakmak­tan, onur duyabilirken, onun daha son­ra gerçeği benimseyebilmesi de aklının, içtenliğinin, dürüstlüğünün yeni bir ka­nıtı olarak değerlendirilebilir.
Buna gülebilirsiniz kuşkusuz, "Çok kıvrak bir akıl doğrusu, çok kolay bir içtenlik, çok kolay bir dürüstlük: hep güçlünün yanında." diyebilirsiniz. Ama genç Jauss'ta ne bir Thomas Mann'ın birikimi yaşamıştır, ne de bir Stefan Zweig'ın birikimi. Buna karşılık, ku­rulması gereken bir yaşam vardır önün­de, o da bu yaşamı ortamın koşullarına göre kurmaya, bunun sonucu olarak da çoğunluğa katılmaya, onun değerlerini paylaşmaya yönelir. Buna "güncele ka­tılmak" gibi parlak bir ad vermenin bi­raz fazla olduğu düşünülebilir. Ama ünlü kuramcının bunu gerçekten içten­likle söylediğini sezinleriz. "Cepheden gönderilmiş gençlik mektuplarımı uzun zaman yeniden okuyamadım. En sonunda okuduğum zaman, o çok tu­haf genç adam beni şaşırttı, onda kendi­mi tanıyamıyordum," derken de hem kendi kendine, hem başkalarına karşı içten olduğunu sezdirir. Ne var ki, o da Kalpazanlar'ın kahramanı gibidir: ba­rıştaki varlığı, savaştaki varlığını tanı­maz. Hiç kuşkusuz paylaşılan değerle­rin, içinde yer alınan topluluğun büyük bir etkisi vardır bunda. Tüm toplumun ezici çoğunluğunun tek öndere, tek hal­ka, tek ülküye bağlanır göründüğü, gö­rüşüne katılmayanı, hatta kendisiyle birlikte haykırmayanı düşman saydığı bir ortamda yalnızlığı göğüslemek hiç de kolay değildir. Hele on sekiz yaşında!
Geçirdiği nice evrimlerden sonra şimdi bulunduğu konumu kendisinin de doğru dürüst belirleyebileceğini san­madığım ünlü bir köşe yazarımız yıllar yılı sol düşünceyi, sosyalist düzeni sa­vunup durmuş, hem de "Genç kızların solcuları sevmesi, genç erkeklerin solcu kızlara tapması insanlığın doruğundaki en mutlu randevudur" yada "Solculuk çağımızın altın kesimidir. O kesime ulaşamadınız mı insan dahi sayılmazsı­nız!" türünden şeyler yazabilecek kadar çocuksu bir coşkuyla yapmıştı bunu. Bu nedenle, 12 Eylül anayasasının oy­lanmak üzere olduğu günlerde, "Benim oyum evet olacak", dediğini işitince, şa­ka yaptığını sanarak gülmüştüm. "Ha­yır, şaka etmiyorum: artık çoğunluğun yanında yer almak istiyorum," demişti. Sanırım,  yaptı  da  dediğini,  hatta bu anayasayla gelen iktidarın başındaki ki­şiye övgüler düzerek arkasını» da getir­di. Gene de, öyle sanıyorum ki, yukarı­da andığımız iki tümcesi akıllı bir yazar olduğu konusunda bizi biraz kuşkuya düşürse bile, akıllı, içten ve dürüsttü. Bunun tersini düşünmek çok kolay bir çözüm olur. Birtakım kerliferli adamla­rın bayan Çiller'in ya da Erbakan hoca­nın haftalardır yineledikleri beylik ve düzeysiz konuşmalarını ağzı açık dinle­melerini,  birtakım okumuş, yazmış, gün görmüş, ak saçlı insanların bayan Çiller'in ya da Erbakan hocanın çevre­sinde çocuklar gibi gülümsemelerini, onların azıcık daha yakınında görünebilmek için itişmelerini kaba, gülünç ya acıklı bulabilirsiniz, ama davranışlarını içtensizlik ya da akılsızlıkla açıklamaya kalkmak fazlasıyla kolay, fazlasıyla yü­zeysel bir çözüme yönelmek olur. Hiç kuşkusuz, ille de özdeksel olmayan bir çıkar içgüdüsünden ya da bir tutkudan söz edilebilir. Ama herhalde her şeyden önce genç Jauss'un "güncele katılmak" diye adlandırdığı yönelim yer alır bu tutumun altında, bir başka deyişle, ço­ğunluğa, en azından belirli bir toplulu­ğa katılma istemi yer alır. Buna içtenli­ği tartışma konusu olmaktan çıkaracak bir mantıksal temel bulmaya gelince, aramadığınız kadar mantıksal temel bu­labilirsiniz.
İşte  Jean  Genet, Pompes Funebres'inde, en kötüler için bile, ilginç bir mantıksal temel bulur size: "İyilikten uzaklaşmak için bu denli tutku gösteriyorsam iyiliğe tutkuyla bağlı olduğum içindir. Ve  kötülük bende böylesine tutku uyandırıyorsa, insan yalnızca iyi, yani canlı olanı sevebildiğine göre, kö­tülük de bir iyilik olduğu içindir". Her­kese kendi mantığı. Bilindiği gibi, Ge­net tutukevlerinden büyük bir coşkuy­la söz eder her zaman, ünlü yapıtı Gü­lün Mucizesi'nin bıçkın anlatıcısının en güzel düşlerini de azgın suçluların ka­patıldığı korkunç tutukevleri süsler. Bir tür aşk düzeyine ulaşan bu zorlu tutku­nun dolaylı açıklamasını da Pompes Funebres'de buluruz: "Hırsız ve katil arka­daşlığı ancak hapisanelerin dibinde bu­lur, değerleri en sonunda burada tanı­nır,  benimsenir, ödüllendirilir, onur­landırılır". Birer hırsız, birer katil ola­rak, hırsız ve/ya da katil edimleriyle kazandıkları değerleri. Bir başka deyiş­le, tutukevi kötünün kendi kendinde ve kendi kendisi için yüceltildiği, bu yüceltme ediminde "ben"in "ben­zerine ulaşıp onunla kaynaşarak bir bakıma aşkın bir paylaşımı gerçekleştir­diği, dolayısıyla yalnızlığı aştığı yerdir. Kimilerimizin kısaca "kötülük" diye adlandıracağı hırsız ve katil değerleri­nin yüceltilişinde, paylaşım ve kaynaşımın karşıtla özdeşleşmeye dek götürül­düğü bile olur. Bu da, Jean Genet'ye göre, "milis" dedikleri topluluk içinde, bir başka deyişle, "hırsızla polisin karşı­laşıp kaynaştığı ülküsel nokta"da sağla­nır. Doğrudur, milis, bir açıdan, hem hırsız, hem de polisle savaşır; bu neden­le, "ülküsel nokta"da buluşmuş kişile­rin kendi kendileriyle çelişkiye düştük­leri söylenebilir; ama, görünüşe bakılır­sa, bu nokta aynı zamanda hırsız, katil ve polisin kendilerini açarak yeni bir kimlik kazandıkları noktadır. Genet, İkinci Dünya Savaşı sonlarında, Gestapo güdümündeki Fransız milis örgütü­nü şöyle anlatır: "(Milis) polis işlevini ancak aşırılıkla gerçekleştirebilirdi, tam da şu kendisini güzelleştirip yüceltmiş olan aşırılıkla. En sonunda polis olma­nın sarhoşluğu içinde, aşırılıkla yaptı yaptıklarını. Bir yasallık ve dürüstlük görüntüsü altında, önce yağmalarını ve kıyalarını maskelemeye çalıştı; ama teh­likesizce çalma sevinci onu alaycı yaptı.
Nasıl bir alaycılıktır bu? Milis ken­dinden olmayanlarla alay mı eder? Yoksa kimi örneklerini bugün ülke­mizde de gördüğümüz gibi, karşımıza çalıp öldürdükleri ölçüde yurtseverlik ve kahramanlık savlarıyla çıkmaların­dan doğan alay mı söz konusudur? Genet bu konuda bir açıklama getirmez. Ama, ne olursa olsun, gölgede de, ışıkta da hep bir topluluk, varlığımızı kendisiyle özdeşleştirerek rahatladığımız bir topluluk, bizi de içinde barındıran, bizi kurallarını uygulamak için bireysel ya­şamımızı indirgediğimiz ölçüde yücel­ten bir topluluk. Bu topluluk Nazı ör­gütleri gibi alabildiğine genişleyebilir de, beş on kişiden oluşan bir gizli örgüt de olabilir. Ancak, öyle görünüyor ki, her zaman iki temel dayanağı vardır: herhangi bir düşüngü; herhangi bir düşman.
Jauss, "güncele katılmak"tan söz ederken, onun bu yönü üzerinde pek durmaz. Ama, çevremizde gördükleri­mizden biliriz: "ülkesini çok sevme"yi seçeneksiz bir düşüngü gibi sunmayı yalnız kendilerini savunmanın değil, başkalarına saldırmanın da en elverişli yolu durumuna getirmiş olanlar, kendi­lerinden olmayanlara en azından bu ül­kenin kapısını gösterirler. Tutumun de­rin nedenini gene Jean Genet sezdirir bize: "Yalnız ortak bir kin böyle bir güç verebilir dostluğa. İşte düşmanın iş­levi. Bizi aşkla birbirimize bağlar". Bir başka deyişle "milis", polisle haydudu birleştirdiği gibi kinle aşkı da birleşti­rir. Ancak, en azından burada, bu ko­şullar içinde, aşkın gözü kördür: "güncel"in içinde kalmak için gönüllü ola­rak Waffen-SS'e giren Jauss katıldığı sa­vaşın hangi savaş olduğunu çoğu kez her şey olup bittikten sonra, Alman­ya'da olup bitenleriyse, ta savaşın so­nunda, tutukevinde ve uluslararası yar­gı önünde öğrenir.
Hans Robert Jauss'tan Esat Kıratlıoğlu'ya, nicelerinin başına geldiğine gö­re insanların değişmez yazgısı mıdır bu? Öyle anlaşılıyor ki, hayır: iki karşıt insan türü olmasa bile, iki karşıt insan tutumu söz konusu burada. Hırsızlar içinde de, katiller içinde de, büyükler arasında da. Genet hırsızlık ve katillik­ten milisliğe yükselmiş (ya da inmiş) ki­şilerin "arı kalmış, iliğine dek anarşist serserilerden uzak durduklarını", yalnız başına çalışan hırsızı "düşman" olarak gördüklerini anlatır bize. Düşmansa, hemen her zaman ve uğraşı ne olursa olsun, öteki tutumu, Jauss'un bir za­manlar "estetik" diye nitelediğini be­nimsemiş olandır. Spengler'dir, Thomas Mann'dır, Stefan Zweig'tır.
Bereket, görünüşte yalnız olmasına karşın, sonunda ayakta kalan hep odur.
Hans Robert Jauss'un insanların dünyasına döndükten sonra oluşturdu­ğu görkemli yapıtın da tanıklık ettiği gibi.

1997 Varlık Dergisi, 1075 sayısında yayınlanmıştır.

30 Nisan 2011 Cumartesi

Serüvensiz Geziler ve Ötesi / Ünsal Oskay


           Gezme, yaşanılan mekânın de­ğiştirilmesi insanın en eski uğraşlarından.
Varlığını sürdürmek için Doğa ile etkileşimde bulunmak zorunda olan insan, Doğa'nın kendini yeniden üretmesinin sırrını on binlerce yıl çözememiştir. Gübreleme, sulama, bi­limsel ekme-dikme yöntemleri, hayvan türlerinin ıslâhı gibi yöntemler daha dün denecek kadar yakın geçmi­şin bilgi ve beceri kazanımlarıdır. Bunların öncesinde insanın varlığını sürdürmek için bulabildiği çözüm, yaşadığı ve yaşarken tükettiği Doğal me­kanı terk ederek başka yerlere gitmek olmuştur. Belki de bu nedenle, bulu­nulan ve yoksullaşan yerin dışındaki bakir/uzak yerler, Kızılderililerden Tundra insanlarına, Greklere kadar birçok toplumun mitolojik öykülerin­de işlenmiştir.
Tekniklerin gelişmesi, insanların bu tür mekân değişikliği ihtiyaç ve ar­zularını ortadan kaldırmasa bile, azalt­mıştır. Buna karşılık, 'köle'nin özel mülkiyetin, patriyarkın yabancılaşma olgusunun ortaya çıkışı ile birlikte in­san kendisinin dışındaki insanı, kendi­sinin dışındaki Doğa'yı ve kendi için­deki Doğa'yı (potansiyel insan yanla­rını) tahakkümü altına almaya başla­dıkça, mekânı terk etmek, başka di­yarlara kaçmak, "Kaf Dağı'nın ardın­daki" ülkelerde yeni bir hayat aramak arzusu ortaya çıkmıştır. Belki de, eşit­sizliğe dayanan bu dünyadaki hayat­tan sonra tasarlanan Öte Dünya kav­ramı da, bu, insanı kahreden adaletsiz ve onursuzlaştırıcı dünyadan çıkış yo­lu sunar.
Öte Dünya'ya yola çıkış beklenti­sinin trajik yanı, kolaylaştırmaya ça­lıştığı buradaki verili dünyanın içinde kalmak zorunda olduğumuzu; dahası, belki de, her şeyin buradakilerden ibaret olduğunu bilmemizdir. Vebanın, açlığın, din savaşlarının, siyasal amaçlı savaşların yakıp yıktığı bir dünyada Ölüm'ün yeni bir ufuk zorlaması gibi tasarlanması ile, Efendi/Köle ilişkisi­nin can yakıcılığının akıl almaz ölçü­lere vardığı dönemlerde yoksulların "Viva la Muerto!" diye haykırmaları arasında bağlantı olduğu düşünülebi­lir. Ölüm'ün eşitleyici işlevini kutsa­mak da, bu dünyanın farklısına doğru kanat açmak arzusunu dile getirmek­teydi.
Bu kanat açma arzusunun bir baş­ka biçimi ise, mekânsal anlamda değil de, yaşanan toplum ya da dönemin zi­hinsel ufkunun darlığından kurtulma anlamındaydı. Ikarus'un çocuklarının yaptığına ilişkin mitolojideki öykü bunu anlatıyor. "Babaların" çizdiği sı­nırın aşılması, zorlanması arzusudur buradaki. Balmumunun erimesi, oğul­ların denize düşmesi ise, verili top­lumsal sistemin zihniyetinin, ahlak anlayışının güçlülük ve haklılık iddi­asının bir türevi olmuştur, olmakta­dır.
Ortaçağ'ın ortalarında "değirmen­ler" çoğalırken ve köylü birlikleri ma­nastırların değirmen kurmak ve buğ­dayın altıda birini köylülerin elinden almak imkânını "efendilerin" elinden istirdat ederken ortaya çıkan Faust öyküsü de Ikarus ve Oğulları öyküsü­ne benzemektedir. Manastırların köy­lülerden aldığı buğday öğütme payı olan unun 1/6'sı, her altı birim tarla­dan bir biriminin daha Kilise'nin elin­de toplanması anlamına gelmektedir o günlerde. Köylüler, köylü birlikleri mantar gibi, pıtırak gibi çoğalan sayı­da değirmen kurar bu sömürüye son vermek için. Fakat bir süre sonra kral­larla, prenslerle ittifak kuran kilise (baronlar ve ruhban) bu değirmenleri yıktırır. Değirmen taşlarını da, köylü­lerin yortularda filan ziyaret ettikleri büyük manastırların avlularına döşer, ibret olsun diye. Böylece, köylülerin yeni ufuklar arama girişimi tedip edil­miş olur yüzyıllarca.
Keloğlan masallarının söylendiği, dinlendiği her ocakbaşında, her köyde de bir mekân değiştirme, ufuk değiş­tirme özlemi dile getirilmiştir, getiril­mektedir. Ama, dikkatli bakılırsa, bu­rada da "iğdiş edilmiş" bir mekân de­ğiştirme arzusu ile karşı karşıya oldu­ğumuzu görürüz. Yoksulun biri Kaf Dağı'nın ardındaki ülkenin padişahı­nın gözüne girmiş, damadı olmuştur. Yoksul, saraya girdiği için, burada, iç güveyi olma durumu, toplumsal iç gü­veyi olmaktır aynı zamanda. Öyküde­ki, Keloğlan kaderini değiştirmiştir. Ama, dinleyenlerin Keloğlanlığı sür­mektedir ve sürecektir de...
Yoksulların da seyahate çıkarak ufuk değiştirme çabaları olmuştur ta­rihte. Ama, bunların en kitlesellerin­den biri olan Haçlı Seferleri'ne katılan yoksulların başına gelenleri görmek için Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nin Arkeoloji bö­lümünün İznik'te yaptığı kazı çalış­malarının yapıldığı yerleri görmek ye­ter. Sekiz dokuz yıl önce, ağızları beş altı metreyi bulan kuyu gibi kazı yer­lerinde, tıpkı bir sunta keskindeki presle birbirine yapıştırılmış, sıkıştırıl­mış yongalar gibi, üst üste atılıp za­manla, toprağın ağırlığı ile bir kemik­ler mozayiğine dönüşmüş yoksullar yığını görmüştüm. Senyörlerin ikinci ve üçüncü erkek çocukları bile, baba­larının taşınmaz malları Kilise Huku­ku gereği, yalnızca birinci doğan er­kek çocuğa kaldığı için, bu yığınların içinde eriyip kaybolmuşlardır. Gezi, sefer, böylesine acıklı bitmiştir... Kuş­kusuz, Urfa'ya, Şam'a, Kudüs'e, Yafa'ya, Mısır'a kadar gidebilenler; ora­larda kontluk, prenslik kuranlar da ol­muştur. Şam'da öğrendiği demiri çelik yapma zanaatını, ya da billur gibi cam dökme sanatını Avrupa'ya, Murano'ya, Lizbon'a getirenler de olmuş­tur.
Tarihin seyahate meraklı kralları, hükümdarları da unutulmamalı. Kserhes, Persopolis'ten kalkıp Kapadokya'dan, Likya'dan Attika'ya kadar gel­miştir. Ama, ülkesinin uzaklarında iken sarayında kargaşa çıkacağı haber­leri gelir. Grek tragedyalarının en güzellerinden olan Persler'de koro şöyle noktalar bu uzun seyahatin sonunu: "Siz, kendi ülkenizin ve halkınızın sa­adetini gerçekleştiremeden başka ülke­leri ezmeye, zulmetmeye çıktınız... Bundandır sarayınızdaki güvensiz­lik!.."
Bu olaylardan iki yüz yıl sonra Makedonya'dan çıkan İskender 130 bin kişilik ordusu ve bu orduya ökse otu gibi yanaşmış, yapışmış nalbant­lar, köfteciler, "lahmacuncular", fahi­şeler, hokkabazlar, müteahhitlerden oluşan 1, hatta zaman zaman 1,5 mil­yona varan insan yığınları ile Anado­lu'dan, İran'dan, Harizmiler ülkesin­den geçip Hindistan'ın yukarılarına kadar gelir. Dönüşte, bilicilerin, kâ­hinlerin lafını dinlemeyip Asur Kral mezarlarının bulunduğu bataklıkları kurutup Dicle ve Fırat sularının bir araya geldiği yerlerden aşağılara kadar teknelerin gidip gelebileceği bir su yo­lu oluşturmayı düşünürken, düşlerken oralarda ölür. Ama, İskender, Make­donya'dan çıkıp Babilonya'ya kadar süren bu gezintisinde gördüğü yerler­de yerli kültürleri öğrenmeye çalış­mıştır. Yanındaki sanatçılar, yazarlar, askerler buralardan bir şeyler öğrenip kendi Helenistik kültür dünyalarını modifiye etmişlerdir. Buna karşılık, bir "Buda heykeli kadar sakin" duran Buda da değişmiştir: Grek burnu ile, geniş alnı ile, Asyalılığının yarısını bir yana koymuştur. Bunda, İskender'in hocası Aristoteles'in görgülcü/deneyselci bilgi ve yöntem anlayı­şının etkisi olduğu açıktır. Ama, bu­nun da öncesinde, Aristoteles'in atala­rından beri Greklerin karadaki ülkele­rine de, denizlerde dolaştıkları sırada içinde bulundukları koylara, körfezle­re, ufuklara da "Thalasa" demelerinin rolü olmuştur. Ticaretin, görgülcülüğün, dogmacılıktan kurtulabilmenin temelinde de Grek insanının varlık sürdürme tekniklerinin, biçiminin ye­ri olmuştur.
Homeros'un İlyada'sındaki, Odyssid'sındaki olaylarla, yaşantılarla dolu gezi, geziler, serüvenler ise, tek tek in­sanların değil; Greklerin bütün boyla­rının, kabilelerinin soy topluluğundan (genos) çıkıp, sürülerle, özel mülkle. kölelerle tanıştıkça eriştikleri yabancı­laşmaya dayanan toplum hayatına ge­çişinin; bir kavmin bir yaşantı tarzın­dan bir yenisine geçişinin öyküsü, se­rüvenidir. Bu böyle olduğu içindir ki, serüvenin tamamını bir araya getirebi­len gözleri görmeyen Homeros ol­muştur...

Modern dönemin öncesindeki in­sanın gezisini, serüvenini en iyi anla­tan ise, bence, Brugel'in Körlere Yol Gösteren Kör'ün resmedildiği tablosu olmuştur. Ülkesi İspanyol zulmü al­tındayken ve açlığın, salgınların, yan­gınların ortasında yapılmış; Yunus'un yalın çağrısı gibi, "Moğol zulmünden sonra" hayatta kalabilme çığlığı gibi bir resimdir bu.
Munch'un çığlığı ise, iskelenin ucuna kadar yürüyen burjuvaların ka­rarmış "ufkundan" korkuya kapılmış küçük insanın, ressamın, aylağın, "düşünür-gezerin" çığlığıdır. Yürekte, in­sanın umutlarını canlı tutmaya çalıştı­ğı yürekte çıkılmış bir ufuk arama se­rüvenidir Munch'un resmi. Garb Cep­hesinde Yeni Bir Şey Yok yazılmak üze­redir...
Munch'un çığlığının öncesinde ise, denebilir  ki,   bütün  ufukları,   kendi programlanmış hayat anlayışı ve ertelenmiş mutluluklar disiplini ile gemlemek isteyen sanayi toplumundaki mü­hendis burjuvanın serüveninin anlatıl­dığı Jules Verne'in 80 Günde Devri Alemi vardır. Londra'dan Dover'e, Marsilya'ya, İskenderiye'ye, Hindistan'ın batısından Kalküta'sına, Avus­tralya, Japonya, baştan başa Amerika, Atlas Okyanusu ve Londra'ya prog­ramlanmış bir turdur bu yükselen burjuvazinin Odyssia'sı. Hindistan'da kompartımana alınan racanın güzel eşiyle mühendis burjuvanın aşk ilişki­sinin insani sonucu ise, düzenin nikâhı ile Londra'ya dönüşte gerçekleşebi­lir. Gerçekten de, bu yeni bir Odysia'dır. İthaka'ya, malikânesine, sürülerinin başına dönmek için içindeki insansal duygularını baskı altına alan, sulaklarını çaputla doldurup sirenle­rin seslerini duymamaya çalışan Odys-seus gibi, yükselen burjuvaziyi temsil aden mühendis de, kafasındaki "prog­ramlanmış hayatı" kesintiye uğratma­mak ve işinden ibaret bir adam ol­maktan sapmamak için, aşkı, Lond­ra'ya dönüşe ertelemiştir.
Yakından bakacak olursak, Lond­ra'da şehir kulübündeki hayat tarzı, yaşama felsefesi hiç terk edilmemiştir bu devri âlem boyunca. Çünkü, in­sanoğlu sanayi kapitalizminin işlikteki ve işlik-dışı hayatındaki toplumsal denetim mekanizmalarının güdümü altında, nereye giderse gitsin, Kavafis'in söylediği gibi, hep aynı kenti ile birliktedir her gittiği yerde.  Çünkü, homojenleştirici yabancılaşma olgusu tek ve aynı bir dünya içine kapamıştır yükselme dönemindeki burjuvayı.
Banliyöler, banliyölerdeki mono­gaminin kurtarıcısı metresler de henüz tam olarak yaygınlaşmamıştır.
Yükselen . burjuvazinin yolunu açanlardan Napolyon Bonaparte ise, tıpkı, Tanrıça Kirke'nin tavsiyesi ile soluğu "Ölüler Ülkesi"nde alan Odysisus gibi, Fransız Devrimi ile kabarıp coşan halk kitlelerini yeniden düzenin içine sokabilmek için, Osmanlının zengin eyaletleri olan Mısır'a ve Suri­ye'ye doğru yola çıkmıştır. Sömürgeleştirilecek Doğu ülkelerinden tırtıklanacak artık-değer'in sanayi kapitaliz­mine geçen Fransa'ya getirilmesi ile gelişkin kapitalist ülkelerdeki sınıflar arası çelişkinin antagonistik çelişki­den, non-antagonistik çelişkiye dönüş­türülmesi için en zararsız yolu bul­muştur Napolyon ve döneminin ege­men kesimi.
Acayiptir ki, Napolyon'dan elli yıl sonraki İstanbul'da Fatih Çarşambası'nda oturan bizim gibi insanların Beyoğlu'na geçmesi 19. yüzyılda olmuş­tur. Günahı, öyküyü nakleden Murat Belge'nin boynuna, Fatih'teki bir dini bayramda Üsküdar'a yaşlı teyzelerini ziyaret için kayık tutup deniz yolcu­luğuna çıkan iki İstanbullu, zeytinyağ­lı dolmalarla, köftelerle dolu nevale sepetleri ile denizden gidip döndükleri Üsküdar seferinden sonra, Jules Ver­ne'in öyküsüne taş çıkartacak bir Se­yahatname kaleme almışlarmış!..
1900'lerde bile, Şehremini'den kal­kıp Üsküdar'a geçenler için oralar Anadolu'dur, uzak ve farklı yerlerdir. Marmara'nın kıyılarındaki Kalamış, Bostancı, Adalar'a gidişler bile buharlı küçük gemilerle, Şirket-i Hayriye'nin düzenli seferleri ile, 19. yüzyılın ikinci yarısında olmuştur.
1960'ların ikinci yarısında ise, bir­den coşup harekete geçen kavmimizin bir bölümü, tarihteki bu gecikmeyi te­lafi etmek istercesine, Yozgat'ın deniz yüzü görmemiş Boğazlıyan'ından çı­kıp Libya'ya, Brüksel'e, Münih'e, da­hası İsrail ticaret filosundaki gemiler­de tayfa olarak dünyanın yedi iklim beş denizinde sefere çıkmaya başlamış­tır.
Bu şaka bir tarafa, bizim daha uslu akıllı seferlerimiz de 1950'lerde, 1960'larda başlamıştır. Ankaralıların Erdek kıyılarını keşfi, hatırladığım ka­darı ile, 1957'deki Atilla Alpöge'lerin, Ergun Köknar’ların, Genco Erkal’ların düzenlediği, başlattığı Erdek Tiyatro Festivali'nden sonraki günler­de olmuştur. Sonra 1960'larda Marma­ra Adası, Avşa Adası, Şile'nin keşfine gelinmiştir. Sonraları Alanya'lar, An­talya'lar,   Bodrum'lar   keşfedilmiştir.

Bodrum'un keşfi, işin başında, Cevat Şakir'in öyküleri, romanları ve Mavi Sürgün'ü okuyanlarca olmuştur. Bun­ların kibarları denizden gelmişlerdir. Alt orta sınıftan aydınlar ve Hippy'ler karadan gelmişlerdir. Bodrum'un dağ­ları taşları beyaza dönerken gelenler ise, "felaketler" gibi, yerin altından ve üstünden, denizlerden ve karalardan gelmişlerdir. Disco'ları ile, Cola'ları ile, barları ile gelmişlerdir. Birlikte gelmekte ve birlikte dönmektedirler. Tıpkı dünyanın diğer ülkelerindeki kitle turizmindeki insanlar gibi. Terk etmek istedikleri kentlere, geldikleri yerleri sonuna kadar benzeterek ve kirleterek... Kekik kokan dağlar bit­miştir... Sepetle balık tutulan koylar bitmiştir... Kıyısında köz üstünde müren balığı pişirilen kumsallar bitmiş­tir. Kargı koyundaki kargılar da bit­miştir... Çardaklarda, "galiptos" gölge­sinde uyuduğumuz kerevetler bitmiş­tir. Issız duran koylarda mandalin bahçelerindeki taş evlerde resim ya­pan ve yüzlerce içki şişesinin ortasın­da ayık kafayla dünyaya bakan res­samlar ve Belçikalı karıları bitmiştir... "Hey Yavrum Hey!" diye denize çı­kan ve kaşıkla, sıyırtma ile balık tut­makta mahir üç lisan bilen Mülkiyeli "Hey Yavrum" bitmiştir!..
Ertegün'ün evinin oralarda iyi res­toranlar, Köprübaşı'nda ise dönerciler, "06 Ankara Restoran"lar zuhur et­miş; her yer ve her şey İzmirli, Anka­ralı, İstanbullu kaçkınların ve kaçıkla­rın eline, güdümüne geçmiştir...
Kitle turizminin özü budur. Bun­ları eleştirmek ise, kimilerine göre, "seçkinci ve entelektüelce" bir "davra­nış bozukluğu" sayılmaktadır.
Ben, günümüzün "normallerin­den" değil; normal olmayanlarından yanayım. Yerlilerden dostlarım ölü­yor ve azalıyorlar.
Bana mandalina dallarından sapsa­rı kaşıklar yapıp hediye eden dostla­rım yok. Mantar toplayabilen Cemal Dayım şimdi göremiyor, yaşlandı. Ama, onun gözlerinin önünde, hâlâ, İstanköy'ün kızları, karpuzları, Gökova'nın koyları,  snaritleri var.  Bizim kavgasını ettiğimiz taş yığını adalarda, karılarının yapıp yanlarına koydukla­rı, toplanıp, hep birlikte yedikleri azıkları, adam gibi yaşanmış günleri var... Bizim, medyanın pompaladığı kinlerimizden, öfkelerimizden, yalan­cı kahramanlıklarımızdan çok daha güzel... Çınarların dibinde, devlerin yanında çömelip peynir ekmek yerlermiş. Birbirlerinin düğünlerine giderlermiş. Birinin kilisesi ile, birinin al­nında kufi yazısı ile süslenmiş taş çeş­mesi yan yana dururmuş. Şimdi hepsi bakımsız ve gözlerden ırak edilmiş... "Clup Armonia" ya da "98 Evler" ya­zan tabelaları ile denizi, limon ağaçla­rını, zakkumları kapatan peyzajın ge­tirdiği kredili satışlar, devre mülkler, promosyonlu okunma-dışı gazeteleri ile farklı bir dünya var...
Bu yeni peyzaj, bana, Roma'ya ge­len 1950'lerin ortalarındaki Amerikalı turistleri anlatan Roland Barthes'ın yazısındaki gözlemi anımsatıyor: Aşk Çeşmesi'nin önüne geçip fotoğraf çek­tiren Amerikalı orta sınıf insanı, para­nın düzenlediği kitlesel turizm ve tatil endüstrisi döneminde bir fatihtir. Ama, resminin çekilmesi ile tamamla­dığı fetih seferinden hiçbir şey kazana­mayan bir fatih... Roma, bu görüntüden ibarettir. Müzeleri, sokakları, in­sanları, Fellini'yi korkutan akşamüst­leri sokağa çıkan güzel kadınları onun aklına gelmeyen şeylerdir. Onun dü­şündüğü şey, Kış'tan, Güz'den başla­yan taksitlerle ödediği bir turistik gezi programına, tura katılarak geldiği Ro­ma' daki, herkesin hiç tereddütsüz bi­lebileceği bir mekân olan Aşk Çeşmesi'nin önünde fotoğraf çektirip, Amerika'daki orta sınıf hayatını sürdürür­ken eriştiği toplumsal konumuna bir kanıt oluşturmaktır. "Achieving man"(*) olduğunu kendisine ve çevre­sindekilere kanıtlamak için bir kanıt oluşturmaktır...
Bu bir fetih değil, bir ufuk geniş­letmek değil; bir "kirletmedir".
Başka ne olabilir ki!
Baudelaire'in   "Paçavracılar"   şiiri üzerine Benjamin ile Adorno arasındaki acı verici tartışmayı hatırlamıyor musunuz?
Kitlesel turizmin iyi yanlarından söz edenler de var. Her şeyin metalaştığı ve dolaşıma giremeyen şeylerin yaşama olanağından yoksunlaşacağını biliyoruz. Ama bunların sona ermesi için, saçma sapan "Ölü Doğa" görü­nümleri oluşturmaktan öteye gidemeyen korumacılık önlemlerini aşabile­cek kapsamlı dönüşümlerle hayatı ye­niden kurmak gerekiyor...
Yani, Kutsal Kitapların, IMF’in, Dünya Bankası'nın, akıllı uslu politi­kacıların, Ikarus'ların çizdiği sınırların ve oluşturdukları "ciddiyetin", zorlan­ması ve kofluklarının, yetersizlikleri­nin ortaya konulması gerekiyor...
(*)   Başarılı adam.
Varlık Dergisi Ağustos 1999 Sayı 1103'de yayınlanmıştır.

29 Nisan 2011 Cuma

Peygamberin Son Beş Günü / Tahsin Yücel

VII

Otelin kapısından çıkar çıkmaz, Peygamber'in gözleri karardı, düşmemek için duvara yaslanıp öylece dikildi bir süre. Ama, hem düşündüğünü bir kez daha saniyesinde uygulamaya koymuş olmanın, hem de yaşamının en bü­yük eyleminin eşiğinde bulunmanın bilinci, havanın ola­ğandışı soğuğuyla birleşerek, acılığı ölçüsünde keskin bir ilaç gibi, beklenmedik bir güçle doldurdu benliğini. Lenin kasketini alnının üstüne biraz daha indirdi, yağmurluğu­nun yakasını kaldırdı, bir eli cebinde, bir eli Samsonit'inin kayışında, kararlı adımlarla caddeye doğru yürüdü. Cadde başka zamanlara göre nerdeyse ıssızdı: arada bir, adam bo­yu kirli sular kaldırarak, bir araba geçiyordu; kaldırımlar­da insanlar, karlar üzerinde, duvarlara tutunarak ya da bastonlara dayanarak güçlükle yürüyorlardı. Peygamber, beklenmedik bir güçle, hiçbir şeye tutunmadan, hızlı adımlarla ilerledi. Yanlarından geçtiği atkılı, eldivenli, ka­lın paltolu insanlara horgörüyle baktı, "Kenterler!" dedi dişlerinin arasından. Bu ayakta durmakta zorluk çeken ya­ratıklardan bir an önce uzaklaşmak, karısına, torununa, şiirine, kavgasına yakışan yerlerde olmak istedi. Tam bir taksi çevirmek üzereyken, şu son günlerde kenterler gibi taksiden inmediğini, devrim parasını hep şoförlere verdi­ğini anımsadı. "Kavgaya da taksiyle mi gideceğiz?" diye söylendi. "Hayır, kavgamız halkın kavgası, halk hangi araçlara biniyorsa, biz de o araçlara bineceğiz." Gözlerini yola dikti bir süre, "Tuhaf şey! ne tramvay geçtiği var, ne otobüs," diye mırıldandı, gene yürümeye başladı. Ortalık­ta tek tramvay görünmemesi Taksim'de de şaşırttı onu, ama art arda dizilmiş otobüsler içini rahatlattı. Durağa git­ti. Önüne ilk gelen otobüsün üzerinde Eminönü yazısını okudu, "Tamam, oldu," dedi kendi kendine: Eminönü, ya­nında halkı, karşısında kenterleri bulacağı bir yerdi: hiç duralamadan bindi otobüse, burnuna vuran ağır ve ekşi kokuya aldırmadan, basamağı çıkıp arkaya doğru ilerle­meye çalıştı. Yanlamasına yerleştirilmiş koltuklardan bi­rinde oturan kasketli bir delikanlı kolundan çekti, "Buyur, otur, dayı," diyerek yerinden kalktı. Peygamber yaşamın­da böyle bir olayla ilk kez karşılaşıyormuş gibi, şaşkın şaş­kın süzdü delikanlıyı, sapsarı yüzü, incecik boynu, sön­müş gözleriyle kendisinden daha yorgun, daha güçsüz, hatta daha yaşlıymış gibi bir duyguya kapıldı, "Oturun, siz oturun!" dedi, ama delikanlı yanıt bile vermeden yürüyüp gidince, ister istemez oturdu. Kapıda burnunu sızlatan ko­ku daha da yoğunlaştı; şimdi, oturduktan sonra, yalnızca bir koku olarak soluğunu kesmekle kalmıyor, yapışkan bir nesne gibi yanaklarına, burnuna, çenesine sıvandıktan sonra, boynundan aşağılara doğru sızarak bedeninin her yanına sıvanıyor, ılıklığı ve kayganlığıyla midesini bulandırıyordu. Kulak verse, sesini de duyardı belki. Gözlerini yumup dinledi: yıllanıp kat kat katlanmış, sonra otobüsün ıslak ve sıcak havasında erimeye başlamış bir ter kokusu olmalıydı. Ne olursa olsun, devrim öncesinin büyük çeliş­kileri içinde bile, dünyanın en üstün yaratığı olduğu söyle­nen insanın böylesine iğrenç bir şeyin kaynağı olması kor­kunçtu. İçgüdüyle geriye, pencereye doğru çevirdi başını, gözkapaklarını araladı, korkunç kokunun kirli bir su biçi­minde, yukarıdan aşağıya doğru yol yol indiğini gördü, umutsuzca içini çekerek gene önüne döndü. Şimdi otobüs daha da dolmuştu. Ne kadar toplanırsa toplansın, ayakları­nı ne kadar geriye çekerse çeksin, ilerlemeye ya da yerleş­meye çalışan insanlar, Nazım'ın incecik mokasenlerini çamurlu pabuçlarıyla çiğnemenin bir yolunu buluyorlardı. Bile bile yapıyorlardı sanki. "Ne tuhaf insanlar bunlar!" di­ye düşündü. Kimileri palto, kimileri ceket, kimileri mont giymişti,  ama,  önceden  sözleşmişçesine, hiçbiri önünü iliklememişti. Bu nedenle, giysilerinin uçları sürekli yüzü­ne sürtünüyor, soluğunu kesen korkunç kokuyu büsbütün yoğunlaştırıyordu. Biraz daha toplanmaya çalıştı, başını önüne eğdi, yüzüne sürtünen bu giysileri elinin tersiyle it­ti, ama bu insanlar bu kirli giysileri durmamacasına yüzü­ne sürtmekle görevlendirilmiş gibiydiler, ne yapsa boşunaydı. En sonunda, direnmeyi bıraktı, silahlı devrimle kur­tarmaya hazırlandığı bu insanları incelemeye girişti. Ütüsüz, kirli, çamurlu pantolonlarının fermuarları özel olarak böyle üretilmiş gibi hep açıktaydı, çokları da yarı yarıya kapanmıştı ancak, aralarından kirli donlar görünüyordu. "Ne tuhaf insanlar bunlar!" diye düşündü, gözlerini yuka­rıya doğru kaldırdı. Ufak tefek, eğri büğrü, kavruk beden­ler, incecik boyunlar üzerinde, sakalları, bıyıkları uzamış, soluk, donuk, çarpık, hasta yüzler gördü, iliklerine dek ürperdi: kokuyu, kiri, çirkinliği ve düşkünlüğü tek bir görün­tüde birleştiren maskeler geçirmişlerdi sanki insanların üzerine. Onlar da, maskelerin altında, büyük bir yıkımdan, örneğin bir zelzeleden çıkmış gibi bir izlenim uyandırıyor­lardı. Ne olursa olsun, yalnızca birer maske değillerse, kö­tü bir oyuna getirilmişlerdi. Peygamber, göğsüne bir sancı saplanmış gibi dişlerini sıktı. "Alçaklar, utanmaz herifler! bir de bu ülkeyi yönettiklerini, hatta kurtardıklarını söylü­yorlar! Alçaklar, aşağılık yalancılar!" diye söylendi. Bu düşkün insan görüntülerine daha fazla bakamadı, gözleri­ni yumdu. Ayaklarına bastılar, dizlerine, başına, omzuna çarptılar, gene de gözlerini açmamakta direndi, burnu avcunun içinde, öylece durdu. Sonra deviniler çoğaldı, ba­caklarından yukarı buz gibi bir soğuk vurdu, birinin "Gel­dik, beybaba: son durak!" diye bağırdığını duydu, ister is­temez açtı gözlerini. Otobüsün şoförünün birkaç adım öte­den alaylı alaylı kendisine baktığını gördü. Onunla konuşrnak zorunda kalmamak için hemen toparlanıp indi. Ama inince neye uğradığını bilemedi: karları kamçı gibi insanın yüzüne çarpan, buz gibi soğuk bir yelin Lenin kasketini uçurmasına ramak kalması bir yana, yaşamında ilk kez gördüğü bir yerdeydi: "Ne oluyor? Düş mü görüyorum?

28 Nisan 2011 Perşembe

Ben / Ercüment Uçarı


şimdi ellerinizi suluyorum sebebsiz
gök yakutu gözlerinizde bir çizgi kesiyor dünyayı
en güzel kemanların bir yerde sustuğu
bir yeşil bir mavi ellerinizi suluyorum

bir çığlık dumanı üstünde bir ekmeği öper gibi
oyuncak trenlerin tünellere girdiği mavilerce
yeniler bir ferace kendini rüyaların güzelleştirdiği
eski üsküdarlardan hançerlerde

eski üsküdarlardan her şey bir şarkıdır
yeniden söylenen eski gramafonlara
eskimeyen bir ses yıllarla güzelleşen evlerde
kedilerde kuşlarda ya da telgraf direklerinde

çağımızdaki soluğu duyuyorum
eskimiş betiklerden yaşamımıza gelen kokuyu
yeniden yapılan bir dünyada
tam suyun üstünde yepyeni bir gül

şimdi kemanlar çalıyor
davulun soluksuzca yaşayışında büyüyoruz
derken yüzümüzü buluyorum
aynaların tümünü kör eden

mavide damda ve kiremitte
korsan kalyonlarından gelen bir güç eskimiyen
hep eşkiya ışıklarını görüyoruz
nefes nefese dağlarda büyüyen

şimdi gözlerimi tazeliyorum
ağzımda bir fülüt çakı gibi

Papirüs Dergisi

Buyrukçu İle Her Pazartesi / Necati Güngör


Muzaffer Buyrukçu bu yaz İstanbul'da. Gölgede bile sıcaklığın kırk dereceye vardığı, kaldırım taşlarının adeta alev alev yandığı günlerde, her Pazartesi, o her köşesinde yüzlerce anısının donup kaldığı Babıâli'ye iniyor yine. Seksenli yıllar boyunca Cemal Süreya böyle Pazartesileri Babıâli'ye inip Gazeteci­ler Cemiyeti Lokali'nde rakı sofrasına otururdu ya, Buyrukçu, aziz ve kadim dostunun o geleneğini sürdürmek amacıyla, bu ölümcül yaz sıcaklarında bile üşenmeden Yokuş'u tırmanıp anı­ların çağrısına uyuyor...
Herkesten erken geliyor lokale Buyrukçu... Onu Halil İbrahim Bahar izliyor müebbet perhizli olmasına karşın! Kimi günler, onarım görmüş yüreğinin sesine kulak vermeyi yeğle­yen Melisa Gürpınar katılıyor sofra­ya. Kâh, Babıâli sokaklarında çocuklu­ğunu yitirmiş olan Yılmaz Öztürk, kâh karikatür dünyasının acar çocuğu Semih Poroy boy gösteriyor...
Buyrukçu, her zamanki taşkın ne­şesi, tumturaklı sözler söyleme tutku­su, Yenikapılı külhani halleri ve yet­mişini geride bırakmış delikanlı hava­sıyla muhabbete istim veriyor. Saat on ikiyi vurunca rakı kadehlerle buluşu yor, çıtırdak buz parçaları rakının içi­ne ince bir duman salıyor, soğutulmuş su süt beyazı bir renk veriyor ve ilk yudumlar, artık yaşamasalar da ara­mızda varlıklarını sürdüren Cemal Sü­reya, Necdet Ökmen gibi dostlar için çekiliyor...
Buyrukçu sigara içmiyor artık. Yıllar yılı tüttürdüğü Birinci sigarasını unutalı hayli zaman oldu. Akciğerleri ona izin vermiyor sigara konusunda; o da çevresine izin vermiyor... Bun­dan birkaç yıl önce Cerrahpaşa Hastanesi'nde gördüğü tedaviden sonra, si­gara sözcüğünü, sözlüğünden çıkarıp atmıştı Buyrukçu... İran Konsolosluğu binasına tepeden bakan pencere önün­de oturup İstanbul limanının kirli, kı­pırtısız mavi sularını uzaktan seyre­derken, süt beyazı rakıyla tütsülenmiş esprilerini peş peşe patlatıyor ve dara­lan soluğunu ağzına sıktığı ilaçla aç­maya çalışıyor arada bir.
Aşağıda kaldırım taşlan yanmayı sürdürüyor; caddelerden dakikada bin araba geçiyor, kimileri iniyor yokuş­tan, kimileri çıkıyor. İnip çıkanlar arasında tamdık yüzler öylesine az ki, insan kendini tümüyle yabancı bir kentte sanıyor. Gazeteler, basımevleri, yayınevleri, dergi yazıhaneleri Babıâli'den kovulalı beri, ıssız, yaban bir yer haline dönüştü buralar. Muzaffer Buyrukçu'nun her Pazartesi öğlen sa­atlerinde gelip de burada inatla otur­ması, yakın dostlarını, söyleşmeye ça­ğırması bir direniş anlamım taşıyor. "Hayır, biz buradayız, bir yerlere git­medik, yüzlerce yazarın, ozanın, yazı emekçilerinin, gazetecilerin anayurdu­nu kimselere bırakmayız!" demeye ge­tiriyor.
Kim, haksız diyebilir ki Buyrukçu'ya? Elli beş yıldan beri, Babıâli'ye kök salmış bir çınar. On yedi yaşın­dayken, babasının çalıştığı "Son Telg­raf" gazetesinde yayımladığı hikâye­lerle adını edebiyat kütüğüne yazdır­mış biri. Bugün kültür ve edebiyata yabancı olan Cağaloğlu'nun bahçe içindeki konaklarını, doktor muaye­nehanelerini, kıraathanelerini, pasta­nelerini, içkievlerini tanımış; önceleri, uzaktan gördüğü üstatlara özenerek kaleme aldığı hikâyelerle kendini var etmiş... 1946'da, "Tanin" gazetesinin açtığı hikâye yarışmasını kazanmış; bu başarısını, "Akın", "Gece Postası", "Son Havadis", "Yeni Sabah" gazetele­rinde yayımlanan hikayeleriyle per­çinlemiş.
Eleştirmen Asım Bezirci'ye göre, Buyrukçu'nun ilk hikâyeleri, "hikâ­yeyle şiir arasında dalgalanan küçük, savruk yazılardı. Bu durumlarıyla, Halit Ziya Uşaklıgil’in 'mensur şiir' tanımına pek uygun düşüyorlardı."
Ancak Buyrukçu'nun hikâyecilik alanında kendine özgü bir yer edinişindeki başarıyı görebilmek için onun yazmaya başladığı döneme bir göz at­mak gerekir. Hikâyemizin 1950 kuşa­ğının işaret fişeğini patlattığı o dönem­de eski ustaların hemen tümü hayat­taydı ve en verimli çağlarındaydılar. Kimlerdi onlar? Halikarnas Balıkçısı, Sait Faik, Abdülhak Şinasi, İlhan Tarus, F. Celalettin, Ahmet Hamdi Tanpınar, Bekir Sıtkı Kunt, Samet Ağaoğlu, Ziya Osman, Orhan Kemal, Üm­ran Nazif, Haldun Taner, Samim Kocagöz, Tarık Buğra, Necati Cumalı, Oktay Akbal, Vüs'at O. Bener, Zeyyat Selimoğlu, Muzaffer Hacıhasanoğlu, Naim Tirali. Bu yazarların yanı sı­ra Buyrukçu'nun kuşaktaşları da önemli hikayecilerdir! Nezihe Meriç, Tarık Dursun K.,Tahsin Yücel, Meh­met Şeyda, Yusuf Atılgan, Bilge Kara­su, vd.
Muzaffer Buyrukçu'nun bu tablo içinden sıyrılıp kendi özgün alanını yaratması elbette kolay elde edilir bir başarı değildir. Hikâye malzemesi ba­kımından çarpıcı zenginlikte bir hayat macerasının içinden gelen Buyrukçu, yarışmak durumunda olduğu kalem­lerden birçoğunun aksine, düzenli bir eğitim görme olanağı bulamamış ve yabancı   dil   öğrenme   şansından   da yoksun kalmıştır. En önemli sermaye­si, yazgılarını paylaştığı yoksul insan­ların çileli yaşamı ve tertemiz bir İs­tanbul Türkçesi'dir.
Buyrukçu, ilk hikâye denemeleri­nin ardından tanıdığı, dünya edebiya­tının gerçekçi yazarlarıyla birlikte yö­nünü bulmakta gecikmedi. Istrati, Gorki, Çehov, Jack London, Stein-beck gibi ustalarla kendi arasındaki kan bağını keşfedince, kendi dünyası­nın küçük insanlarının hayatla olan kavgasını, umutlu ya da umutsuz çır­pınışlarını kavramakta güçlük çekme­di. Bir yandan gerçekçi yazarların izinden yürürken, bir yandan da ken­di gerçeğinin hikâyesini arıyordu Buy­rukçu. Köy edebiyatı / kent edebiyatı tartışmalarının da uç verdiği bir süreç­te Katran, Acı, Korkunun Parmakları adlı kitaplarda topladı hikâyelerini. Bu üç kitap, onun kendi özgün alanı­na doğru atılmış iri adımlardı. 1961 yı­lında Düşün Yayınevi tarafından ya­yımlanan Bulanık Resimler ise, hem Buyrukçu'nun adeta petrole ulaştığı noktayı imler; hem de gerçekçi yazar­ları "istihza" ile izleyen ve çağdaşlık iddiasında olan çevrelere verilmiş bir yanıt niteliği taşır...
İnsanı kuşatan dış koşulların yanı sıra içsel gerçekliğe de önem veren bir yazar olarak belirıyordu artık Muzaf­fer Buyrukçu Bulanık Resimler''de: "Onların dış savaşlarıyla birlikte iç sa­vaşlarını vermek gerekiyordu...
Bizden çok şeyler alıp götüren ya da çok şeyler veren olaylarla boğuşan 3 insanları bütünüyle vermek gereğini duydum... Onun düşlerini, cinsel so­runlarını, iş ilişkilerinden doğan çatış­malarını, düzenin pisliğini, korkuları­nı, tutsaklığını, bilinçaltında, toplum­sal olayların baskısıyla meydana gel­miş karanlık evreni yansıtmayı başara­cak bir hikâye düzeni kurdum... Geç­miş, şimdi, gelecek arasında yürüyüp duran insanı, onda hep yaşayan, hiç kaybolmayan değerleri en küçük ay­rıntısına kadar hikâyeme yerleştirme­ye çalışıyorum."
Yayımlandığı yıl hakkında otuz­dan fazla yazı yazılan Bulanık Resim­ler Türk Dil Kurumu'nca da ödüllen­dirilmişti.
Bulanık Resimler çok kişili bir uzun hikâye. Mekân bir devlet dairesi; hikâyenin kişileri de devlet memurla­rı... Yazarın anlattıklarını buzlu bir camın ardından izler okur sanki. Bula­nık resimler gibidir kişiler gerçekten. Buna karşın, anlattığı kişilerin içsel yapısına çok kestirme yollardan götü­rür bizi Buyrukçu. Memurun dar dünyası, kısır çekişmeleri, eziklik için­deki psikolojisi usta bir ressam fırça­sıyla resmedilir.
Öte yandan Muzaffer Buyrukçu, "memur"u anlatan son yazardır. Çün­kü kendisi de memur yazarlar kuşağı­nın son temsilcisidir. Onunla birlikte artık memur kesimi, edebiyatın son durağında treni terk etmiştir. Çünkü yeni yetişen yazar kuşağı içinde me­murluğa gönül indirecek kimseleri bulmak  güçtür  artık.  Dar  gelirliliği simgeleyen memur, toplumun gözün­de saygınlığını çoktan yitirmiştir! Do­layısıyla bu kesimin o küçük insanla­rı, kendilerinden bir yazarın, Muzaf­fer Buyrukçu'nun hikâyelerinde son kez soluk alıp verirler...
1968'de Kavga adlı hikâye kitabıy­la da Sait Faik Ödülü'nü alan Buyruk­çu, bir ayrıntı ustası olarak seçkinleş-miştir. İnsanı kuşatan ve insanın iç dünyasına ait olan hiçbir ayrıntı ona yabancı değildir..Bununla birlikte, ay­rıntı düşkünlüğü Buyrukçu'nun hikâ­yesini 'gereksiz uzatma' tuzağına dü­şüremez. Tıpkı bir mıknatısın değişik maddeler içinde yalnızca demiri ken­dine çekmesi gibi, ancak hikâyesinde yapı malzemesi olacak ayrıntıları ayıklayıp seçer... Ayrıntılar, hikâye­nin dokusuna 'sıkılık' kazandırır. Ya­zarın üslubuna şiirsel bir tat kazandı­rır. Anlattığı kişilerin canlı kanlı, inandırıcı olmasının altında da bu ay­rıntı yakalama becerisi yatar.
Günümüzde, hikâye türünde dire­nen az sayıdaki ustalardan biri olan Buyrukçu'nun günlükleri de hikâyele­ri kadar ilgi yaratmış, dahası edebiyat­çıların kitaplar üzerindeki donuk fo­toğrafların ötesinde insan kimlikleriy­le tanınmasına yardımcı olmuştur. Buyrukçu'nun günlüklerinde, şairler, hikayeciler, romancılar, çevirmenler, eleştirmenler, ressamlar, sinemacılar, gazetecilerden oluşan o görkemli Ba­bıâli ailesinin bireyleri, önemlerine göre, yazara olan yakınlıklarına göre boy gösterirler. Günlükler genellikle, günlük sahibinin kişisel dünyasına ay­na tutar; ama Buyrukçu'nun günlüğü bunun tam tersini gerçekleştirerek, bu alana bir yenilik getirmiştir. Buyruk­çu yanında adeta bir kamerayla dola­şır: Caddeler, sokaklar, değişen İstan­bul, meyhaneler, yayınevleri, dergi yazıhaneleri, günün konuşulan konu­ları, iklim koşulları, kitaplar, dergiler, ödüller, gazeteler, ölenler kalanlar, kı­sacası, edebiyatla, kültürle, basınla il­gili herkes ve her şey, üstadın günlük­lerinde yer alır. Olaylar, gelişmeler, durumlar, konuşmalar, hikâye tadında anlatıldığı için keyifle ve ilgiyle oku­nur...
Hikâyeden sonra Buyrukçu'nun büyük bir sabırla ve tükenmez bir is­tekle sürdürdüğü günlüklerinin tümü­nü iki cilt halinde Kültür Bakanlığı yayımladı. Değişik yayınevlerinde, da­ğınık halde bulunan günlükler böylece —Kültür Bakanlığı'nın şanına yaraşır biçimde— derlenip bir araya getirilmiş oldu.
Gazeteciler Cemiyeti Lokali'nde, güneş Marmara'nın kirli ve durgun sularına gömülüp de ortalığa akşam serinliği çökünce, (elâlemin tersine) kadehteki son rakı damlalarını yu­dumlayarak kendini yola vuruyor Buyrukçu. Eskiden olsa, Nuruosmaniye, Kapalıçarşı, Sahaflar üzerinden Vezneciler'e ulaşır, orada Taşlıtarla, pardon, Gaziosmanpaşa'ya sefer eyle­yen mavi minibüslerden birine atardı kapağı...
Ama şimdilerde gönül indirmiyor minibüs, otobüs gibi 'kitle' ulaşım araçlarına... İtilip kakılmalar, ter ko­kuları, kavga gürültü, yarım yüzyılı aşkın bir süredir katlandığı rezalet sahnelerini artık çekemiyor Buyruk­çu...
Cemiyet binasının çaprazına düşen köşeden bir taksiye biniyor; karşıya geçecek olan arkadaşlarını Eminönü'ndeki iskelelere bırakıyor ve Gazi­osmanpaşa Güllü Sokak'taki daktilo­sunun başına dönüyor...
Tabii Gaziosmanpaşa, onun genç­lik yıllarını törpüleyen yolsuz, susuz, elektriksiz Taşlıtarla değil. Yolları be­tondan, kaldırımları ışıklı vitrinlerle dolu; kuyumcular, şarküteriler, bira­haneler, bilardo salonları, barlar, pav­yonlar, ünlü giyim firmalarının şubeleri gırla gidiyor...
Dünün işsiz kalabalıkları, altların­daki yabancı marka arabaları görme­mişliğin kural tanımazlığıyla sürüp ge­çiyorlar. Açlıktan soluğu kokanlar, dolar mark üzerinden alışveriş yapı­yorlar artık...
Dışarıdaki tüketici dünyanın ina­dına, Buyrukçu mütevazı masasının başında, emektar Erica daktilosunun başına geçerek; insanlara umudu ve sevgiyi aşılayan hikâyeler yazmaya de­vam ediyor...
Ha, bilgisayara da geçmedi o hâlâ; daktiloya takılı ak kâğıda kara harfler düşürüyor ve kargacık burgacık el yazısıyla düzeltmeler yapıyor üzerinde...

Varlık Dergisi Eylül 1999 sayı 1104'de yayınlanmıştır.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Sonnet / Charles Cros



1842 -1888, Fransa.

Ölümsüz dizeler süzmek vergidir bana
Doğruyu söyleyen sesime herkesler hayran,
Bu eşsiz gücümle övünürüm zaman zaman
Satın alınır şey değil parayla pulla.

Her şeye dokundum: Ateşe, kadınlara, elmalara;
Her şeyi duydum: Kışı, ilkbaharı ve yazı;
Her şeyi buldum: Hiçbir kapı duramadı karşımda.
Ama şu talih, belki de Kör Salih onun adı.

Oyalanıyorum bakıp bakıp camekânlara
İşte eldivenler, işte çekler, işte mantarlar
Mutluluk hep altı sıfırlı sayıların ardında.

Yahu, değerlisin krallar, piskoposlar kadar
Albaylar, saymanlar ne ki senin yanında
Ama ne havan, ne güneşin, ne karpuzların var.

Çeviren: Cemal Süreya

Ben / Turgut Uyar


         Ben hep sıkıntılıyım, Yani bir adamın canı sıkılır, o ben'im. Çünkü bana en yaraşan durumdur sıkıntılı olmak. Ben silâhsız bir askerimde ondan. Törenler aske­riyim ben. Cumartesi ve Pazar as­keri. Aslında karışık bir şey, kime ne söylenebilir? Bir sıkıntıyı ısrarla büyüterek, asıl büyük sı­kıntıya ısrarla giden tümün attığı çekirdek. Pis bir köleliğe, ve. son­suz çılgınlığa varacak bir oluşu­mu sıkıntıyla bekliyen bölünmez Varlık'ın ben'i.
Ondan severim sıkıntıyı, Se­vincin o amansız, o aşağılayıcı bönlüğünden korur beni.
Ne söylenmişse ve ne söylenmemişse, ne yapılmışsa ve ne ya­pılmamışsa, ne düzeltilmişse ve ne düzeltilmemişse ondan sıkılan biri. Belki, söylenmemişin, yapıl­mamışın ve düzeltilmemişin telâşı içinde biraz. O kadar. Ve sıkıntılı. Ve sıkıntılı.
İşte böyle başlıyordu heryerde mutsuzluk. Ve mutsuzluk büyük bir umut gibi çekiyor kendine be­ni. Değişiyorum ve çoğalıyorum gibi. Tek büyük doğrunun yarım dilimi o. Kim bilebilir işe yarama­manın değinmesini? Ha!.. Cumar­tesi ve Pazar günlerinde. Yorgun, izinli ve silâhsız bir asker.
Sonra kim döneniyor ortalar­da benden başka. Şiir yazdığım söyleniyor ortalarda. Değil.
Ben, kutsal bir bahaneyim, belki de bir sığınakım kendime.

Papirüs Eylül 1966 Sayı 4

26 Nisan 2011 Salı

Fikir Kırıntıları / Cemil Sena



I
Doksan yaşında olduğu halde henüz genç olduğunu iddia eden bir adama rasgeldim. Bu adam hayatını perhizle geçirmiş, ( yapma ) dedikleri şeylerden kaçmış ve ( yap ) dediklerine koşmuş... Ve bana “işte sen de böyle yaşarsan doksanında da genç kalırsın !” dedi. Yasak edi­len şeylerin lezzetini tatmayan bu adamın yaşlı bir meşe ağacından ne farkı vardır? Hepimiz «Şunu yap, iyidir, ötekini yapma, fenadır! » diye bin bir emirle karşılaşırız. Bir şeyin fenalığını tecrübe etmeden nasıl anlayabi­liriz? Ve her tecrübe edene na­sıl inanabiliriz? Esasen « peki!» dediğimiz zamanlarda bile “bu  fena!” dedikleri şeyleri bir defa da biz işlemek istemedik mi? Hayatı bize bin bir gizliliklerle dolu bir masal, bir bilmece hali­ne getirmektense onun kapısını açmak ve onu olduğu gibi kabul etmek ve ettirmek lâzımdır. Ken­dimiz yarattığımız halde, Allahtan ve büyüklerden geldiğini zannettiğimiz ayıpları ve günah­ları biraz da biz işleyelim! Zaval­lı adam, kavuşmak için hasret çektiği şeyleri başkalarının tattığını göre göre gözü açık giden adamdır. Daha zavallı adam ise zarar ve faydanın neresinden dönmek ve neresinde ilerlemek lâzım geldiğini anlamadan yolu­na devam eden adamdır!

II
Ey genç! Seni kanmış ve doymuş görmek istemiyorum. Bu yüz ancak bir ölü çehresine yakışır; sen üzüleceksin ve üzeceksin! Istırabın tadını alacak ve onu kaldırmak için yeni zah­metlere, yeni acılara katlanacak­sın ! Yaşamak için bin bir ölüm­den birini değil hepsini göze alacaksın! Ne istediğini bilmeyenler gibi değil, bilenler gibi uğraşacak, ve istediğine kavuş­tuğun dakikada bir yenisini ya ya­ratacaksın! Ve bu bitmez tüken­mez yolculukta saadetini dam­la damla içmek ve her damla­nın verdiği sarhoşlukla zehirlen­miş gibi daha tatlı, ve daha te­miz ve daha büyük bir şifa arayacaksın!  Yenilik ve  değişiklik içinde geçecek olan hayatın aşk­ta olduğu kadar da bilgi ve fazi­let işlerinde dalgasızlıktan, fırtınasızlıktan, soğukluktan kaçmalı; ve ruhundaki ateş kül olmadan yeni yangınlar yapan bir afet kesilmelidir. İşte ancak o vakit sen, insanın ve zekânın bu âlem­de; yapmaya memur olduğu işle­ri başarmış ve bir faniye mukad­der olan saadetleri toptan ve ka­narak içmiş olursun!

III
Ey, genç! Ben sana ferdin ve cemiyetin kanununa uygun değil, bu âlemde yaşayan hayatın kanununa uygun bir ahlâka itaat et diyorum! Fertler  aciz ve cemiyetler köledir! Fakat hayat, bütün bunları aşan ve bun­lara şekil veren bir  kuvvet, bir gayedir, öyle ise çalışacaksın! Ve çalışmanın sana getireceği faydadan ziyade çalışmanın biz­zat kendisinden hoşlanacaksın! Zira pek çok emekler vardır ki onun bize verdiği menfaat sarf ettiğimiz   kuvvetlere göre asıl saadet, emeğin  veriminde değil, bu verimin hayalile geçen uğ­raşmalarda ve didinmelerdedir!

IV
Her peygamber, « insanlara son hakikati verdiğini ve artık saadetin bütün  kapılarını kendi dininin anahtariyle açabileceği­mizi »temin eder, her kanun ve her ahlâk kaidesi de ayni iddia­dadır. Ey genç ! Bütün insanlığı mesut etmiye imkân var mı sanır­sın? Ne ihtiyâçları, ne kabiliyet­leri birbirine uymayan insan, tabiatın garip olduğu kadarda aç bir iradesidir, bu kuvvet tabia­tı ve kendi kendini aşmadıkça saadete kavuşamayacaktır. İlim, dine, kanuna ve ahlâka rağmen bizi yavaş yavaş bu tepeye tır­mandırmaya çalışıyor!  Halbuki o da, bize saadet ümitlerini büs­bütün kapatmaktadır. Aç gözlü insan, her gün bir meçhulü hal­lediyor. Buna mukabil yüzlerce meçhulle karşılaşıyor. Hallettik­lerimiz, bulduklarımızın karşısın­da ne kadar zavallıdır. Şüphesiz ki bu noktada, hayvan, insandan; iptidai, medeniden daha bahtiyardır. Zira, bilmeye başlamak bu âlemde oynanan  büyük dramı uzaktan ve bir kenardan seyret­meye başlamak demektir. Bunun içindir ki, ey genç, sana ya hiç bir şey bilme veya az bir şeyi çok iyi bil diyorum! Bütün bir insan­lığın saadeti hülyasından vazgeçerek kendini mesut etmeye çalış, diyorum! Zira her ( ben ) mesut oldukça (biz ) de mesut olacaktır!

V
İnkılâplar, ihtilâllar, dini ve medeni yenilikleri, hayatın eski bir Efendiye isyanını ifade eder­ler. İnsan, bütün bu çarpınmala­ra, didinme ve uğraşmalara rağ­men yeni kuvvetlerin kölesi ol­maya devam edecek ve bazan da Efendiye sadakati nisbetinde me­sut olduğuna inanacaktır. İnsan bu köleliğe nasıl devem etmesin ki, ayni toprağa ekilen ve bir cinsten olan tohumlar, ayni ihti­mamı görmüş olsalar bile boyla­rı ve gürbüzlükleri birbirine uymayan bir takım ağaçlar hali­ne gelirler. Ya ayni toprağın beslediği başka başka cinsten fidanların meyvelerindeki biçim ve lezzet farkını görmüyor muyuz? İşte insan da böyledir. İnsan ancak Allah nazarında müsavidir. Yoksa hepimizi besleyen ve ye­tiştiren tabiat, cinsimiz ayni ol­duğu halde her birimize başka başka kabiliyetler vermiştir! Ben elbette, istemesini ve yap­masını bilen bir insan olduğum müddetçe, ne yaptığını ve ne istediğini bilmiyenleri fikrimin ve kuvvetimin kölesi yapacağım! Ve onlar, âcizler, kendiliğinden arkamıza düşecek ve önümüzde yerlere kapanacaktır. Köleliğe ve Efendiliğe lâyık insanlar var oldukça cemiyetteki farkları kal­dırmaya imkân olamaz! Başları­na çelenk konan insanlarla, ma­betlerde, mekteplerde, milyonlar­ca insana, milyonlarca defa isim­lerini saygıyle andıran adamlar bu müsavat kabul etmeyen tabi­atın ezeli efendileridir. İşte bu­nun içindir ki, cemiyet demek mihaniki olarak Efendi değiştir­meye memur bir esirler kömesi demektir. Hüner, bu kömede bat­mamak ve lâyık olduğu yere varabilmektedir.

Varlık Dergisi 1933 ve 1934 Yılında Yayınlanmış Yazılarından Aktarılmıştır.


Görsel:Emil Alzamora

25 Nisan 2011 Pazartesi

Erica Jong / Yatakta Okula Gitmek



Söz vermek olanaksızsa
mutlak bağlılık için,
bu
çok fazla coğrafya öğrendiğimiz içindir
bir gövdenin taşınmasından
başkasının üstüne.

Söz vermek olanaksızsa
mutlak bağlılık için,
bu
çok fazla tarih öğrendiğimiz içindir
bir gövdenin uzanmasından
başkasının üstüne.

Söz vermek olanaksızsa 
mutlak bağlılık için,
bu
çok fazla psikoloji öğrendiğimiz içindir 
gövdesini düşlemekten
başkasının.

Hayat pek çok mektup yazar
çıplak gövdeleri üzerine âşıkların.

Amma dövme sanatçısı!
Amma marifetli öğretmen!

Bir acayiplik midir görünmemiz
düş gören okul çocukları gibi:
çıplak
ve öğrenmeye hevesli?

Türkçesi: GÜNEL ALTINTAŞ


Görsel: Emil Alzamora